26 Kasım 2010 Cuma

Dünyanın neresine kadar?


Sadece gece çalışmak durumunda olduğum bir işim olsun isterdim. Mesela yazar olmak, mesela bir barda çalışmak, mesela çevirmenlik. Mesele uykuyu sevmemek değil, uyuyunca uyanamamak. Ama bunu şimdilik bir kenara bırakalım.

Sinsi sinsi değil gözümün içine baka baka ilerleyen bu hastalık, öksürük, aksırma tıksırma durumuna artık iyiden iyiye alıştım ama dut gibi sarhoş olmak istediğim geceler canım sıkılıyor. Bu gece de herkes yattıktan ve şehir yarasalar, baykuşlar, fareler ve hırsızlar gibi gececillerin eline teslim olduktan sonra acaba bir şişe öksürük şurubu içsem sarhoş olur muyum diye düşündüm. Üstelik belki sabaha öksürüğüm de geçebilirdi mucuzevi bir biçimde. Ama evde şurup niyetine bulabildiğim tek şey İtalyan eniştemin kıyağı acı badem likörü oldu. Şimdi üçüncü bardaktan nasibimi almaya başlamışken ve size bunları yazarken arkada Until the End of the World oynuyor. Bilmem kaçıncı kere izlediğim bu filmin ben bunları yazarken arkada konuşması, bana aynı ninniyi duymaktan mutlu olan çocukların huzurunu veriyor. Claire, yani filmimizin baş roldeki hatunu - az önce Trevor'ın Paris'ten Lisbon'a geçtiğini öğrendi. Ve onun peşinden gidecek. Sonra Rusya'ya, sonra Çin'e, Japonya'ya, Amerika'ya ve Avustralya'ya. Ve en sonunda rüyaları kaydetmeye yarayan bir alet geliştirmeye çalışan bir kısım insanın deneklerinden biri olup, akabinde rüyalarını izlemeye müptela olacak. Bütün bunların olması yaklaşık beş saat sürecek. Ben beş saat uyanık kalamayacağım ama az sonra Claire'in gecenin karanlığında Sung Li İstasyonu'nda bir trenden ineceğini ve Trevor'ı bulamasa da Beijing'de güzel vakit geçireceğini biliyorum.

Bütün bunlar ihtimal dahilinde.
Bir gece uyuyamamak ve bir trene atlayıp dünyanın diğer ucuna gitmek ihtimal dahilinde.
Hele ki kendinden ve yaptığı şeyden sıkılmış ruhlar için.

Bir sigara daha. Sokakta koşan iki adam. Yolun başındaki barların önünde konuşan insanların neşeli ve sarhoş uğultusu. Sanki burnumun ucuna bir kar tanesi düştü.

Gece çalışmak durumunda olduğum bir iş değil belki istediğim. Ama biraz daha severek yapacağım bir şey. Ben de Claire gibi banka soymuş adamlara denk gelsem ve bana çantalarını Paris'e kadar götürürsem paranın %30'unu vermeyi teklif etseler. Kabul etsem ben de Claire gibi ve sonra az az körleşmeye başlayan bir adamı bulmak için dünyayı dolaşsam. En son Avustralya'da bir mağaradaki labaratuarda rüyalarımı kaydetseler. Ve ben de onun gibi çocukluğumu görüp hayranlıktan ağlasam?

Tüm gececillere iyi geceler dileyerek huzurlarınızdan ayrılıyorum.

25 Kasım 2010 Perşembe

Lal


Ne guzel sarkidir. Hayatimin anlami kizkardesim hatirlatti. Huzunlu gibi degil gibi. Biz de oyleyiz zaten bu ara. Bize gelsin.

Komsunun kizi coban yikdizi
Yaz bahceleri yesil mor kirmizi
Ah sisede lal hem de ay hilal
Bir daha da gormedim oyle yazi

Sarkiyi dinlemek icin tiklayalim: Lal

15 Kasım 2010 Pazartesi

Bugunku Muzigimiz Yeni Dalga'dan






Uvv Beybi. Nouvelle Vague'in yeni albumunu bulduk. Buldumcuk olduk. Buyrunuz neseli bir sarki: Not Knowing

Len Yine Kabus Gordum Tovbe Estagfurullah


Dun iki saatte bir uyanip ' aman aman neyse ki ruyaymis' dedim durdum. Hele gece 4' e tekabul eden bir ruya var ki onu hemen oracikta unutmak istedim ama sabah 6'da uyandigimda da, 7'de uyandigimda da ve en son 8'de uyandigimda da ilk aklima gelen sey oydu. Kim demisti: 'Ruyalari bilincaltindan alinan bir biyopsi gibi gormek lazim'. Benimkinin biopsisi yapilsa, yani bilincaltindan alinan hucrelerin tahlili, yemin ediyorum an itibariyle 'kotu huylu ve bundan mutevellit alti ay omrunuz kalmis' cikar. Oysa ki ne guzel komsumuzdun sen Fahriye Abla.

Ruyami anlatmam uzun surer ama elleri kollari, gozleri baglanmis, ve sirf bu yuzden bir yere kipirdayamayan bir kiz vardi. O kadar aci cekiyordu ki onu orda tutan adam ve kadinin karsisina dikilip kizi birakmalarini istedim. Bunu yapamayacaklarini cunku kizin zaten bunu fazla fazla hak ettigini soylediler. O siyah sacli kiz meger benmisim. Kendime son bir kez baktim ve oradan kactim. Aklima siginilacak tek bir yer ve tek bir kisi geldi ama o da bana yardim edemeyecek bir haldeydi. Ruyamda cok uzuldum ve cok korktum.
Uzuntu ve korku, bir arada biraz fazla yikici oluyormus. Sadece uzgun olsam aglardim hickira hickira. Sadece korkmus olsam bagirirdim deli gibi. Ben ikisinin ortasinda capraz ateste kalmis gibi yorganin altina gomuldum, sessiz sessiz bekledim ki gecsin.

Gecsin gitsin.

11 Kasım 2010 Perşembe

"Saat 12'den sonra bütün içkiler şaraptır"


Çok değil birkaç saat önce eski odamın önünde, tam olarak iki yıl dört ay boyunca dalgın düşüncelerime eşlik etmiş olan kanalın kıyısında bir sigara tüttürdüm. Kanal aynı, su hep akmakta, ben hep aynıyım ve ben hep akmaktayım. İkisi aynı anda. Bazen zor oluyor. Ama konumuz şimdilik bu değil.

Eski odamın perdeleri açıktı. Benden sonra taşınan Arjantinli kız da öyle seviyormuş. Hoşuma gitti. Odanın içine bakınca gardropu ve benim hiç kullanmadığım küçük televizyonu gördüm. Kız bir de kanepe almış, tam pencerenin önüne koymuş. "Yazık" dedim. "İnsan o suya sırtını dönüp oturmamalı yahu". Ama o Arjantinlinin bileceği iş. Ve konumuz bu da değil.

Odanın içinden sızan o bildik sarı ışık sanki benim üstüme üstüme aktı. Adeta bulaştı. Ya da bana öyle geldi. O an tuhaf bir şey oldu. Odanın içinde yaşayanın hala ben olduğumu düşündüm. İçerideki ben, dışarıdaki de. "Odanın içinde olan hala bensem o zaman şimdi bu saatte şarap içiyorumdur, bloga yazı yazıyorumdur ya da defterime bir şeyler karalıyorumdur" dedim. Kendimi tekli koltuğumda gördüm. Geçmişten minicik bir an. Flunk çalıyor. Indian Rope Trick. Şarkıyı ilk defa dinliyorum. O kadar hüzünlü geliyor ki bana şarkı sanki ağlayacak gibi oluyorum. Şarabı yeniliyorum. Bir sigara daha yakıyorum. O sırada kilisenin çanları çalıyor. Sayıyorum. Gece on iki. Daha çok erken diye düşünüyorum. Daha bütün bir şişe bitecek. Üstelik yavaş yavaş hüznüm de dağılacak. Ve defter...Deftere "tuhaf zamanlar / tanrının uzun süredir olmadığı..." diye başlayan ve "neden öldürdük tanrıyı, bazılarının sadece tanrısı var sarılacakları" diye biten bir yazı yazıyorum. O zamanlar en çok buna üzülüyorum çünkü. Ve sürekli tanrıya tekrar inanmaya başlamayı diliyorum. Bir türlü olmuyor.

Geçen senenin uzun kışı, üstüme yapışan tanıdık bir sarı ışık sayesinde işte böyle gözlerimin önünden geçti. Bir an içim cız etti. Ama sonra o zamanları yaşadığıma pek de pişman olmadığımı fark ettim. Belki de bundan bu gece yeni evime döner dönmez, hafif hafif sızlamakta olan bağazıma rağmen bir şişe şarap açtım. Flunk'ı dinlemeye başladım. Eski defteri buldum ve yazdıklarımı okudum. İlk yazdığım şey eski bir öyküden alıntı: "Ne çıkar şimdi / Bir akşam vakti / Bıraksam yere elimdekini". Son yazdığım şey Sait Faik'ten bir alıntı: "Bir an ne düşündüm bilir misiniz? Şu bizim dükkanla evi satayım. O sazlı gazino yok mu hani, söz açtığım? Orada dışarı siparişlerini gören kız vardı ya - hani alnı dar olan - onu metres tutayım. Bir sene sonra da öleyim".

İlk yazdığım şeyle son yazdığım şeyin arasında onlarca sayfa...Ama başlangıç ve bitişteki hissiyat aynı - ki demedim mi: ben hep aynıyım ve ben hep akmaktayım?

Şarap iyi geldi. Şimdi kanda salınan alkolle birlikte ağır bir uykuya dalıp sonradan hatırlamayacağım rüyalar göreceğim. Yüce rabbim kimseyi eski odasından sızan ışıkla terbiye etmesin. Sahi tanrıyı neden öldürdük? Bunu da bilahare konuşalım.




Müzik: Flunk- Indian Rope Trick
Resim:
Meraklısına Indian Rope Trick. Ben Hintlinin zeki, çevik ve yer çekimine meydan okuyanını severim demiş zaten bir Hint büyüğü.
Başlıktaki Şiir: Cemal Süreya

3 Kasım 2010 Çarşamba

Kutur Kutur Karikatur



Len Umut Sarikaya'yi kutugume aldirmayi teklif etsem kabul eder mi acaba? Tesbitlerine kurban oldugumun Sarisi.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Van tu tiri Firiz

Labdan ciktim, gittim taze kahve yaptim. Ikinci katin koridorunda olum sessizligi. Bu deneysel psikologlar cok bilimsel fekat bir o kadar da sikici. Iyi ki dorduncu kattayim diye gecirdim icimden. Insan illa bir iyi hissetmek istiyor kendini.

Kahve makinasinin mekanik sesi durdu, sip sip damlamaya basladi kahve. Ikinci katin mutfaginda cok guzel bir koku. O sirada yine midem bulandi. Bugun ikinci kere. Cok fazla kahve icmekten diye gecirdim icimden. Insan illa bir neden ariyor her seyin altinda.

Kahveyi doldurdum kupaya. Tikir tikir laba geri yurudum ikinci katin koridorundan . Olum sessizligini topluklularla bozmak hosuma gitti. Bazi odalarin onunden gecerken ustume degen hirsli ve azimli bakislar hissettim. Iki sene once olsa 'eyvah, dikkatlerini dagittim' diye uzulurdum ama simdi hic umrumda degil diye gecirdim icimden. Insan illa ki biraz daha umursamaz oluyor zamanla. Zaten bilim yuvasinda topukluyla gezilmez ve piknik yapilmaz diye bir tabela da yok ne yurdumda ne Hollanda'da.

Gazetelerde bir suru haber. Ustumde tuhaf bir yorgunluk.
Edwood'dan sonra kocasini da gonderecegiz bu hafta memlekete. Onlar icin pek mutluyum. Hem kedileri bile var. Orhan. Ama hayatimdan cikmasa artik insanlar? Bir yastan sonra bence cevre dedigin sey oturmali. Ben o kadar alismisim ki eskinin guzelligine, yeni insanlari cok da hayatima sokmadigimi fark ettim. Uyuz gibi. Dirsek temasindayim. Eskiler de hep gitmekte...Bi dursun her sey. Biraz kimildamayalim. Hep beraber. Bir iki gun. Kimse bir sey yapmasin.