2 Aralık 2010 Perşembe

Hava nasil oralarda usuyor musun? / Kar yagiyor saclarima biliyor musun?


Hollanda'da birkac gundur gun icinde hissedilip hissedilebilecek en yuksek hava sicakligi -5 falan olunca, basta sicak memleketlerden gelmis yabanci ogrenciler olmak uzere hepimiz bir insanliktan ciktik. Nasil mi? Kendimden ornek verecek olursam, sabahlari kalkinca dolabima soyle bir bakip en kalin kazakla en kalin hirkayi renkleri birbirine uyar mi uymaz mi bakmadan ustume gecirmek, cift corap giyip atleti pantalonlarin icine icine sokmak, yine birbiriyle uyumsuz renklerde ama en kalin bere - eldiven- atkiyi takmak ve beni lahana gibi gosteren montumla tum bu goruntuye cila yapmak (sicip tuy dikmek de denebilir) hobilerim arasina girdi. Bu arada bere takmaktan dolayi yapisan ve dalgasi malgasi hemencik sonen saclarimdan da bahsetmek lazim. Bere oyle bir aksesuar ki birader taktin mi butun gun cikarmasan daha hayirli olur.

Ben bu vaziyette - yani mimimum bakimli ve hos gorunerek- hayatimi devam ettirmeye calisayim, bunlardan bahsettigim hain kuzen D. bana demesin mi: 'Aaaa Istanbul'da hava 20 derece. Valla yaz gibi'. Arada 25 derece fark var yani yapragam, boru diil. Aglasan aglarsin. Blogum araciligiyla D.'ye bir cift lafim var: 'Haniiiim hanim, daha bunun yazi var. Siz Istanbul'da 40 derecede kavrulurken biz Hollanda'da yayla havasi yasiyor olacagiz. Pufur pufur esecek, yagacak burasi yazin. O zaman da ben sana hava atmasini bilirim Hollanda sadece 20 derece hah diye'. Uhuu, ne atcam hava be :/ Yaz vaktinin default'u: hava daha sicak olsun istiyor insan. Etek giymek, flip flop'la sipidiklenmek istiyor. Yani yavru ceylanim, lafin kisasi, ozun sozu: Ben boyle iklimin taaaaaaa. Ohomm, her neyse. Insanliktan ciktik ama hanimefendi cizgimizden kaymayalim.

Hepinizi +25 sicakliginda oper, beremi takar kacarim.

26 Kasım 2010 Cuma

Dünyanın neresine kadar?


Sadece gece çalışmak durumunda olduğum bir işim olsun isterdim. Mesela yazar olmak, mesela bir barda çalışmak, mesela çevirmenlik. Mesele uykuyu sevmemek değil, uyuyunca uyanamamak. Ama bunu şimdilik bir kenara bırakalım.

Sinsi sinsi değil gözümün içine baka baka ilerleyen bu hastalık, öksürük, aksırma tıksırma durumuna artık iyiden iyiye alıştım ama dut gibi sarhoş olmak istediğim geceler canım sıkılıyor. Bu gece de herkes yattıktan ve şehir yarasalar, baykuşlar, fareler ve hırsızlar gibi gececillerin eline teslim olduktan sonra acaba bir şişe öksürük şurubu içsem sarhoş olur muyum diye düşündüm. Üstelik belki sabaha öksürüğüm de geçebilirdi mucuzevi bir biçimde. Ama evde şurup niyetine bulabildiğim tek şey İtalyan eniştemin kıyağı acı badem likörü oldu. Şimdi üçüncü bardaktan nasibimi almaya başlamışken ve size bunları yazarken arkada Until the End of the World oynuyor. Bilmem kaçıncı kere izlediğim bu filmin ben bunları yazarken arkada konuşması, bana aynı ninniyi duymaktan mutlu olan çocukların huzurunu veriyor. Claire, yani filmimizin baş roldeki hatunu - az önce Trevor'ın Paris'ten Lisbon'a geçtiğini öğrendi. Ve onun peşinden gidecek. Sonra Rusya'ya, sonra Çin'e, Japonya'ya, Amerika'ya ve Avustralya'ya. Ve en sonunda rüyaları kaydetmeye yarayan bir alet geliştirmeye çalışan bir kısım insanın deneklerinden biri olup, akabinde rüyalarını izlemeye müptela olacak. Bütün bunların olması yaklaşık beş saat sürecek. Ben beş saat uyanık kalamayacağım ama az sonra Claire'in gecenin karanlığında Sung Li İstasyonu'nda bir trenden ineceğini ve Trevor'ı bulamasa da Beijing'de güzel vakit geçireceğini biliyorum.

Bütün bunlar ihtimal dahilinde.
Bir gece uyuyamamak ve bir trene atlayıp dünyanın diğer ucuna gitmek ihtimal dahilinde.
Hele ki kendinden ve yaptığı şeyden sıkılmış ruhlar için.

Bir sigara daha. Sokakta koşan iki adam. Yolun başındaki barların önünde konuşan insanların neşeli ve sarhoş uğultusu. Sanki burnumun ucuna bir kar tanesi düştü.

Gece çalışmak durumunda olduğum bir iş değil belki istediğim. Ama biraz daha severek yapacağım bir şey. Ben de Claire gibi banka soymuş adamlara denk gelsem ve bana çantalarını Paris'e kadar götürürsem paranın %30'unu vermeyi teklif etseler. Kabul etsem ben de Claire gibi ve sonra az az körleşmeye başlayan bir adamı bulmak için dünyayı dolaşsam. En son Avustralya'da bir mağaradaki labaratuarda rüyalarımı kaydetseler. Ve ben de onun gibi çocukluğumu görüp hayranlıktan ağlasam?

Tüm gececillere iyi geceler dileyerek huzurlarınızdan ayrılıyorum.

25 Kasım 2010 Perşembe

Lal


Ne guzel sarkidir. Hayatimin anlami kizkardesim hatirlatti. Huzunlu gibi degil gibi. Biz de oyleyiz zaten bu ara. Bize gelsin.

Komsunun kizi coban yikdizi
Yaz bahceleri yesil mor kirmizi
Ah sisede lal hem de ay hilal
Bir daha da gormedim oyle yazi

Sarkiyi dinlemek icin tiklayalim: Lal

15 Kasım 2010 Pazartesi

Bugunku Muzigimiz Yeni Dalga'dan






Uvv Beybi. Nouvelle Vague'in yeni albumunu bulduk. Buldumcuk olduk. Buyrunuz neseli bir sarki: Not Knowing

Len Yine Kabus Gordum Tovbe Estagfurullah


Dun iki saatte bir uyanip ' aman aman neyse ki ruyaymis' dedim durdum. Hele gece 4' e tekabul eden bir ruya var ki onu hemen oracikta unutmak istedim ama sabah 6'da uyandigimda da, 7'de uyandigimda da ve en son 8'de uyandigimda da ilk aklima gelen sey oydu. Kim demisti: 'Ruyalari bilincaltindan alinan bir biyopsi gibi gormek lazim'. Benimkinin biopsisi yapilsa, yani bilincaltindan alinan hucrelerin tahlili, yemin ediyorum an itibariyle 'kotu huylu ve bundan mutevellit alti ay omrunuz kalmis' cikar. Oysa ki ne guzel komsumuzdun sen Fahriye Abla.

Ruyami anlatmam uzun surer ama elleri kollari, gozleri baglanmis, ve sirf bu yuzden bir yere kipirdayamayan bir kiz vardi. O kadar aci cekiyordu ki onu orda tutan adam ve kadinin karsisina dikilip kizi birakmalarini istedim. Bunu yapamayacaklarini cunku kizin zaten bunu fazla fazla hak ettigini soylediler. O siyah sacli kiz meger benmisim. Kendime son bir kez baktim ve oradan kactim. Aklima siginilacak tek bir yer ve tek bir kisi geldi ama o da bana yardim edemeyecek bir haldeydi. Ruyamda cok uzuldum ve cok korktum.
Uzuntu ve korku, bir arada biraz fazla yikici oluyormus. Sadece uzgun olsam aglardim hickira hickira. Sadece korkmus olsam bagirirdim deli gibi. Ben ikisinin ortasinda capraz ateste kalmis gibi yorganin altina gomuldum, sessiz sessiz bekledim ki gecsin.

Gecsin gitsin.

11 Kasım 2010 Perşembe

"Saat 12'den sonra bütün içkiler şaraptır"


Çok değil birkaç saat önce eski odamın önünde, tam olarak iki yıl dört ay boyunca dalgın düşüncelerime eşlik etmiş olan kanalın kıyısında bir sigara tüttürdüm. Kanal aynı, su hep akmakta, ben hep aynıyım ve ben hep akmaktayım. İkisi aynı anda. Bazen zor oluyor. Ama konumuz şimdilik bu değil.

Eski odamın perdeleri açıktı. Benden sonra taşınan Arjantinli kız da öyle seviyormuş. Hoşuma gitti. Odanın içine bakınca gardropu ve benim hiç kullanmadığım küçük televizyonu gördüm. Kız bir de kanepe almış, tam pencerenin önüne koymuş. "Yazık" dedim. "İnsan o suya sırtını dönüp oturmamalı yahu". Ama o Arjantinlinin bileceği iş. Ve konumuz bu da değil.

Odanın içinden sızan o bildik sarı ışık sanki benim üstüme üstüme aktı. Adeta bulaştı. Ya da bana öyle geldi. O an tuhaf bir şey oldu. Odanın içinde yaşayanın hala ben olduğumu düşündüm. İçerideki ben, dışarıdaki de. "Odanın içinde olan hala bensem o zaman şimdi bu saatte şarap içiyorumdur, bloga yazı yazıyorumdur ya da defterime bir şeyler karalıyorumdur" dedim. Kendimi tekli koltuğumda gördüm. Geçmişten minicik bir an. Flunk çalıyor. Indian Rope Trick. Şarkıyı ilk defa dinliyorum. O kadar hüzünlü geliyor ki bana şarkı sanki ağlayacak gibi oluyorum. Şarabı yeniliyorum. Bir sigara daha yakıyorum. O sırada kilisenin çanları çalıyor. Sayıyorum. Gece on iki. Daha çok erken diye düşünüyorum. Daha bütün bir şişe bitecek. Üstelik yavaş yavaş hüznüm de dağılacak. Ve defter...Deftere "tuhaf zamanlar / tanrının uzun süredir olmadığı..." diye başlayan ve "neden öldürdük tanrıyı, bazılarının sadece tanrısı var sarılacakları" diye biten bir yazı yazıyorum. O zamanlar en çok buna üzülüyorum çünkü. Ve sürekli tanrıya tekrar inanmaya başlamayı diliyorum. Bir türlü olmuyor.

Geçen senenin uzun kışı, üstüme yapışan tanıdık bir sarı ışık sayesinde işte böyle gözlerimin önünden geçti. Bir an içim cız etti. Ama sonra o zamanları yaşadığıma pek de pişman olmadığımı fark ettim. Belki de bundan bu gece yeni evime döner dönmez, hafif hafif sızlamakta olan bağazıma rağmen bir şişe şarap açtım. Flunk'ı dinlemeye başladım. Eski defteri buldum ve yazdıklarımı okudum. İlk yazdığım şey eski bir öyküden alıntı: "Ne çıkar şimdi / Bir akşam vakti / Bıraksam yere elimdekini". Son yazdığım şey Sait Faik'ten bir alıntı: "Bir an ne düşündüm bilir misiniz? Şu bizim dükkanla evi satayım. O sazlı gazino yok mu hani, söz açtığım? Orada dışarı siparişlerini gören kız vardı ya - hani alnı dar olan - onu metres tutayım. Bir sene sonra da öleyim".

İlk yazdığım şeyle son yazdığım şeyin arasında onlarca sayfa...Ama başlangıç ve bitişteki hissiyat aynı - ki demedim mi: ben hep aynıyım ve ben hep akmaktayım?

Şarap iyi geldi. Şimdi kanda salınan alkolle birlikte ağır bir uykuya dalıp sonradan hatırlamayacağım rüyalar göreceğim. Yüce rabbim kimseyi eski odasından sızan ışıkla terbiye etmesin. Sahi tanrıyı neden öldürdük? Bunu da bilahare konuşalım.




Müzik: Flunk- Indian Rope Trick
Resim:
Meraklısına Indian Rope Trick. Ben Hintlinin zeki, çevik ve yer çekimine meydan okuyanını severim demiş zaten bir Hint büyüğü.
Başlıktaki Şiir: Cemal Süreya

3 Kasım 2010 Çarşamba

Kutur Kutur Karikatur



Len Umut Sarikaya'yi kutugume aldirmayi teklif etsem kabul eder mi acaba? Tesbitlerine kurban oldugumun Sarisi.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Van tu tiri Firiz

Labdan ciktim, gittim taze kahve yaptim. Ikinci katin koridorunda olum sessizligi. Bu deneysel psikologlar cok bilimsel fekat bir o kadar da sikici. Iyi ki dorduncu kattayim diye gecirdim icimden. Insan illa bir iyi hissetmek istiyor kendini.

Kahve makinasinin mekanik sesi durdu, sip sip damlamaya basladi kahve. Ikinci katin mutfaginda cok guzel bir koku. O sirada yine midem bulandi. Bugun ikinci kere. Cok fazla kahve icmekten diye gecirdim icimden. Insan illa bir neden ariyor her seyin altinda.

Kahveyi doldurdum kupaya. Tikir tikir laba geri yurudum ikinci katin koridorundan . Olum sessizligini topluklularla bozmak hosuma gitti. Bazi odalarin onunden gecerken ustume degen hirsli ve azimli bakislar hissettim. Iki sene once olsa 'eyvah, dikkatlerini dagittim' diye uzulurdum ama simdi hic umrumda degil diye gecirdim icimden. Insan illa ki biraz daha umursamaz oluyor zamanla. Zaten bilim yuvasinda topukluyla gezilmez ve piknik yapilmaz diye bir tabela da yok ne yurdumda ne Hollanda'da.

Gazetelerde bir suru haber. Ustumde tuhaf bir yorgunluk.
Edwood'dan sonra kocasini da gonderecegiz bu hafta memlekete. Onlar icin pek mutluyum. Hem kedileri bile var. Orhan. Ama hayatimdan cikmasa artik insanlar? Bir yastan sonra bence cevre dedigin sey oturmali. Ben o kadar alismisim ki eskinin guzelligine, yeni insanlari cok da hayatima sokmadigimi fark ettim. Uyuz gibi. Dirsek temasindayim. Eskiler de hep gitmekte...Bi dursun her sey. Biraz kimildamayalim. Hep beraber. Bir iki gun. Kimse bir sey yapmasin.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Wim'le basladigimiz bu gun cemil cumlemize hayirli ugurlu olsun



The 'broken' buries itself deeper into memory than the 'whole'. The 'broken' has a kind of brittle surface which one's memory can grab hold to. On the clean surface of the 'whole', memory slips away.

Fotograf: Wim Wenders
Alinti : Wim Wenders

22 Ekim 2010 Cuma

Hipidihop sevmiyoruz, zibidilikten hazzetmiyoruz

Hey dostum aylar var ki gorusemedik. Ozledim yeminlen. Ben bu ara psikoloci bolumunde geh pisi pisi diyerek yakaladigim katilimcilarla calisma yapmakla mesgulum. Bu seferki deneyimizin konusu: 'Aceba suruculer muzik dinlerken daha iyi arac kullaniyor olabilirler mi yavru ceylanim?'. Buradan hareketle elemanlar iceri girince once bir anket dolduruyorlar, sonra araba kullanirken dinlemeyi sevdikleri muzik turunu soyluyorlar. Ben de o muzik turune uygun parcalardan playlist olusturup kendilerini simulatore ve ciddiyete davet ediyorum. Bir yandan simulatorde simul simul arac kullanip bir yandan da musikilerini dinliyorlar. Oh yeah. Bundan iyisi Sam'da oryantal dansoz.

Fekat bir sikintim var sevgili okur. Ben de bu abilerle birlikte onlarin sevdikleri muzik turune maruz kaliyorum malum. Aralarindan bazen benim hic hazzetmedigim seyleri dinleyenler cikiyor. Misal LadyKillers'daki yasli teyzemin sivesiylen soyleyecek olursam: Hipidihop. Ezelden beridir sevmem biladel. Hip hop dedin mi hop oturur hop kalkarim. Fekat benim deneye gelen yavru Almanlarin bir kismisi illaki bu musiki turunu dinlemek istiyorlar. Sindi malumunuz hip hop camiasi da oyle bir camia ki her onbes saniyede bir 'what the fuck, motherfucker' falan gibi seyler demezsen, bir de klipte gotunu basini sallamazsan aninda terlikle kovaliyorlarmis seni. Ondan olacak benim playlistteki butun sarkilar da aynen bu formatta tabi. Dun Play'e basinca sen butun lab bir anda Missy Elliot denen bir hatunun 'she's a bitch' diye cigiran sesiyle doldu. Hayir anacim, koridordan gelen gecen var, ses disariya gidiyor. Sindi bunu bir arkadas duysa demez mi 'B. de hipidihop'cu olmus, gotu basi oynamaya baslamis' diye. Yalebbim iki bucuk senede yarattigim karizmam bir calisma yuzunden gidigidiverecek diye korkar oldum. Ondan mutevellit benim de sevdigim parcalari dinlemek isteyen cocuklara bir mutesekkir oluyorum.

Mesela Depeche Mode. Veyahut Stevie. Bu muziklerle ne surulur Izmir-Cesme arasi otobanda. Pufur pufur de essin pencereden. Sagda deniz...Ama ben kullanmam soyliim.
Operim.

Stevie Wonder - Sir Duke


Depeche Mode - Never Let Me Down Again



28 Eylül 2010 Salı

Psikolocik gibi bir yazi


Gecen senemi adadigim 'emotion' mevzusu neticesinde deneylerim elimde patlamis olsa da bazen okudugum makalerden kupleler geliyor aklima. Yanima kar kalmis gibi. Bir tanesi 'sadness' ile ilgiliydi. Uzgun olmanin nasil bir hal oldugunu uc cumleyle aciklamis bilim insani. Oyle de guzel aciklamis ki icin parcalanir. Bir gun yazarim buraya. Baska bir tanesi sucluluk (feelings of guilt) ile utanci (feelings of shame) karsilastirmis ve bu duygularin evrimsel faydalarini siralayarak hangisinin ileriye yonelik daha faideli bir duygu oldugunu gostermis. Acaba hangisi diyen merakli okura cevap veriyorum: feelings of guilt.

Ama bu yazimizin konusu bambaska bir sey: beklenen hissiyat - ki maalesef her zamanki gibi tanimin ingilizcesi turkcesinden daha guzel geliyor kulaga (ya da benim kulagima) = anticipatory affect.

Bir olayin, bir kararin neticesinde yasanmasi beklenen hisler. 'Halet-i ruhiyeme ayar vericem soyle yaparsam ve cicek gibi olacagim' demek ya da 'aman soyle yapmayayim, hafazanallah gunlerce mal gibi hissederim' demek. Evrimsel psikolojiye gore beklenen hissiyat'a gore hareket etmenin survival degeri cok yuksek. Turumuzu turlu tehlikelerden koruyan, saglikli bir kafayla yasama sansini arttiran, olur olmaz kararlar vermemizi engelleyen bir mekanizma diyelim. Allah zeval vermesin.

Ama is bu kadar basit olsa? Degil. Yasantilara kabaca tek sabitli ve cok bilinmeyenli denklem diyebilsek ve oradaki tek sabit kendimiz olsak belki yine de bir nebze kolay olurdu. Ama biz bile tek sabit olamiyoruz kendi denklemimizde arkadas. Insan davranisinin, isteklerinin, hayallerinin kestirilemez degiskenligi. Dolayisiyla bir secim sonucunda istedigin kadar bekleyedur belli bir hissiyatla dolmayi, bazen olmuyor. Yani neticesinde cok iyi hissedecegini dusundugun konularda kotu, cok kotu hissedecegini dusundugun konularda da cok iyi hissedebiliyorsun. Sindi ananem olsa 'Eee yavrim hayat, mukadderat, surada ne yazildiysa o' derdi.

O zaman ne yapmali? Ne bileyim ne yapmali?
Hepinize nese dolu gunler, mis gibi duygular dilerim.



Resim: Hallice
Muzik: Gonzales- Gogol

21 Eylül 2010 Salı

Parliament Sinema Kusagi'nda Bu Hafta


Hayirdir isallah, insanlarin son zamanlarin en iyi filmi diye diye beynimi yedikleri Inception'i da sevmedim. Avatar'da da boyle olmustu. Birileri bir kisim film icin son zamanlarin en iyi filmi diyorsa zaten orda bir killanican sevgili okur. Hatta kendilerine tam olarak soyle diycen: 'ulan hangi son zamanlar len, hangi son zamanlar cemcuk agizli? '

Inception'in ruya icinde ruya ve hatta onlarin icinde yuvalanmis bir iki ruya daha temali konusunu hos bulmakla beraber, kadin oldugumdan midir nedir, butun o patlama-patlatma, kovalamaca, oldurmeye calismaca sahneleri bana supersonik siradan ve sikici geldi. Bununla birlikte arka planda surekli cocuklarina kavusmaya calisan baba (ki Di Caprio filmlerde baba rollerine burunmeye basladiysa bence yaslanmis demektir) hikayesi...Tipik holivud numarasi. Yemez bunlari anadolu cocugu. Yine de en dokunakli anlar Di Caprio'nun karisiyla ruyalarda konustugu sahnelerdi. Bir duygu durumu ile empati kurabildigim sahneleri/anlari sevdigimi fark ettim.
Fekat sen bunu yapmaktan cok uzaksin gudik holivud. O nedenle Inception'in beynimde ve keyfimde yarattigi sikintilari silmek adina bir sure damardan festival filmleri izleyeyim diyorum. Hani su bir bok anlasilmayan, ama sanatsal oldugu icin hepimizin hayran kaldigi filmler var ya, onlardan. Notrlendikten sonra ise sadece Ezel gibi memleketimin bagrindan kopup gelmis dizileri izlemeyi dusunuyorum. Aksiyonsa aksiyon! Hem sonra sehvet, tutku, intikam, katliam, arada dovus, itis-kakis valla hepsi Ezel'de de var. Hem kafan da rahat eder sevgili okur, benden demesi.

Son olarak, allah kimsenin coluguna cocuguna inception vermesin. Amin.

20 Eylül 2010 Pazartesi

Kiymetlimsss''lere uzucu gibi degil gibi sarkilar


Bugunun musikisi tam da Hollanda'nin kul rengi sabahina uygun. Ikinci sarkida otur agla. Ya da E.'nin dedigi gibi 'otur bilekleri dik kes'. Oyle bir hissiyat.

Bu arada calisirken neden boyle sarkilar dinliyorum, mazosist miyim, manyak miyim, gudik miyim neyim? Bunun cevabini da her seyden kiymetli siz okurlara birakiyorum.

Blonde Redhead- Misery is a Butterfly




Blonde Redhead - For the Damaged


17 Eylül 2010 Cuma

Turkce Pop Tarihinde En Tuhafima Giden Sarki Sozleri- Madde 3


'Benim ahimi aldin
Ahim da seni alsin
Iyi gunde kotu gunde
Yerde kalir mi sandin
Yandin yandin yandin

Artik devir degisti
Ee tabi Celik de degisti
Kisa kes artik bitti
Senin modan gecti
Simdi o kadin moda
Bay bay'

Celik - Aman Aman

Sindi sevgili okur, allasen goz var nizam var, yani bu sozlerin neresi falso diye dusunen varsa rica ediyorum kendine bir baktirsin. Ha 90'larda bu sarkiya orada burada eslik etmedik mi, ettik. O ayri. Ama bizimkisi malumunuz retrospective bir sorgulama, bir kisisel bilinclenme operasyonu, adeta bilincaltini sap samandan temizleme ugrasi.

Bu uzuuuun grizgahtan sonra dikkatlerinizi 'benim ahimi aldin, ahim da seni alsin' dizelerine cekiyorum. Fekat burda oyalanmak gibi bir niyetim yok. Zaten 'ahim da seni alsin' sozu uzerine soylenecek bir sey yok. Sacmalik ortada. O nedenle direk ikinci kitaya gecelim hep beraber. Onden buyrun.

Celik, guzel abim, naptin sen?

Bu sefer soru-cevap yapmiyorum cunku bence cevap net. Biri bana boyle dese, bir elimde tuttugum et bicagini da munasip bir sekilde kullanarak kendisine Elif Karli'dan 'Bizim oranin adetleri, meshurdur cinayetleri' sarkisini soylerim. Artik mesaji aldi aldi, almadi o zaman baska bisi dusunulecek-ki icinde yine et bicagi olabilir.

Reca ediyorum sevgili okur, altta kalma. Devir degisti, akabinde Celik degisti ama unutma sen de degistin yavv. Modan falan gecmedi. Operim.

16 Eylül 2010 Perşembe

Ege Kayacan sesiyle: 'Iyi Kalpli Insanlar Gunaydin'


Kasvetli bir gune seker pembesi ojeler ve asagidaki sarkiyla renk vermeye calisan B.'yi hep beraber takdir ediyoruz.




Muzik: Camera Obscura -French Navy
Oje: Golden Rose Nr.14 - Pespembemsi
Resim: Google Beyefendi - 'Dunyanin ilk kamerasi/ kurmasi kolay / dunyayi tersten ve tepetaklak gormek isteyenler icin birebir'

14 Eylül 2010 Salı

Dellendim de Duruldum / Yazdim da Kurtuldum


Facebook'ta malumunuz pazar gunune kadar surekli bir referandum post'lari gitti geldi. Ulkenin gudiklik ve sebeleklik nabzini tutan ve nabza gore serbet vermek gibi bir arzusu da kesinlikle (ve neyse ki) olmayan Zaytung da gecenlerde iste su yukariya yapistirdigim son dakika haberlerinden ikincisini yayinladi. Fakat bugun itibariyle goruyorum ki masallah benim facebook 13 Eylul'den sonra daha da sapitti. Benim facebook derken, dilim varmiyor ama diyecegim, aslinda benim arkadaslarim sapitti.

Biktim usandim iki gundur 'bu halk aptal, bu oylari verenler cahil, egitimsiz' gibi yorumlar okumaktan. Daraliyorum, cinleniyorum, afakanlar basiyor. Zamaninda Aziz Nesin'den korkanlar tutmus onun 'bu milletin yuzde bilmem kaci aptal' lafini profillerinden cigiriyorlar. Bak simdi actim feysbuk'u, ilk karsima cikan post Amerika'da doktorasini tamamlamak uzere olan bir arkadasimdan. Mesleklere gore evet- hayir diyenlerin dagilimini paylasip ev hanimlarinin cogu 'evet' demis oldugu icin 'allah belanizi versin calismayan kadinlar' yazma curetini kendinde bulmus. Sen birak doktora yapmayi artik nobel alsan bos.

Evet diyen herkes cahil cuhela, ev hanimi, yobaz, dalkavuk. Illa ki buna inanmak istiyor - hayir'cilarin hepsi degil gerci ama- en azindan hayir'cilarin icindeki elitistlerimiz. Ve dertleniyorlar, anlayamiyorlar, surekli sorarlar: 'Sahi bizim de bir oy hakkimiz var, onlarin da. Bu nasil mumkun olabilir? Dagdaki coban ve ben? Evdeki kadin ve ben? Halbuse aramizda dunya kadar fark, en az iki dil ve dort diploma var'.

Bence biraz sakinlesmemiz lazim. Hep beraber. Kendimizle digeri arasina ucurum koymadan. Ben oy veremedim, o nedenle bu konuda konusurken de kendimi biraz kotu hissediyorum ama son olarak bu yaziyi okuyan hayir'ci dostlarim: siz de bana sinirlenmeyin n'olur. Gozlerinizden opuyorum.
Edit: Tam da bu konuyla ilgili simdi sunu okudum. Ahmet Insel- Radikal

9 Eylül 2010 Perşembe

Paskalya Halloween ve Ramazan'i harmanladim da iyi mi ettim?

Hayirdir isallah iki gundur gordugum tuhaf ruyanin haddi hesabi yok.

Birinde yedi tane tavsan kulakli cocuk odaya dalip ellerinde paintball silahi gibi seylerle her tarafa paskalya yumurtasi firlatip yanimdaki arkadastan bahsis istediler. O da bahsis vermem, evimi yimirtaylan doldurdunuz diye yaygara cikartinca izbandut gibi olan babalarini cagirip bizi dovdurtmekle tehdit ettiler. Ikincisinde yeni tasindigim eve biri Cinli biri Hollandali olmak uzere iki hirsiz girdi. Onlardan kurtulmak icin sokak kapisini actigimda bu sefer karsima Cadilar Bayrami kostumu giymis uc tane cocuk cikti. Ellerindeki keseleri uzatip benden seker meker istediler, ben de arkamdan kosturmakta olan hirsizlari unutup cocuklara seker verdim. Cocuklardan birinin 'Hmm, orumcek seklinde seker, tam da Halloween'e uygun. Bunu yemeyeyim de ne yapayim?' demesi hala kulaklarimda. Ve dahi cocuk o orumcek gorunumlu sekeri bacaklarindan ginam gunum diye yerken bir kez daha 'hasiktir, ne bicim ortama dustuk' diye tirsmam ve arkamda hirsizlar, onumde korkunc cocuklar araya sikisip kalmam...Aman sabahlar olmasin dedirtecek cinsten ruyalar degil dogrusu.

Ustelik de mubarek ramazan bayraminin ilk gununde nedir bu allasen? Isterdim ki baklava goreyim, tel kadayif goreyim, hatta annemin biz cok seviyoruz diye ozellikle yaptigi bal gibi cevizli kabak tatlisi goreyim. Paskalya davsani, cadi supurgesi derken ben boyle bilincaltinin taaaaaa...

Sabah sabah terbiyemi bozmak suretiyle bir rahatladim. Kusura bakmayin. Bayraminizi mubarekliyor, buyuklerin ellerinden, kucuklerin gozlerinden, yasitlarimin yanaklarindan opuyor, davsanlarin kulaklarini cekip 'akilli ol, senin aklini alirim' demek istiyorum. Bu kadar:)

7 Eylül 2010 Salı

Hiçbir şey diil aslında

Dün kötü, çok kötü bir gece!

Kötü gecelerde ben bazen başkası olmadığıma üzülürüm. Başkası olsam, başka yerde olsam, başka bir şey yaşıyor olsam, adım B. değilmiş meğersem ve bu oda benim değilmiş ve bu şehirde sadece iki gün kalacakmışım ve tanımıyormuşum kimseyi.

İnsan bazen kimseyi tanımamak istiyor.
Bazen de bir geçmiş zaman özlemi...Tenini yalayan İzmir lodosu gibi sıcak.

2 Eylül 2010 Perşembe

Turkce Pop Tarihinde En Tuhafima Giden Sarki Sozleri- Madde 2


'Seni seviyorum
Seni seviyorum
Seni seviyorum diye
Senden once hickimseye
Soylemedim dersem yalan yalannnn olur'.

Kayahan bu ne simdi allasen? Saka mi bu? Biri sana bunu soylese ne cevap verirsin sevgili okur?

a) Bu kadar durust oldugun icin cok tesekkur ederim sevgilim. Simdi ben de sana karsi durust olacagim: ben aslinda erkegim.
b) Dalga mi geciyosun, adam mi seciyosun?
c) Gotimik gotimik gotimik diye / senden once hickimseye/ soylemedim dersem / dogru dogruuu olur.
d) Seni mekikle Jupiter'e gondermek ve akabinde yeni bir hayata baslamak istiyorum.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Adres Değişikliği Nedeniyle Zararına Satışlar


Taşındım. Yeni evim hayırlı uğurlu olsun. Amin.
Yeni evim çok güzel. Alenen iki oda bir salon ayol. Yani bildiğin ev. Vay didim. Ev arkadaşım P. ve İtalyan eniştem L. var ortamda. Bir de iki tane sıçan. Kafeste debelenip duruyorlar. Annem görse çığlığı basar, bir de üstüne "allah akıl fikir versin" der. Ben kedi isterdim doğrusu ama an itibariyle eldekiyle yetineceğiz ve komşunun kedilerini (Max ve Puma) severekten hayatımıza devam edeceğiz. Yeni evim bölüme beş dakka, kürkçü dükkanına ise bir dakika mesafede. Tehlikeli mirim. Çok tehlikeli. Zaten adama sarı liraları döküyorduk, artık bir de "ay aman yolumun üstü" diye diye gençliğimizi güzelliğimizi bar köşelerinde heba etmeyiz işallah. Yok len etmem bence. Zaten 30'u görünce aklım çıkmış, hayatımda ilk defa ciddi kararlar almanın arifesine gelmişim falan.

Yeni evim güzel ve eski eski evim de çok güzeldi. Oradan iyi bir dosttan ayrılır gibi biraz üzgün ayrıldım. O evle birlikte hayatıma girenleri, ev arkadaşlarımı düşündüm. Odamda kurulan sofraları, penceremi tıklatıp gelen arkadaşları, rahmetli danışmanım ve E. ile odada içilen şarapları, tek kişilik koltuğa oturup bana içini dökenleri, beni tek kişilik koltuğa oturtup dinleyenleri, gece 3'te kürkçü dükkanından çıktıktan sonra oraya doluşup attığımız tek-i-ala'ları, evin önünde ot çeken homlısları, kanalın suyuna bakarak dalgın dalgın sigara içtiğim zamanları, çok da uzak olmayan bir geçmiş zamanda sürekli ağladığım ve uyuyamadığım için yine aynı koltuğa oturup kendimi unutuna kadar bir başıma içtiğim tuhaf geceleri ve bu gecelerin bazılarında da kendini unutmak için bana eşlik edenleri, yine çok uzak olmayan başka bir geçmiş zamanda orada kendimi eksiksiz ve tam hissettiğim anları, attığım uzun bir kahkahayı ve bir şişe daha beyaz şarap getirmek için mutfağa gittiğimi, büyük pencerelerimi, yağmurun, kanalda vraklayan ördeklerin ve antreman yapan kanocuların sesini, sudan ne zaman büyük bir tekne geçse sanki ilk defa sudan geçen büyük tekne görüyormuşum gibi heyecanlandığımı ve ve ve daha birçok şeyi hatırladım. Hatırladım da yine şaştım: insanlara, evlere ve eşyalara neden bu kadar bağlanıyorum?

Şimdi yeni evde yeni hikayeler biriktirme vakti. Bir zaman sonra buradan ayrılırken benzer bir yazı yazacağıma eminim. Zira bloga baktım da Ankara için, İzmir için ve dahi sadece yazları gittiğim Safranbolu'daki babanne evi için bile yazı yazmışım. Yüce rabbim beni de böyle yaratmış, yapcak bir şey yok.

Hayalimdeki evi sorarsanız eğer, hayalimde içi hep dolu, fıkır fıkır, neşeli bir ev var. Çoluk çocuk, eş-dost, arayan soran, giden gelen bitmesin. Ve bazen yalnız kalmak istediğimde çekilecek sessiz mi sessiz bir köşe olsun. Bir de bahçe ve zeytin ağacı. Çok şey mi istiyorum? Belki. Ama istiyorum. Rabbim sana geliyorum, duy sesimi. (Ramazan münasebetiyle sürekli rabbim, allahu teala, peygamber efendimiz, dinimiz gibi kelimeler kullanıyorum, evet, tam bir mini çakal hareketi. Çarpılırsam bloga çelenk gönderin lütfen).
Şimdi iki üç kutuyu daha boşaltmak üzere huzurlarınızdan ayrılıyorum. Si yuv. Miyuvv.


PS: Müziğin konumuzla alakası yok, ama neşeli bişi. Solomon Burke- None of us are free. Afiyet. Bal. Şeker.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Ben seni unutmak icin sevmedim


Kac yillardir en mutlu anlarimda, en mutsuz anlarimda ve en normal anlarimda seni yaktim, icime cektim, disari ufledim.

Safranbolu'da arka odada gizli gizli.
Izmir Kordon'da ve Kibris Sehitleri'nde gidilen tum mekanlarda. Bostanli'nin sokaklarinda ve denize nazir balkonunda. Hem sonra vapurlarda.
Ankara'nin her yerinde: sokaklarinda, evlerinde, ogrenci evlerinde, yurt mutfaklarinda, kampuste bolumun guzel cayinin yaninda, dertli dostlari dinlerken ve dertsiz dostlar beni dinlerken.
Istanbul'un en salas meyhanelerinde ve her nedense ismi kadin ismi olan barlarinda (misal Sahika), coktan oraya yerlesmis dostlarin evlerinde, sicak bir gun bir cami golgesine siginmisken, soguk bir gun ellerim titreyerek kaldirimda.
Hollanda'da odada pencere pervazinda - belki de en az 1000 kere-, sigara yasagina ragmen icerde tutturmenin serbest oldugu kurkcu dukkaninda, bar onlerinde, kapi onlerinde, sokak ortalarinda ve kutu gibi kucuk evlerin icinde.


Bir hafta denedim, olmuyor be yav.

Birakmak ne mumkun?
Na-mumkun.
Aslinda belki de pekala mumkun.

Ama hani olur ya cok sevdiginiz sevgiliniz sizi bir anda terk eder, siz de o yokluk hissiyle mal gibi kalirsiniz. Aynen oyle bir his. Hatta soyle bir his, bak Zeki Muren ne de guzel soyluyor canina yandigim: Gitme sana muhtacim, gozumde nursun basimda tacim muhtacimmm. Simdi bombos ellerim, seni cagirir yasli gozlerim. Muhtacim.

Muhtacim lan.
Beni bir klinige felan yatirabilir misiniz rica etsem piliiiiz?

Fotograf: Gelmis gecmis en guzel kadinlardan biri bence Catherine Deneuve. Sence kim?

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Turkce Pop Kusaginda Bu Hafta



Bugun de damardan turkce pop alma gunum olarak kayitlara gecsin. Jazzmis, eletronikmis yok efendim punk rockmis otmus zikmis bunlar bir yerden sonra fenalik getiriyor. Aradigim huzuru turkce popta buluyorum.
Bugunku artizimiz Mirkelam. Kendisini 15 yasinda 'Her Gece' adli parcayla tanidik. O sarkiyi soyleyerek Bostanli sahilde bir buyuk Efes'e deveye girer gibi alti kisi girmemiz ve dahi bunun ictigim ilk bira olusu hatirimda. Hey gidinin...
Mirkelam bence komik adam. Sarki isimlerinden belli. Misal Kokorec ko ko kokorec, Tavla ve yahut Askimsin cikolata askimsin mikolata askimsin tiriviriletta.
Ben an itibariyle bir yandan spss'te gudik analizlerle ugrasirken bir yandan da su yukaridaki sarkiyi dinliyorum.
Ne diyor sarkimiz:
Bak bu yaptigin bir degil bes degil on diil sevgili
okur.
Altmis, yetmis, seksen, doksaaaan, kapriiisss:)
Ne hos sarki!
Edit: Memleketten girip de youtube'u seedemeyenler icin Luleli'den kiyak linkimiz asagidadir:

http://www.dailymotion.com/video/x8kk19_mirkelam-kaprislisin-sevgilim_music

24 Ağustos 2010 Salı

Donla kalan Sener Hristiyan diyor ve ben Eyvallah diyorum


Kasla goz arasinda 30 oldum. Tovbe estagfurullah n'oldu len, ne ara oldu?

Kucukken sorsaydin bana 30 yasinda nerde olacaksin sen diye, ohoooo kimbilir neler anlatirdim. Ve dahi hayatta su anki halimi anlatmazdim. Aklimin ucundan bile gecmezdi yok efendim Hollanda'da kucuk sevimlisi bir sehirde yasayacagim da, hala ogrenci gibi takiliyor olacagim da, sevgilim olmayacak da falan filan. Daha neler ayol, pabucumun kenari. Ama iste tam da oyle bir noktadayim. Bu iyi mi kotu mu oturup munazara yapabiliriz ve bence sonucta 'iyi' diyenler kazanir. Zira malumunuz bizimkisi 'her iste bir hayir vardir' kulturu. Dolayisiyla 30 yasinda el memlekette doktora yapiyor olmanin da bir hayri olsa gerek.

Hayir mi Ser mi?
Oyle sahane bir dogumgunu gecirdim ki sadece bir gecelik kendimi dunyanin en mutlu insani sandim. Buradaki dostlarimin hemen hepsi yanimda, yanimda olmayanlar telefondaydi. Tam istedigim gibi kurkcu dukkaninda bolca icildi ve herkes cakirkeyf oldu. Hele ben...Nihayet tam da dogum saatim olan 23.30 civari pasta keselim derken Leo'cugum elinde benim hediyemle tingir mingir Paard'in sokagina daldi. Hediyem derken?

Hediyem neymis?
Hediyem en guzelinden bir kiz kismi pisikleti cikmasin mi? Sastim kaldim. Hem de nasil suslemis Ebru, Goda ve Piray bisikleti. Balonlar, renkli ipler...Tam cocuk bisikleti gibi yapmislar. Gorunce agladim olmmmm! Ilk bisikletim malum. Ilk bisiklet de tipki ilk sevgili gibi...yani ilk gozagrisi. Bakalim kac kere ustunden duscez:)

Ozetle
30 yasin dogumgununde ilk bisikletini alip eve donmek!
Bu hos bir seymis.
Hic boyle hayal etmesem de bu yasi...
Yani hayatimdaki bircok eksige, beni uzen, mutsuz yapan seylere ve en kotusu kisilere ragmen, beni mutlu eden seyler ve kisiler de var diyebilmek.
Bu da hos bir seymis.

Velhasil ozetle tipki karikaturdeki kiz gibi ben de zamaninda 30 yasim icin cok farkli bir sey istemis olsam da, an itibariyle Sener'in donla Hristiyan diye bagirmasindan memnunum. Bu halim birkac haftaya degisebilir evet, ama en azindan simdilik...

Haydi hep bir agizdan bagiralim Sener gibi: hristiyannnn.
Muhabbetle...

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Bazen düşünmek istemiyorum ve hatta gerçekten aptal sarışın olmak bile istiyorum zaman zaman




Bugün çok sevdiğim bir kızın fotoğraflarına bakarken feysbukta, yine "tövbe estağfurullah" noktasına geldim. Niye diycen. Hazır ramazan sularında seyrediyoruz bence bol bol tövbe etmekte fayda var, ama esasen ondan degil, fotoğraflardan dolayı bir nutkum tutulmuş. Bu arkadaşım şeker kız candy modunda, dünyanın en tatlı en sevimli yedi harikasından biri. Yaklaşık olarak 15 senedir aynı adamla beraber ve bu onbeş senenin son üç senesinde de yüzüklü müzüklü, gelin damat formatında meşru bir birliktelikleri var. Buraya kadar sıkıntı yok. Sıkıntı arkadaşım ve eşi herhangi bir partiye iştirak edince ortaya çıkıyor. Zira kızın en yakın iki kankası ve onların beş-on senelik sevgilileri ne zaman hep beraber eğlenmeye çıksalar muhakkak enteresan fotoğraflar çektirip feysbuk'a koyuyorlar. Nasıl mı? Şöyle canım, anlatiiim. Kızın kocası fotoğrafta ortada, çevresinde de diğer iki hatun. Hatunlardan biri, misal kırıtık bir şekilde çocuğun kravatından asılmış, diğeri de poposunu çocuğa dayamış. Ya da efendim, diyelim ki benim arkadaş ortada, bu sefer de oğlanın yakın arkadaşları kızı kucaklamış, biri kulağına üflüyor diğeri başka bir şey yapıyor. Bu minvalde seyreden bir dizi fotoğraf, altında da "uvv yuar so seksi beybi" formatinda, şakşakçılar tarafından bırakılmış bir dizi yorum (Facebook şakşakçısı kavramı, evet, bence sosyologlar incelemeli. Çok ezik, kayıp bir grup).

Neyse. Kaç zamandır aynı formatta fotoğraflara maruz kalınca bugün bir düşündüm: len bunlar manyak mı acaba karı koca ve hatta eş-dost? Sonra da dedim, belki de bu grup yıllardır aynı adamla/kadınla birlikte oldukları için böyle. Yani o kadar sıkılmışlar ki bu tip şeyler tatlı heyecan yaratıyor. Onbeş senedir birlikte olduğun adam değil başka biri gelip boynunu öpüyor ve de üstelik bu oldukça modern bir çerçevede "having fun" başlığı altında, kitabına uygun yaşanıyor.

Kimseyi yargılamam hayatta. Bilakis direk bağrıma basarım. Bu yazıyı yazmamın nedeni de bu tipleri yargılamak değil asla. Beni düşündüren yine aynı şey oldu: yıllarca aynı kişiye bağlı kalmak mümkün mü? Değil gibi be ya. Ne kötü di mi. Kendimi düşünüyorum, hep uzun upuzun ilişkilerim oldu ve ne zaman işler ciddiye bindi, ben kaçtım. Bağlanma problemi falan değil benmkisi, başka bir şey. Ne olduğunu anliyor gibiyim: O çok sevdiğim arkadaşım gibi olmak istemiyorum. Yıllarca aynı adamla birlikte olup başka bir dokunuşu özlemek istemiyorum. Bu nasıl mümkün olur, onu henüz bilmiyorum. Belki "once in a lifetime" diye tabir edilen o şeyi bulunca...

Ağır girdim be sevgili okur. Şarap da fena bişi zaman zaman.
Öperim.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Diger yarimkuresel mevzular

Ohommm. Yayinimiza kaldigimiz yerden devam ediyoruz. Karsinizda kanalimizin hem sahibi hem muduru hem sekreteri hem de sunucusu KuzeyGuney Hanim. Ta taaaaa....(konfeti, islik, gulme ve alkis efenkti).

Melaba canim. 'Tatil mi yaptik dayak mi yedik belli degil' seklinde tanimlanabilecek bir donem sonrasinda, ah ne hos, yine beraberiz. Dorusu seni cok ozledim. Nasilsin isallah? Ben biraz saskinim her zamanki gibi zira yok saat farkiydi, yok mevsim degisikligiydi, yok efendim otuz saatlik ucak yolculuguydu derken bunye bi sasirasi olmus normal olarak. Kisa devreden kisa devreye kosuyorum yeminlen. Neyse. Yine bir soylenmece hali bende. Gordugun gibi degisen bir sey yok:)

Uzun uzun tatilden bahsedebilirim ama sanki sikilirsin, bunalirsin, okumazsin. O nedenle cok ozet gecerekten, biraz da Ozge'den feyz alarak madde madde bir seyler siralayacagim.

- Dogayla ic ice olayim, dag bayir yuruyeyim, camur copalak bana koymaz diyen bir yapin varsa Avustralya gidilesi bir yer. Ben o kadar cesitli bitkiyi hayvani vallayi baska yerde gormedim.

- Yagmur Ormani'nin adinin neden yagmur ormani oldugunu bizzahati anladim. Ormanin icinde surekli bir bulut kumesi geziniyor. Hava da kisin gobeginde 25 derece. Bu nedenle hep bir nem, hep bir ciseleme hali var. O nemden sen de bir yumusuyorsun bir yumusuyorsun. Tenin falan cicek gibi oluyor yemin ediyorum. Bize ne len senin teninden diyen asabi okur icin daha bilimsel cumleler kurayim: 'Yagmur Ormanlari dunyamizin akcigerleridir'. Dur len bu cografya hocasi cumlesi oldu. Basa sariyorum. Yagmur ormanlarinda gunes isiklarinin sadece % 10'u agaclardan firsat bulup da yere degiyormus. Ormanlar bu nedenle karanlik ve hep kopkoyu yesil. Buyuk buyuk orumcek abiler, yilanlar, yagmurun sesini taklit eden sakaci kuslar, papaganlar ormanlarin baslica evsahipleri.

-Yagmur yagarken krater gollerinde, dibi gorunmeyen ciyan miyan dolu camurlu selalelerde yuzdum. Niye yuzdun len diyen temkinli okur: sen olsan sen de yuzerdin. Insan tutamiyor kendini, bir daha ne zaman gelicem diyip diyip giriyor suya.
- Uc tane sehirdeydim temel olarak: Melbourne, Sydney, Cairns. Sydney'den Cairns'e gitmenin ucakla uc saat surdugunu ozellikle belirtmek isterim. Neredeyse Amstersam-Istanbul gibi. Yani mirim, Avustralya cok buyuk, ay nasil buyuk bir memleket.

- Melbourne cok sevimli. Sydney biraz karisik. Bir de cok ozur ama Cinli gormekten bunaldigim bir noktaya geldim orda. Cairns ise Kemer gibi bir yer. Oteller moteller. Yani sehrin bir numarasi yok ama cevresi on numara. Iste ormaniydi selalesiydi falan hep orda.

- Cairns bir de dunyanin en buyuk mercan kayaliklarinin (Great Barrier Reef) oldugu yer. Allam yaleppim orada yuzerken gordugum seyleri bir daha gorebilir miyim ki? Rengarenk baliklar, mercanlar...Kayip Balik Nemo bir yalandan ibaret degilmis.



- Orda bir de ergenlik doneminde bir kopekbaligi gordum. Reef'tekiler insan yimezmis dediler, ondan dolayi heyecan yapmadim. Yoksa yemin ediyorum abi altimdan yuze yuze gidince kalpten giderdim, kendisini de ugrastirmamis olurdum boylece. Hazirindan yemek.

- Bu resimdeki baligin adi Napolyon bisi bisi baligi. Onu da sevdim oksadim. Allah akil fikir versin dedigini duyar gibiyim. Sen de haklisin ama turistlik zor zanaat. Illa Capon gibi her seye atlamak istiyor insan.

- Avustralyali abiler ve de Avustralya'ya turistik gezi amaciyla gelen baska abilerden pek hazzetmedim. Onlarin yaninda Reef'teki kopekbaligi kuzu kalir yeminlen. O derece avcilar. Zaten adamlarda hic bar pavyon kulturu yok abicim. Saat 10 dedin mi herkes dut gibi sarhos. Insan biraz edebiyle icer. Gercekten bak, bu memleketin en kotu tarafi bu sanirsam. Irish pub'dan kelli mekan bulmak zor. Zati ondan dedim be okur, sehir insaniysan o tarafa gitme bu tarafa gel. Ben sahane mekanlara goturcem seni.

- Cairns'te Travellers Oasis diye bir hostelde kaldik. Boyle bir Olympos havasi...Cok hostu. Oraya gidersen baska yerde kalma, bizden John'a selam soyle, sana en kralindan oda ayarlar icabinda.
Iste boyle.
Onemli olan olmeden sakatlanmadan gelmekti. Onu da becerdik cok sukur. Sikinti yok. Simdi yine yavru Dutchlarla hayatimiza kaldigimiz yerden devam edecegiz. Bu arada seni hic ihmal etmeyecegimi, her firsatta yazacagimi bilmeni isterim. Gorusuruz cicim.

Fotograf: En üstteki benden, diğerleri google'dan.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Geldim


Ev!
Radek'le sarıştık. Berlin'e gidiyor ev arkadaşım. Onu da çok özleyeceğim. Bana ilk defa saf duman ikram eden, terasımızda ot yetiştiren dev adamı.

Şimdi üst katta Tejas ve Radek'in bölümden arkadaşı Amerikalı bir kız... Kız topluca ama elleri ve ayakları çok güzel. Kız biraz da gudubet. Ama elinde bir etamin... Nasıl hoş görünüyor onunla. Sanki bütün gücünü ondan alıyor. Sabırla bir şato işliyor. Gözümde bütün gudubetliğini sildi bu etamin. Zira annemi hatırlatıyor.

Neden soğuk duruyor? Etamin işleyen biri de soğuk olabilirmiş demek ki! Annem olsa çiçek işlerdi. Şato çok Avrupayi.

Herkes Avustralya anıları beklerken bu saatte ne bu şimdi diyeceksiniz ama ben gelir gelmez yine güzel oldum. Kanalınızın ayarlarıyla oynamayınız. Pek yakında kangurusuydu aborciniydi derken karşınızdayım.

Saygılar...

9 Temmuz 2010 Cuma

Size Veda Etmeden Giden Top Olsun


Sevgili KuzeyGüney Sahili sakinleri,
Bendeniz yaklaşık bir aylığına baya bi bildiğin güneye gidiyorum. Halk arasında allahın unuttuğu yer olarak da bilinen bu memleketin yine de fena bir yer olmadığı kanaatindeyim. Bu işler hep kısmet, bakcaz!

Çıyan, yılan ve bilumum börtü böcekten nasibimi almaz da sağsağlim dönebilirsem ağustos itibariyle yeni yayın dönemiyle huzurlarınızda olacağım. Bu arada biliyorum ki siz de bir Bodrum olur bir Kaş olur veyahut bilemedin bir Bozcaada olur, güzide beldelerimize yelken açacak, kumsalda ateş yakıp Akdeniz Akşamları'nı çığıracak, aileyle tatile çıkmışsanız sahil beldesinde akşam vakti çekirdek çitleyerek yol boyu dolanacaksınız. Hele akşamüstlerini karpuz ve peynirle geçiştirmek yok mu, işte en çok o noktada kıskanmaktayım sizi. Uzun lafın kısası tadını çıkarın.

Sizler için Süper Fm'den bu akşamki istek parçam Ada Sahillerinde Bekliyorum.

Ciddiyim len, bekliyorum.
Yakında görüşmek dileğiyle.
Forever yours,
KuzeyGüney

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Ruyamda Tarkan'la Ikea'da Cocuklar gibi Sendik


Elli ayri zamanda elli yerde belirttigim gibi atesliyken gorulen ruya gibisi yoktur. Adeta bir 'kicin acikta mi kaldi' durumu, ucan fillerle arkadaslik etmek, en olmayacak adamla sevgili olmak, Alice'le Harikalar Diyari'nda mantar toplamak, mutfakta karniyarik pisirirken iceriye bir anda elinde tabaklarla cucelerin dalmasi vb. butun sacmaliklar bize atesliyken gorulen ruyalarda hasil olur. Ben de dun gece bomba gibi bir ruya gordum.

Efendim ruyamda kizkardesimle dis hatlar terminalinde gazete okuyoruz ve bir anda bizim ucagin coktan kalkmis oldugunu fark ediyoruz. Bu suursuzluk icinde birimiz havaalaninin bir yanina digerimiz obur yanina seyirtiyor. Ben 'ne yapsam ne etsem acaba?' diye dolanirken aklima kizkardesimin Amerika'ya tasindiktan sonra ev duzmesi gerektigi geliyor ve 'aaaaa, havaalaninda IKEA varmis, en iyisi kardesime kitaplik, dolap falan alayim da ucakta bizle birlikte onlar da gelsin' gibi supersonik- cok afedersiniz zite surulmeyecek- bir fikirle IKEA'ya yoneliyorum. O sirada kapida Tarkan Tevetoglu ile burun buruna geliyoruz. Dogru duydun, evet, bizim Kil Oldum Abi Tarkan. Tarkan'in ustunde her zamanki gibi askili bir penye ve dar pantalon. Adamcagiz bana 'kuzum neden uzgunsun?' diyor. Ben de 'Tarkan biz ucagi kacirdik, artik bir suru para verip ikincisiyle gidecegiz. Bir de benim dolap, kitaplik ve sandik (her nedense sandik, evet) almam lazim. Ay ay ay, valla battik' diyorum. O da bana 'uzuldugun seye bak, ben size ne kadar esyaya ihtiyaciniz varsa alirim, hic merak etme, abine guven' diyor. Alisveris arabalarinin oldugu yere dogru ilerlerken bu Tarkan da ne kral adammis diye dusunuyorum icimden, bir huzur bir mutluluk. Neyse efendim, alisveris arabalarinin orda bir de bakiyoruz ki arabalardan birinin icinde Yeni Dogan Unitesi'nden yeni cikmis, gobek bagi az once kesilmis ve nankor ailesi tarafindan IKEA alisveris arabasi icine birakilmis bir bebek. Pek tatli pek munis gorunen bu bebekte bir tuhaflik oldugunu seziyoruz ama o coskuyla cok da sallamiyoruz. 'Vay, bir bebegimiz oldu' diyoruz neseyle. Bebekli alisveris arabasini da alip IKEA'nin koridorlarina daliyoruz. O yatakodasi takimi senin, bu berjer takim benim bakiniyoruz. Ben nedense hicbir esyayi kardesime uygun gormuyorum. Tarkan arada 'bak su ceviz agacindanmis, yillarca dayanir, bunu alabiliriz' gibi seyler soyluyor ama kadin kaprisi yapip her dedigine burun kiviriyorum. Bir anda ceyizlik esya bakmaya cikmis ciftlere donuyoruz. Bu arada gelen gecen Tarkan'a ve dolayisiyla bana bakiyor. Yasli bir teyze yanimiza kadar gelip 'masallah birbirinize ne de yakismissiniz' diyor. Hic bozuntuya vermeden 'sagolun' diyoruz. Nihayet ben IKEA'dan herhangi bir sey almamaya karar veriyorum, bebek arabamizla cikisa gidiyoruz. O sirada bebekteki tuhafligin ne oldugunu da anliyoruz. Bebekcegizin karnindan asagisi 180 derece ters, yani pipisini gormeniz gereken yerde cok afedersiniz poposu var. Yuz ve popo ayni duzlemde. Olacak bisi degil. 'Bebegi normale cevirelim, belinden donmus bak, bi tuhaf duruyor' diyip kivrak bir hareketle cocugun belini duzeltiyorum. Tarkan bana 'yahu yapma alistigi pozisyonda kalsaydi, belki bize rahat gelmeyen bu hal onun icin en dogru haldi' diyor ve cok da dogru diyor, cunku bebek benim bu hamlemden sonra verediyor cigligi verediyor yaygarayi. Neyse efendim her nasilsa IKEA'da emzik de satiliyormus, gidip aliyorum, bebegin agzina tikiyorum, o da susuyor. Ruyam biteyazarken Tarkan'a soruyorum 'bu simdi senin oglun olduguna gore bir de isim lazim, ne koyalim?'. O da 'Tan' diyor. 'Tan biraz gudik bir isim ama sen bilirsin' diyorum. Tarkan bebege uc kere Tan Tan Tan diyor, fakat kulagina ezan okumadan. Bebegin babasi o, annesi de ben oluyorum tabi ve Tarkan'a Turkiye'yi her ziyaretimde yavrumuzu gormeye gelecegimi soyleyerek ona iyi bakmasini tembihliyorum. Yanaktan opusup ayriliyoruz.

Ne lan bu simdi?

Hayir Tarkan'a ilgisi olan biri olsam anlayacagim ama o da diil. Severim bazi sarkilarini, ozellikle Turk Sanat Musikisi'nden seslendirdiklerini hele ne severim. Ama boyle ortak paydamiz bebek olsun diyecek kadar da sevmem. Gozunu seveyim atesli gorulen ruyanin bana ettiklerine bak. Blogum araciligiyla kendisine sunu soylemek istiyorum: Tarkan, sikinti yok, bebegimiz de olsa dunya ahiret baciyiz. Sana yan gozle bakan gozler kor olsun.

Simdi benim bir iki tane supersonik klinik psikolog kankam var, bu ruyayi okuyunca dur bakalim neler cikartacaklar altindan. Merakla bekliyorum. Benim 'ne bicim ruya lan bu?' dedigim her seye bizim yakinuzak'in bir yorumu oluyor. Bilincaltiydi ustuydu derken mahremiyet kalmadi yemin ediyorum.

Neyse ben kacar. Fakat keske ruyada biraz kendimde olaydim da Tarkan'dan Silemezler Gonlumden'i soylemesini isteyeydim. Ikea'nin akustik ortaminda seslendireydi bana bu eseri. Bir sen bir ben bir de bebek Tarkan. Ebek.

4 Temmuz 2010 Pazar

Yoda, Hollanda, Ben ve Şiirimiz


Her şeyi son ana bırakmayı çok seviyorum ve her nasılsa su yolunu şimdiye kadar bir şekilde bulmuştu. Fekat bu sefer hiç planlamadığım bişi oldu ve yazın göbeeğende hasta oldum. Artık yarına bitmesi gereken o sunumu benim yerime ateşliyken gördüğüm hayal arkadaşım hazırlasın.

Ebet ateşli hastalığa tutuldum a dostlar. Böyle bir baş dönmesi, üşüme yanma, halüsinasyonel durumlar. Hava da 27 dereceyi görmüş. Hollanda'dan beklenmeyecek bir incelik, bir düşüncelilik, eteklerin uçuşması, flip flopların çıkardığı sesin havada yarattığı yazlıkçı esintisi. Dorusu bu vaziyette ateşli ateşli ortalarda salınmak tam bir gudiklik. Bundan mütevellit dün gecemi bir demlik çay eşliğinde Star Wars izleyerek geçirdim. En sevdiklerimden biri ikinci episoddur. Yoda'nın Kont Duku'yla çarpıştığı sahneye bayılırım. Yoda bulsam da beslesem diye düşünürüm her seferinde. Aslında Yoda bulsam da çırağı olsam daha isabetli olur. Dolayısıyla doktor bayandan temiz Yoda'nız varsa rica ediyorum haber verin.

Hihhh, futboldan zerre anlamayan şu bünye cuma günü saat 4 gibi çıktığı toplantıdan sonra, Hollanda-Brezilya maçı nedeniyle bomboş kalmış sokaklarda dolana dolana kürkçü dükkanına varmış ve dahi Hollanda'nın yerlileri ve Türklerin yandan yemişi italyan arkadaşlarla maç seyretmiştir. Ben babadan mütevellit bi Beşiktaş kupa maçlarını heyecanla izlerdim, kendime şaştım. O ikinci gol gelince bi coşmalar bi coşmalar bende. Herkes tek ficut olmuş turuncu turuncu Hollanda şarkıları seslendirmekte. İtalyan enişteyle söz verdik, bu marşın Hollandacasını öğrenip bir dahaki maçta icra edeceğiz. Ama ben şunu daha çok seviyorum dorusu. Viva Hollandia diyor, "Yaşa var ol nur ol Hollanda" olsa gerek.

Maçtan sonra o sokaklar doldu da taştı. Hollanda şampiyon olursa korkarım nüfusun bir kısmı alkol komasından ölebilir. Buna Hollanda'da ikamet eden türk doktora öğrencileri de dahil. Bu halim bana tuhaf geldi ama. Örneğin maç sırasında arayan bir arkadaş skoru sorunca "öndeyiz" demeler. O "biz" nedir abicim? Anlamadan bi özdeşleşmişiz Hollanda'yla. Sarı falan da olunca kan mı çekiyor nedir, hadi cümlten hayırlısı.

Kulaktan öpüyor, sunumu hazırlamasında hayal arkadaşıma yardım etmek üzere pavır poyint'i açıyorum. Pismilllaaaa.

Resim: Yoda'nın yüzündeki ekabirliğe bakmayın. Kendisi cedayların en kralı. Yirim.

Şiir (bonus): Aşağıdaki şiirimiz 2005 senesinde Star Wars'un son bölümünün vizyona girmesine müteakip Kuzen Yiit insanı ve bendeniz tarafindan yazılmıştır. Edebi kaygılar gütmediğimiz bu eserimizde anlatmak istediğimiz Anakin'in Darth Vader'a dönüşmesinin izleyicide yarattığı tedirginliği, hayal kırıklığını ifade etmek ve evladı Luke'e gönderme yaparak Anakin'i baba yüreğinden vurmaktır.

Müzik: Sanırım Star Wars / Imperial March yakışır an itibariyle.


Zıtar Vors Şiiri

Kim ister bu fezada kötü olmak
Anakin oğlum beni dinle, bu işleri bırak
Senin gibi ceday çıkmaz bir daha piyasaya
Boyun kadar oğlun var babam nerde diye ağlaya

Ne güzel bi çocuktun sen sapsarı ve saftirik
Keşke hiç keşfedilmeseydi içindeki cedaylik
Sıçtın fezanın orta yerine oldun bir sith
Boyun kadar oğlun var babam nerde diye ağliyith

Ulan Darth Vader, ben seni şu kadarcıkkenden bilirim
Büyüdün başımıza adam mı oldun lan it, diyebilirim
Maskeni çıkarıp haykırasım gelir, Anakinim diye
Boyun kadar oğlun var babam nerde diye ağliye

Işın kılıcınlan cort cort kesersin herkesi
Düşündün mü bunun öksüzü var, yetimi
Acımadan öldürdün aziz ustan Knobi'yi
Boyun kadar oğlun var babam nerde diye ağliyi

1 Temmuz 2010 Perşembe

Hemencik bisi diyip gitcem


Gittim geldim, elim bloga degmedi canina yandigim okur. Bu aralar hep bir suruklenme hali, 'hava guzel hadi surda iki bira cakalim' diyenin yanina oturma, 'hava kotu hadi evde iki bira cakalim' diyenin mekanina gitme hali. Bu arada isler gucler adeta Pril reklamlarinda tezgahin ustune dizili kirli tabak canak gibi yigili, ustume ustume gelmekte. Gozumu kapatsam giderler mi ki?
Bir de aylardan temmuz oldugunu kabul etmek istemiyorum. Ne ara temmuz oldun len sen gudik? Daha dun mayisti hayret bisi.
Temmuz memmuz demisken memleketimde dugun sezonu acildi. Bu vesileyle dunya evine giren herkesi gozlerinden opuyorum. Yeni evlenecekler de reca ediyorum gelinin ayakkabisinin altina ismimi yazsin. Arkadasiminkine yazdik, cikmadi. Ustelik bekar kizlarimiza firlatilan cicegi de kapamadim. Daha dogrusu cicegin bir tarafindan Z. diger tarafindan ben tuttuk, ama Z. masallah oyle bir asildi ki nerdeyse cicekle birlikte ben de ustune dusuyordum. Vay didim ne azim, ne hirs. Korkuyorum boyle kadinlardan. Bence kadin dedigin cicegi kapmaya calisirken bile zerafetinden odun vermemeli, en fazla uc santim ziplamali ve cicegi kapamazsa utangac ama sevimli bir gulumsemeyle masasina geri donmeli. Kadin programi sunucusu sesiyle: Hanimlar emin olun bu hareket masadaki bekar erkeklerin hosuna gidecektir. Dermisim. Demiyorum. Ne zerafeti allasen. En rahati converse.
O diil de enistenin hastasi oldum. Kendisinden kopardigim 20 dolari artik ben evlenirken hipotetik damattan iki misli olarak alir. O da onun bilecegi is, ben karismam. Isterlerse para pul isine girmeden tenhada kafa da cekebilirler. Ben damadin bacanakla tenhada kafa cekenini severim demis Ataturk. Aynen katiliyorum.
Son olarak, gevur izmir'de dugunlerin sonunda Onuncu Yil Marsi calinmaya baslanmis. Bu noktada tovbe estagfurullah, hasbinallah, essegin ziti diyerek mektubuma son veriyorum dugunu bilhassa halayla bitirmeyi seven okur.
Ve huzurlarinizdan ayrilirken, iste size dugunler icin on numara bir parca. Duvara Karsi'nin soundtrack'inden. Dinlerken Birol Unel'in elini kolunu kanattiktan sonra sahneye cikip dans ettigi yer aklimiza gelsin. Lag bari dubbari, rim rim rim. Gerdan kirmayana hakkimi helal etmem valla :p



17 Haziran 2010 Perşembe

Sen bu satirlari okurken ben Izmir'de birami yudumluyor olacagim sevgili okur


Sabah yine bolume bi kosa kosa yetismece hali. Yururken fark ettim ki meydana kum yigmislar. Gene beachvolley turnuvalari ile voley voley senlenecek ortalik. Pfff. Neyse ki kiymetlim Izmir'e yelken aciyorum.

Cuma sabahi ince belli bardakta anne ve kizkardesle karsilikli cay icilecek. Bol bol gulusup dedikodu yapilacak. Sonra kizkardesle kuafore gidilecek. Sonra anne de alinip Bostanli'da bir tur atilacak, vitrin bakilacak. En son balikcidan cipura alinacak. Tam o anda kizlar anneye 'biz biraz daha dolanip gelicez' diyecekler. Bu annenin yaninda icilmesi cazi olmayan sigaralara sarilmak icin hazirlanmis ve senelerdir tikir tikir isleyen sahane bir plan. Kizlar Hayal'e oturup duruma gore ya sekersiz turk kahvesi ya da Izmir'de Churchill halk arasinda ise soda-limon-tuz diye bilinen ve yazin bolca tuketilen ickiden ismarlayacaklar. Sonra annenin yaninda konusulmasi caiz olmayan mevzulardan bahsedecekler. Ucuncu sigaralardan sonra 'bari salatalar hazirlanirken anneme yardim edelim' diyip hesabi isteyecekler. Eve gittiklerinde baba gelmis olacak. Baba 'cok mutluyum, ikiniz de yanimdasiniz, bir tek oglan eksik' diyecek. Boylece erkek kardesin ne kadar hayirsiz oldugundan baslayip 'isallah mutlu olur' a dek uzanan huzunlu bir konusma yasanacak. Bu konusma annenin masayi hazirlayin'iyla bolunecek. Yemek balkonda yenilecek. Ustune yine bol bol cay icilecek. Arada arka odaya kacip sigara tutturulecek ve gece 10'da iki bira cakmak icin kizkardesle yine disari cikilacak.
Nasil plan? Ustelik baligin yaninda deniz bogrulcesi ve patlican salatasi da var.

Velhasil, ey cemaat-ul zindik, haftaya gorusmek dilegiyle. Esen kalin, zindikliga ise aynen devam. Hadi goreyim sizi.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Alman Postasi (Basligi gorup aklina ayipci sey gelen arkadaslar: mohim diil, sizi de anliyorum, insanlik hali)


Evet ne diyordum, hah, tatsiz tutsuz gunlerden sonra ''hani yagmur yagar da bazen / hani gok gurler ya arkasindan /hani simsekler cakar pesinden / iste oylegg bir sey' gibisinden bir kisim hava olayina maruz kaldik. Ben de sans olsa erkek dogardim. Hem boylece babet de giymez, delikanli gibi duzgun ayakkaplarimi giyer, ayaklari usutmezdim. Fakat sindi, bugunlerde surekli soylendigimi ve adeta kendimden sikildigimi dusunerek konuyu degistiriyor ve size aklimi kurcalayan bir mevzudan bahsetmek istiyorum (ki goreceksiniz ki kendimle celiserek asagidaki bir kisim paragrafta da yine soylenmeye, hayiflanmaya devam edecegim).

Olm haftaya memlekete gitcez, dugune istirak edip halaya katilicaz ve hatta gelinin yakin arkadasi muessesinin turlu nimetlerinden faydalanarak enisteden cebren ve hile ile isteyecegimiz sari liralari kismetse hamuduylan goturucez. Fekat pasaportumuz Berlin-Groningen arasi bir yerde, Alman posta teskilatinin insafina kalmis, hala bize ulasmamis. Sinir stres yapmak icin erken mi aceba? Referandum yapmak istiyorum.

Ebet sayin seyirciler soyleyin pasaportum yetismezse ve memlekete ucamazsam en cok neye uzuleyim?

a) Enisteyi dunya gozuyle bi goremedigime
b) Purcu'mun ayakkabisinin altina ismimi yazamadigima
c) Hayatimin anlami kiz kardesle hallesemeyecegime
d) Izmir'e gitmisken kendimi turk berberlerine emanet edip saclari kestiremedigime
e) Hepsi birden, tesadufun boylesi ayni anda

Olm alovvvvv, Alman posta teskilati, histt sana diyorum kendine gel. O pasaportu yarin masamda gormek istiyorum bebek. Yoksa Deutsche Post falan anlamam..evet ne diyordum anlamam ve ve ...Ulan bisi de yapamam ki, koca posta teskilati. Allam yaleppim, n'olur be yav, gelsin pasaport.

Simdi hayir dualarinizi almak icin size guzel bir sarki caliyorum. Hadi yine iyisiniz.




Resim: Alman Posta Teskilati yazinca cikti. Ne goygoycu milletmis, pulda bile artiz resmi. Sogudum resmen koca teskilattan.

6 Haziran 2010 Pazar

Tatsız


Canımın neye sıkıldığını henüz tam bilmiyorum.

Canım spss'le uğraşırken sürekli restart etmek zorunda kaldığım bilgisayara, cama kafa göz dala dala kendini dışarı atmak isteyen ve bir türlü açık pencereyi bulamayıp odada sinir bozucu bir vızıltı yaratan sineğe, eve gelirken ekmek almayı unutmuş olmama, üst kat komşumun hintçe pop olduğunu düşündüğüm beter parçalar çalmasına, boynumun arkasından sırtıma uzanan hafif bir ağrıya ya da bisiklete binmeyi bilmiyor olmama sıkılmıyor.

Canımın neye sıkıldığını bilen belki de sadece ketum bilinçaltım. Yakında dökülür, hissediyorum.

Ama şimdi canım gözümün önünde günden güne solmakta olan kırmızı tomurlu çiçeğe sıkılıyor gibi yapıp şu aşağıdaki şarkıyı çalmanın tam zamanı.

Tam zamanı demişken Tamburada-Yaz Müziği.

4 Haziran 2010 Cuma

Annem, sehre yeni gelen cocuk, kiraz mevsimi ve topuklu sorunsali


Mevzumuz aslinda su : Annem Groningen'e tasinan yeni cocukla kesinlikle arkadas olmamami istedi.

Ve simdi diger haberler:
Bolumden en yakinlarim Roos ve Goda, tesadufun boylesi / yuce rabbimin isi ayni anda pek de tatli adamlara asik oldular. An itibariyle de 'meydanlarda bagirsam, sokak baslarinda sazimi calsam, anlatsam su kiraz mevsiminin para kazanmak degiiiil, sevisme vakti oldugunu*' diye sarki soyluyorlar. Ailecek butun PhD'ler sanki kendimiz sevgili bulmusuz gibi mutluyuz keyifliyiz. Bazen ama pek komik seyler oluyor. Misal iki gun once is cikisi Minnaar'da demlenirken birbirlerine cep telefonlarina gelen ask dolu ve romantik mesajlari gosterip liseli gibi 'uvvv, he is so cute' minvalinda bi eridiler. Biz de 'ulan istesek biz de cebimizde guzel mesajlar buluruz, nedir yani?' diye hirs yapip, geyigine rastgele bir mesaj acip okuyalim dedik. Ebru'ya gecmis zamanda kutusuna dusen sahane bir mesaj denk geldi. Martijn'a sevgilisinin ona 'seni simdi/su an gormek istiyorum, yaniyorum' dedigi bir mesaj cikti. Sana ne cikti diycen? Bana ucun biri cikti. Boylece cebinde hos mesajlar bulunanlar yarismasinda sonunculuga layik gorulerek ara sira skype'tan falan kendime mesaj gondermeye karar verdim. Bar koselerinde ese dosta, hele bi de is arkadaslarina rezil olmaktan usandim dorusu bebeyim.

Sonraaa...Dun gece hizli hizli yururken o topukluyla, sen burk ayagini, acisin, ama umursama. Buna sicagiyla hissetmemek diyorlar mirim. Biraz tanim ogren. Sonra sabah agrisin agrisin...Olacak bisi degil. Bu aralar hep nazarlara geliyorum dostum. Nefesi kuvvetli biri bana bi okuyabilir mi rica etsem? Yoksa homlis'a iki oyro mu versem yine, basimin gozumun topuklumun sadakasi?

Mevzumuza geri donecek olursak: Annem taaa oralarda bi sikintiya gark oldu. Benim akibetimden iyice endiseli. Gecenlerde aramizda soyle bir diyalog gecti:
- B. yok mu hic yeni bisi oralarda?
- Nasi yeni bisi annecigim?
- Hoslandigin biri yok mu? Sizin gruptan falan ne biliim, bir
suru cocuk vardir orda.
- Yok anne, hepsi arkadasim.
- A aaa, hepsi mi?
- Evet anne hepsi.
- Neden arkadas oluyorsun herkesle hemen cocugum?
- Yahu niye olmayayim? Hepsi cok iyi, cok seker.
-Olmayacaksin madem iyiler sekerler. Bak soz ver bana bundan
sonra sehre gelecek yeni cocukla dost olmak yok.
- Nasi ya? Sacmalama allasen.
- Soz ver! Alici gozuyle bakacaksin.
- Off anne yaa. O isler oyle olmuyor.
- Olur olur, soz ver bakiim.
Neticesinde soz verdik, n'apalim. Anne bu, boru diil.

Velhasil, sehre yeni gelen cocuk, her kimsen sana sesleniyorum: uzgunum ama arkadas olmamiz mumkun diil. Sana ilk basta bir soguk durucam, mesafeli olucam, annemin deyisiyle 'agir' davranicam. Haa baktik gorduk elektrik yok o zaman basimin ustunde yerin var, her turlu kanka oluruz, icabinda sana kiz bile ayarlarim. Saygilar.

Yayinimiza ve topuklulara kisa bir sureligine ara veriyoruz sayin seyirciler. En yakin zamanda ayagimizda flip floplar, gorusmek dilegiyle.