Bu başlıktaki muazzamto laf Dalga Dublaj'ın işlerinden birinde vardı. Konya şivesiyle söylenince daha güsel oluyor. Ya evet olm, millet akıl toplarken ben hakikaten çakıl toplamış olabilir miyim acaba? Pazartesiden beri öhö öhööö öksürmekteyim. Bu nedenle dün akşama kadar kendimi karabiberli tarhana çorbası, yingemin teee Yalvaç'lardan gönderdiği adaçayı ve Images'ın taze naneli ballı çaylarına vermiştim. Şimdi size gudik gelecek ama ben ateşlenmedikten sonra böyle hafif hasta gibi olmayı severim. Hani evde yatar durursunuz, anneniz odanıza girip çıkar, aman da şunu iç bunu yaptım sana felan der, siz de elinizde bir kitap mır mırrr takılırsınız. Pek sevimli. Ammavelakin yahuuu yalnızken ne kötü oluyomuş be hasta olmak. Kendi çorbanı kendin yap, bulaşık mulaşık yıka ve kimseden şevkat göreme (zira Ebru'nun tam da bu hafta Türkiye'ye gideceği tutsun, olcak iş diiil). Neyse ben üç gece böyle takıldım. Bi Yasmin Levy konseri için çıktım dışarı. O da evin karşısındaydı, iki dakkada git iki dakkada gel. Şarkılar sırasında öksürememek için kasıl, boğul şeklinde...Bundan mütevllit dün gece "yeter len, üç beş insan görelim" diyerekten geleneksel perşembe akşamı buluşması için attım kendimi dışarı. Bende bol bol çakıl olduğu için de "hah, şarap kan yapar olm, iyi gelir, ben en iyisi mi şarap içeyim. Beni öldürmeyen şey güçlendirir hemi de, iyi olur. Hem hastayken böyle aksırık tıksırık pisikolocisine girmemek lazım, doya doya yaşamak lazım çiçeğeeem, kaç günlerdir çorba içtin de n'oldu, grip dediğin yatarsan bir haftada yatmazsan yedi günde geçer demişler" gibi düşüncelere gark olarak iki kadeh kırmızı şarabı "ohhh miss" diyerekten yuvarladım. Sonra tabiii gece hafif ateş eşliğinde kabuslar, bir üşüyüp bir terlemeler. Kısacası sabahı zor edip en sonunda hiç istemeyerek antibiyotik denen merete başladım, pffff:/ Bu hastalığın da en iyi tarafı küt diye bir kitap bitirmem oldu. Okumakta çok geç kalınmış birtanesi...Yaşar Kemal'den Binboğalar Efsanesi...(Vayy, kafiyeli oldu bu son iki cümle sanırsam). Şimdi zahmet olmazsa bana şevkat gösterin bilazz. Sanal manal ama olsun len, iyi gelir belki. Mırrrr:)
Not: Umut Sarıkaya'nın bu karikatürünün konumuzla tek ilgisi Berfu kişisinin bu ara kendini Uykusuz'un eski sayılarına vermiş olmasıdır.
Groningen'de havanın geç karardığı yaz akşamlarından birinde, azıcık bunalım azıcık sarhoş gibiyken dinledim ilk. Sanırım. Bir evin küçük bahçesinde. Şarap ve peynir. Yanında sürekli konuşmak zorunda olmadığın, birlikte sessiz kalmaktan da keyif alabileceğin insanlarla. Dilini bilmesem de ne dediğini anladım. Ya da anladım sandım... Sonra bir baktım taa buralara konser vermeye geliyor. Kimse yok mu birlikte gidecek? Olsun. Aldım biletimi. Gittim. Büyülüydü. Keşke onlar da olsaydı. Yani yanlarında sessiz kalabildiklerim.
Neyse, lafı uzatmadan diyorum ki Yasmin Levy'yi dinleyiniz. En azından bir kerecik. Mümkünse sakin bir zamanda. Azıcık şarap...Özlediğiniz insanları düşünürken bulabilirsiniz kendinizi, birazcık hüzünlenebilirsiniz ama olsun. Sonra bir bakmışsınız bir zurna sesi gelmiş...darbuka başlamış inceden...ve siz olduğunuz yerde omuzları kıpırdatmaya başlamışsınız bile. Benden söylemesi.
Not: Myspace'teki birkaç şarkısından benim naçizane favorim Irme Kero'dur efendim.
Aslında yazının başlığını Amerikanya Günleri koymalı, “Washington portakalı yalanmış aga, gittim yerinde gördüm” diye başlayarak “kimseleri görmeden uçuverdim uzaklara/memleketi düşündüm New York sokaklarında” diye bitirmeliydim. Ama Eylülün ilk haftasını kapsayan bu kongremsi tatili Feysbuka çılgınmışcasına eklediğim bir dizi fotoğrafta ziyadesiyle anlattığım için tekrar etmek istemiyorum. Onun yerine merak edenler için şöyle özetleyeyim izlenmilerimi ve hemen kameramı nasıl aldığıma geçeyim.
Washington D.C.’de Adams Morgan die bi yerde Meze die bi Turk lokantası var, yediğim en güzel çerkez tavuğunu yapıyor...Yine aynı Adams Morgan’da akşamüstü bira içebileceğiniz bir jazz bar var...içerde amcalar, çocuklar, enstrümanını kapan gelmiş, belli günler “workshop hours” oluyormuş – ki biz ona denk gittik...Buzbira eşliğinde, bir piyanonun yamacında, demeyin keyfimize...
Georgetown, nehir kıyısında, çok pahalı ve çok güzel....
Beyaz Saray ve çevresinde sincaplardan başka bi numara yok (İki dakka da bitirdim ortamı fekat gerçek bu).
Takdir edilesi bir durum: Washington’da müzelere giriş ücretsiz (Ama gidebildik mi hesine, hayır. Zira kongrede o oturum benim bu oturum senin salondan salona koşturmakta ve bir türlü burnumuzun dibindeki müze alanına gidecek vakitbulamamaktaydık)
Hilton’un önündeki bir çöp tenekesini karıştıran homeless tipler, kapıdan şıkır şıkır çıkan tiplere tezat, dibinde azıcık kola kalmış Burger King bardağını buluna kadar didik didik arayabiliyolar çöp tenekesini...
Ve bütün homeless’lar neden zenci diye düşünmüyor bile aklı olan insan...
Ya da otelde yatakları yapan, odaları temizleyen, kahvaltıda bardağınıza kahvenizi dolduran kadınların/adamların neden hep ama hep Hispanic olduğunu düşünmediğiniz gibi..
Düşünmeye gerek var m?
Her köşe başından mantar gibi fırlayan Starbucks’larda, Cosy’lerde, Subway’lerde çalışan bütün bu insanlar neden suratsız? Neden yüzünüze bile bakmıyorlar? Dannyboy’a sordum “çünkü çok az kazanıyorlar ve sağlık güvenceleri yok ve şöyle ve böyle” dedi. Vee aaa bakın metroda da yine çoğunlukla zenci, hispanic ya da bu koca Amerikanya’nın hizmet sektörünün en altlarında hayatta kalmaya çalışan insanlar vardı...akın akın işe yetişen, yorgun argın işten dönen.
Washington’da sokaklar, caddeler, binalar bana çok büyük geldi. “Groningen’den sonra zaar” dedim.
Alışmışım küçük evlere, dar, arnavut kaldırım sokaklara...Gözgöze gelince “hoi moi” diyen insanlara.
Washington, belki biraz da kongreden ya da jetlagin kaçınılmaz ağırlığından dolayı pek birşey anlamadan geçti. Ne de çok evsiz var burda diyerek...Ulen Beyaz Saray’ın karşısındaki parkta uyuyor adam, görsenize, bişi yapsanıza diyerek...
Peki New York?
Çok sevdim New York’u. Ayrı tutmak lazım...Keşmekeş...yığınla insan...sanki yok mu orda homeless, sanki yok mu orda suratsız insan? Yatakları Hispanicler düzeltmiyor mu yine orda? Öyle, evet, ama başka birşeyler de var New York’ta. Havasından mı suyundan mı...Hiç hazzetmeyeceğimi düşünerek gittiğim halde önünde fotoğraf bile çektirdiğim gökdelenlerinden mi...taksilerinden mi acaba? Şöyle gidip altı ay yaşasam ya da bi sene...research misörç ayağına, pek hoş olur. Bu gecenin beşinde bile güvenli olan şirin belde Groningen’den sonra, yusuf yusuf olur muyuz New York’ta ilk başta? Oluruz. Olsun, olalım. Ona da alışılır. Bak nasıl alıştıysam buralara....
Öhömmm, şimdi haberler:
Ve ben neredeyse Hollanda’ya ayak bastığım günden beri “fotoğraf makinesiiiii” diye sayıklamakta, bölümde Ebru, Ben ve Talib’i bu feryatlarımla yormakta, internette, MediaMarkt’ta, orda burda fiyat araştırması yapıp “sabretmeliyim, Amerikanya’dan almalıyım kamerayı” diye inim inim inlemekteydim. Ben böyle vır zır kamera konuşurken en çok da Ebru’nun içini şişirmekte, kendisini günden güne delirtmekteydim. Bundandır ki Washington’a ayak basar basmaz “len olm bakarak olun, etrafta Teknosa meknosa gibi bişi görürseniz haber verin, yakarız” diye uyardık eşi dostu. İkinci gün Ebru’yla turistik gezi diye şööööyle bi dolaşmaya çıktığımızda da yine gözlerimiz teknolocik alet edevat satan tükkan arıyordu. Ama ne çare a dostlar? Koca beyaz saray muhitinde, yani o zenginliğin şatafatın içinde, bir tanecik dandik tükkan da mı olmaz kamera, tv, aypod falan satan? Hani ya ajanlar çok sıkışsa, acil manyetik zıpkırtıcı zömköç gibi hightech birşeye ihtiyaç duysalar? Ya da Jack Bauer telefonunu kaybetse, Nokia’nın son model kameralı Mp3 çalarlı telefonunu almak istese ansızın, zira süper gizli görevinde başarılı olmak için tam da böyle bir tilifon şart olsa? Nereye gidecek bu adamlar o sıkışıklıkta ayol? Yok ki yok. Ebrum da sağolsun benim kadar dert yaptı. Yapar tabiii, zira onun beynini yiyorum, boşuna yapmıyor dert:)
Neyse efendim, Faşingtından iş çıkmayınca umutlarımızı eski adı New Amsterdam olan NYC’ye yönelttik. NYC’ye vardığımızda saat 7 olduğundan mütevellit “hayırlısıylan yarın alırız kamerayı” diyerek içimizi ferahlattık. Yine de ben de bir kuşkulanmaca, şüphelenmece...Ertesi günü alışveriş günü ilan ettiğimizden dolayı soluğu Times Square’de aldık. Burada ilk başta antik kuntik dükkanlara girip fiyat araştırması yaptık ve hatta birisinde neredeyse kazığı yiyorduk. Adamın teki bize alenen çalıntı kamera satmaya çalıştı, son anda kaleden döndük, gözümüz açıldı. En sonunda, yalebbim, bizim Teknosa gibi bi yere denk geldik. Ben depar ataraktan seyirttim içeriye...O da nesi? Hayalini kurduğumuz Canon 400 D yok, 450 de Avrupa fiyatına. Bizim alnımızda enayi mi yazıyo koçum diye çemkirerekten çıktık dışarı. Ben de yine bi umutsuzluk başgösterdi ki sormayın... Yığıldım kaldım Manhattan’ın göbeğine. Yok len, abartıyorum, ne yığılcam. Gıcık oldum ama, o ayrı. Ve orada, evet hemen orada “Ebru, kapatıyorum bu kamera mevzuuunu çiçeğem” dedim. O da bana “dur daha ölmedik biz, bulucam sana o kamerayı len” dedi.
Akşamüstüne doğru Ceylan’larla buluştuk ve Burger King’e gittik. Bir de ne göreyim, günlerdir erişemediğim internet üç beş pc’siyle karşımda duruyor. Patatesleri silip süpürdükten sonra “müsadenizle, benim biraz işim var” diyerekten pilgisayarın başına oturdum. Kağıt bir doları alete sokmaya çalışıyorum geri veriyor. Tam bu noktada, pek sevimli, bir ayağı aksak cenci bir polis “let me help you lady” diyerek döları iteleyiverdi içeri ve bana nasıl login olacağımı gösterdi. Pek teşekkür ederim iyi kalpli amca. Böylece yedi sene New York’ta yaşamış arkadaşım Yulia’nın bir ara kendisinin de “kamera da kamera” diye başını şişirdikten sonra bana atmış olduğu “aha işte New York’ta kamera bulabileceğin birkaç yer” başlıklı mailine ulaştım. Ceylan’dan da yardım alarak, hemen oracıkta mağazanın yerini belirledik. O sırada Mustafa da geldi. Ve böylece “süper kamera timi” tamamlanmış oldu. Ben yine azıcık umutsuzdum ve o kadar insanı akşamın sekizinde bir yerlere sürüklüyor olmaktan dolayı kızarıp bozarmalı bi haldeydim. Ama bu fotoğraf makinası saplantısı benden ışık ışık nasıl saçılıyorsa artık, herkes duruma kitlenmiş “gidicez, bulucaz orayı, alıcaz makinayı” diyordu habire. Sağolsunlar, varolsunlar...Bir Cuma akşamı Manhattan’da bir yere oturup içmek varken, benimlen taban teptiler.
En sonunda adresin bize söylediği yere geldik, ama karşımızda Macy’s die bi yer bulduk. Böyle YKM gibi bişi diyim ben sağa. Olm bi yanlışlık var herhal diye geri dönecek olduk, Ceylan güvenliğe seyirtti. Meğersem bizim aradığımız teknolocik şey satan yer, bu Macy’s in bir köşesine tezgah açmış orda iş yapıyormuş. Süper kamera timi olarak indik aşağıya ve ben, ne göreyim, ohaaaa sayın seyirciler, Canon 450 D’yi 400 D fiyatına satıyorlar. Keriz misiniz len siz? Ne iyi böyle olmanız. Eheee öbeee. Yani ben bi manyaklaştım orda. Sonra yavaş yavaş kendime geldim ve müşteri bilincimi takınarak muazzamto ürünümüzle ilgili sorular sormaya başladım. Adam “bunun Avrupa garantisi yok valla, bozulursa falan Amerika’daysa alırız geri hacım” dedi. O sırada tam iki ay önce Talib’le Türkiye-Fransa maçı sonrası yaptığımız sohbet aklıma geldi “Amerika’dan kamera alıp napcan, valla bi bozuldu mu iflağ olmaz, elinde patlar” dediydi danışmanım, bilge kişi. Bunu süper time söylediğimde hepsi “la yürü git, al kamerayı, bozulursa bi hal çaresine bakarız” diye yüreklendirdiler beni ve “tamam len takım elbiseli satıcı, yap bizim paketi” dedim.
Bu arada tabii, kongre boyunca falan konaklama olsun, virt olsun zırt olsun kredi kartına gömçürmüştüm. Bu nedenle banka kartından tek çekim yapalım hocam diye güvenle uzattım kartı adama. Zıııt zıııt ve hatta zort. Çekemiyoruz bağyan dedi kasadaki görevli ve bi de yüzüme böyle güvensiz güvensiz baktı. O an aklıma abuk sabuk Amerikan filmleri geldi. Kadın kartı uzatır, çalışmaz, diğerini uzatır çalışmaz, öbürünü uzatır yine çalışmaz. Satıcı yüzünde “you looser” diyen bir ifadeyle başını sallar, kadın “fakat nasıl olur, daha bu sabah marketten süt aldımdı” gibi cümleler kurmaktadır. Neyse ben de “herhalde Öyropa’daki bankalardan para çekerken böyle oluyor ha bebişim” gibi abuklayarak süper time döndüm. Hemen çözümler sıralandı. ATM bulup para çekelim, nakit ödeyelim. Bir de baktık Macy’s in içinde, tam da arka çaprazda bir ATM varmış. Ben ilk başta 820 dolar istiyorum makina dedim, yemedi. Alla alla diyerek 720 ye düşürdüm yemedi, 620 ye düşürdüm yine yemedi. Len olm paran kalmamış senin dedi Ebru. La la laaa param kalmamış dedim süper time. En sonunda çekebildiğim kadar meblayı çektim, cüzdanımdakilerle denkleştirdim. Bu arada herkes sağolsun para çekip üstüne ekleyecek oldu (Ya nasıl teşekkür etsem bilmem ki) . Tabii geri ödemede pratiklik olması açısından ben paranın üstünü hem evde hem bölümde yan komşum olan Ebru’dan almayı uygun görerek, elimde dölarlarla kasaya geri gittim. Pek komikti halimiz:) İşte böyle aldık kamerayı... (tahtaya vurunuz burda, samimiyim, vurun).
Şimdi, ilk kameramı Canon AE1’i Logos Cafe’de garsonluk yaparak almıştım. Kıymeti büyük.
Bunun da ayrı, apayrı bir hikayesi oldu. İnsanlarla güzelleşen...
İşte o günden beri fotoğraf çekip duruyorum. Özellikle Ebru çok baymış durumda, zira en yakınımdaki kişi olarak kendisine sürekli objektif doğrultmakta, bi de üstüne üstlük “ya sen rahat takılsana, tamam bana bakma, sağa çevir kafanı yada, ışığa dön” gibi komutlar vermekteyim. Kızcağız kamera alınınca rahatlarım sandıydı sanırsam, ama tehlikenin büyüğünü görememiş:)
Neyse efendim...Sizlerle, güzel, güneşli, yağmurlu günlerde, sarı ışıklı meyhanelerde, uzun ağaçlı bahçelerde, kahvaltılarda, beş çaylarında, İstiklal’de, Tünel’de, Alsancağın denize giden sokaklarında, Ankara’da, iyi kalpli üvey ana Hollanda’nın küçük meydanlarında yanımda olsun kameram. Olsun ki sonradan bakınca “işte bu gün o gündü” diyelim.