31 Mart 2010 Çarşamba

Kaan'a açık mektup


Sevgili Kaan,
Seni bir konserde dinlemek henüz nasip, kısmet, mümkün olmadı. Bir keresinde ODTÜ'ye geldiydiniz ama pahalıya geldiydiniz. Benim de bursum daha yatmamıştı o vakit, stadyumun berisinden azicik dinlediydim. Fakat adidas eşofman altını göremediydim o mesafeden. Ne isterdim halbuse seni görmeyi. Hele bi de dizleri çıkmışsa o eşofman altının....dayanamam sarılırm. Öyle de bir insanım.

Ben senin bu gruba neden Duman adını verdiğini de Hollanda'ya gelince anladım desem? O kadar gudikmişim, düşün yani. Fotoğraflarda gözlerinin altı hep torba torba. Sadece içkiden sanırdım. O kadar mı naifmişim? Belki de.

Ben seni "denizler aştım geliyorum / bilirsin derdim seninle" ile tanıdım. O zaman nasıl küçüktüm. İki arkadaşım vardı, yeni sevgili olmuşlar...hep onlarla gezerdim. Limon'a gitmiştik. Ankara'nın bir zamanında, en meşhur bar. Orda bu şarkıyı söylemişti erkek olan kıza...Nasıl mutlu...Nasıl güzel. Şimdi ayrılar Kaan.

Sonra birine aşık oldum. Seneler önce. Ahir zaman. Günlerce sen "öyle yürekten seviyorsan aklı başından atacaksın" dedin bana. Peki dedim. Aklı başımdan attım. İyi oldu. Sonra kötü. Ayrıldık.
Canın sağolsun.

Duydum ki evleniyormuşsun Kaan. Ne güzel :) O güzel kızla evlenmene sevindim. Yakışırrrrrr. Hem bi de senin milletin sağda solda "Kaan motorla evleniyormuş" demesine kulak asmamana daha çok sevindim. Herkes senin gibi olsa, herkes onun gibi olsa....Biraz. Herkes kendi olsa ve kimse kimseyi yargılamasa.

Bu ara en çok "haykırmak için kudretin senin olsun / kudurmak için şöhretin de olsun /saldırmak için servetin senin olsun / yalvarmak için Allah'ın senin olsun" u söylüyorsun bana. Eyvallah.

Kaan, ben seni biraz Orhan Baba'yı sevdiğim gibi sevdim. Harbi adamsın diye. Harbi ol, delikanlı ol, ciğerimi ye. Herkes, ben dahil, biraz öyle olsak.
Olamıyoruz.

Düğün hediyesi olaraktan Hollanda'ya gel, duman'ın benden.

Resim: Yirim.

Cumlesiz


Kotu bir ruyadan uyanmis gibi derin bir nefes aldi kalkar kalkmaz. Soluk sari perdenin bir kenarindan isik vuruyordu yuzune. Bir sure sadece bu isiga bakti. Disarisi gunesliydi. Gozunu yummak istedi ama vazgecti, cunku tekrar uykuya dalarsa ruyasina kaldigi yerden devam etmesi gerekecekti. Gordugu kotu bir ruya miydi ondan bile emin degildi, ama yok, hersey ters gitmekteyken riske girmeye degmezdi.

Ayaga kalkti, uzun uzun esnedi, gerindi. Dalgin dalgin yatagini toplarken aklindan bir cumle gecti: 'Halbuki kendimi guclu sanirdim'. Sonra elinde yastikla donakaldi. Bu cumle nereden cikmisti simdi? Yastigi yatagin bir kosesine firlatti, mutfaga yurudu, ocaga kahve koydu, bes dakika bekledi, fincanina kahve doldurdu, odaya dondu. Dolaba bakmaya basladi.

Usune giyebilecegi cok sey vardi. Yeni aldigi mor elbiseyi ya da siyah mini etegi giyebilirdi. Ustunde hala etiketi duran kirmizi bluzu ya da yillardir giyilmekten eskimis ama atmaya kiyamadigi lacivert bluzu giyebilirdi. Icinde en rahat ettigi bol kazagi ve bol pantolonu giyebilirdi. O sirada aklindan bir cumle gecti: 'Kotuluk yapmis olmakla kotu olmak ayni sey degildir, olmamali'. Bu cumle nereden cikti, onu hic anlayamadi. Elinde tuttugu mor elbiseyi de yatagin baska bir kosesine firlatti.

Perdeleri ve cami acti. Bir sigara yakti. Gunesten gozleri kamasti. Sadece parlak bir isikti disarda gordugu, baska birsey yoktu. Heryeri kapliyordu isik. Gozleri kor edecek gibi coktu. Uzakta uc-bes insan hareket ediyordu sanki, yuruyorlardi, ama yok, buna bile tam olarak emin olamadi. Bir adamin baska birinin adini seslendigini duydu sonra. Baska biri, kadin, karsilik verdi. Gulduler. Goremiyordu ama isitebiliyordu neyse ki. O sirada bir cumle gecti aklindan: 'Boslukta asili kalmak gibi, ama en azindan guvendeyim'. Hele bu cumle nereden cikti, akli almadi.

Sigarasini uzaklara firlatti. Yatagini topladi. Koyu pembe bir bluz ve dar pantolonunu giydi. Agzina bir biskuvi atti.

Bugun yapmak istedigi tek sey vardi: ogle arasinda iki haftadir gormedigi bir arkadasiyla kahve icmek...Bu sirada cok hafif, cok tatli seylerden bahsetmek...Onunla konusurken aklina birdenbire boyle cumleler gelmeyecekti, biliyordu. Onun omzuna bile yaslanabilirdi bir an, kisacik.
Kisacik yaslanip gozunu kapatip, kisacik, cok kisa, hic birsey dusunmeyebilirdi. Cumlesiz.

29 Mart 2010 Pazartesi

Hayat Bilgisi guzel kitapti bence


Vay canina, bu sabah erken kalktim, cabuk yol aldim. Kendime bir yildizli pekiyi, bir de yildizsiz pekhos. Hihhh, karnelerimiz oyle olsaydi keske cocukken, ne matrak olurdu.

Turkce: pek hos
Matematik: pek hos diil
Hayat Bilgisi: yandan yemis
Resim: pek ala
Turkiye'ye bir dahaki gidisimde sahaflardan hayat bilgisi kitabi alicam. Gercekten. Hem de mumkunse tam 1987 basim olsun. Yani benim ilkokul-1 donemime tekabul etsin. Nedense cok net hatirlamiyorum o kitabi. Akrabalik iliskileri ile ilgili bir bolum vardi sanki. Saglikla ilgili baska bir bolum, iste ellerimizi yikayalim, disimizi fircalayalim cocugum gibisinden. Baska ne vardi? Hatirlayan varsa beri gelsin.

O diil de yedi yasindaki naif ve suursuz bunyelere 'Hayat Bilgisi' baslikli bir kitap okutuyorsak, ben cok sey beklerim o kitaptan haci. Cok tasakli isim bence, insan bir anda aydinlanmayi falan bekliyor. Gerci 7 yas da oyle gudik bir yas ki insan en alakasiz seyle bile aydinlanabilir. Misal sunu okur sab-i subyan: Yurdumuzda dort mevsim yasanir. ilkbahar yaz sonbahar kis. Her mevsim uc aydan olusur. Ve bunu okuyan safdil bir anda der ki 'len sindi mart kis degil ilkbahar ayi miymis? Vay anasina, vay didim, vay ki vay hey ki hey'. Dalga gecmeyin, bana aynen boyle olmustu. Kicimin dondugu mart ayinin ilkbaharin baslangici oldugunu hayat bilgisi kitabindan ogrenmis ve acaip sasirmistim. Diyorum iste, faydali kitap. Bundan mutevvellit kendisini su yasimda tekrar okumak istiyorum. Eminim bana cok onemli bir sir verecek. Ornegin soyle birsey olabilir: Kadinlar ev isleriyle ugrasirlar. Erkekler de calisip eve ekmek getirirler. Boylece offleye pofleye yaptigim su doktorayi bir cirpida birakip memlekete donup, kendimi ev isine verip, hayirli kismetlerimi bekleyebilirim. Bana hic yakistiramadin di mi? Ama ben de seni memnun etmek icin yasamiyorum su hayati sevgili okur, lutfen kendine gel. Kadinlar ev isleriyle ugrasirlar, erkekler de calisip eve ekmek getirirler. Bin yillardir evrim sureci boyle islemis hayvanindan insanina. Modernite falan derken durduk yere degistirdik duzeni, herkese sikinti oldu bence.

Bir de Milli Egitim Bakanligi'nin izni olursa ben de bir Hayat Bilgisi kitabi yazmak niyetindeyim. Unite isimleri ustunde dusunuyorum, yakinda buraya Icindekiler kismini basacagim, o zaman geribildirimlerinizi alirim allahin izniyle.

O zaman yine allahin izniyle yazimizin sonuna geldik.
Dedigimi unutmayin. Kadinlar ev isleriyle, evet, oyle. Iste o kadar.

Resim: ''Etkinliklerle Hayat Bilgisi'' demisler ama nasil bir etkinlik, ne gibi bir etkinlik? Catliycam meraktan.

27 Mart 2010 Cumartesi

Çok Fena Sıkıştım Diyenlere



Tosun Paşa'yı yirmi kere mi izledim yüzyirmi kere mi acaba sevgili okur? Memleketteyken muhakkak bir kanalda denk gelirdim ara ara da buraya geldim geleli sıkıntı oldu. Fekat imdadıma yuvvvv tub yetişti. Dokuz parça halinde koymuşlar allah razı olsun.

Sizin de zaman zaman Tosun Paşa'nız geliyorsa tasfiye ederim.
Elli kere izlediğim bu filme hala daha neden/nasıl bu kadar gülebiliyorum, valla ben de şaşıyorum. Ama şuna gülünmez mi şimdi misal, bak, yazıyorum aşağıya:

Lütfü: Şaban, n'apıyorsun lan? Yatıyorsun.
Şaban: Evet
Lütfü: Hem de babamın yatağında.
Şaban: Evet.
Lütfü: Ulan babamın yatağında dedim.
Şaban: Tamam, ben de ananın yatağında yatıyorum demedim ki.

Yazınca komik olmuyomuş olm. Neyse! İsteyen buyursun izlesin.

26 Mart 2010 Cuma

Vinho ne bildin mi?


Bu hafta başı yakın bir arkadaşımdan uzuuuun bir mail aldım, hafif sinirli hafif kırgın. Akabinde ben de ona bir mail döşendim, hafif sinirli hafif kırgın. Birbirimize karşılıklı olarak "hareket yapma hareketin kralını görürsün" ve diğer taraftan da "bu işi çözelim gözünü seveyim, bak kaç zamanlık hukukumuz var" dedik. Buna istinaden arkadaşım birkaç gün sonra koca bir şişe Porto şarabıyla çıktı geldi. Gel, kim olursan gel ne olursan gel hayat felsefimiz malum. Şarapla gelene ise gönül borcum bitmez, kapılarımı sonuna kadar açarım. Fekat bu Porto şarabına ilk başta bi mesafeli durayım dedim, zira kendisiyle ilk münasebetim üst kat komşum Jorge'un çilekleri doğrayıp doğrayıp üstüne de bu şaraptan boca etmesine denk gelir. Haliyle ben de bu porto şeysine tatlı matlı diye pek yüz vermemiştim iki gün öncesine kadar.

Neyse, başladık içmeye. Bir taraftan da birbirimize kendimizi anlatmaya, aradakı sıkıntıyı çözmeye çalışıyoruz. Aksi gibi benim de sadece 1 saatim vardı, filme yetişicem. O hızla, o gazla "sen şöyle dedin, ben böyle anladım", "sen böyle yaptın, bana ters" , "ama bi dakka hocam, o pozisyonda faullü bişi yok, bak izah edeyim" derken sen biz üçer kadeh şarabı kaşla göz arasında götürelim! Üç kadeh nedir, bize koymaz, ama bu meretteki alkol oranı %20 imiş. Ben de o gün sadece bir kase çorba içmiş olunca, uvvvvv, hemen "yine mi güzeliz yine mi çiçek hamdolsun" moduna geçtim. Huyum kurusun.

Arkadaşımla meselemizi de hallettik gibi, öpüştük barıştık allam yaleppime bin şükür. Sonra ben filme gittim geldim, baktım porto şarabı bana göz kırpıyor, hopppp iki kadeh daha çaktım. Dün desen aynı terane. Bitti len bi anda sarap. Hayır, meyve suyu gibi de bişi, içtikçe içesin geliyo, bişi anlamıyosun. Bir süre kendimi bu içkiye vereyim diyorum. Hem değişiklik olur.

Şişesinin üstünde Vinho do Porto yazıyor.
Vinho ne bildin artık.

Sonracığıma, yine parasız, pulsuz, çulsuzum. En son 2 eurom kalmıştı. Bozdurup bozdurup çiklet almayı planlıyordum. İmdadıma Sanem yetişti. Çok şükür ekbek alacak meblaya ulaştım. Dün gittiğim konserin biletini Piray aldı, biraları da Leo ve Onur. Hayır dualarımı alan bu arkadaşlara cennet mekan işallah yalepppim. Amin.

Ondan sonraaaaa, Alice in Wonderland'i beğenmedim. Kitabı ne güzeldir halbuse. Bir tek Johny Depp...Döktürmiş yine yavru kuşum. O da olmasa dar zamanda filme verdiğim öyrolari haram edecektim Tim Burton'a. Buradan harekele Johny'i burnunun ucundan, gözlerinden ve rabbimin günah yazmayacağı her yerinden sevgiyle öpüyorum. Bu arada bişi dicem, Alice's Adventures in Wonderland'i türkçeye Alice Harikalar Diyarı'nda diye çeviren kimse, onu da bir kutu lokumla ziyaret etmek, elini öpmek istiyorum. Adını bilen yazsın. Hiçbir çeviri gönlümü bu kadar feth etmemiştir tarihte:)

Sonra?
Sonrası iyilik, güzellik.

24 Mart 2010 Çarşamba

Kara Caylak ve Kuzen Yigit Sorunsali


Alllam yaleppim su yukardaki fotografi gormemle birlikte guldum, guldum ve guldum. Oyle bir kahkaha atmisim ki koridorun basindan duyulmus! Yemin ediyorum yakinda Deli Berfu'ya cikacak adim. ''Amaaan, cok da fifi'' derdi boyle seylere canim dost Ugur. Ben de aynen oyle diyorum, cikarsa ciksin adim deliye.

Fakat o diil de, bu fotografi facebook'a koyup sonra da kuzenim Yiit diye taglememek icin kendimi zor tutuyorum. Sol omzumdaki hinzir melek surekli durtuyor ''Hmmmm, yapmalisin bunu, evet, yap, o kusu Yiit die tagle gitsin, cok hosuna gidecek bu Yiit'in, hicbisi olmicak, nih hi hiii'' diye. Sag omzumdaki annemsi melek de bunlari duydukca ''Sakin yapma, sakin tagleme Yiit'i. Cocuk daha yeni ise girdi. Is yerinde yazdigi ve yenilerde feysbuka ekledigi kizlara rezil etme cocugu. Takim elbiseyle ise giden birini Kara Caylak kusu diye taglemek kuzenlige sigar mi? Insanliga sigar mi?'' diye cirpiniyor.

Neticesinde ben de orta yolu secerek Yiit'i blogumda afise etmeye karar verdim. Evet, iste yukardaki fotografta kendisine hasta oldugum kuzenimi goruyorsunuz.

Nih hi hi, ayyy ne yaptim ben!

22 Mart 2010 Pazartesi

Hayat Agaci ve Fransiz Usulu Aydinlanma


Bugun ogle yemeginde Hollandali bir arkadas dedi ki : 'Birlikte televizyon izlerken annem hala opusme/sevisme sahnelerinde kanal degistiriyor. ''Ana o sizde de mi var ya la?'' diye atladim hemen. Digeri de '' yok yaa, bizim ailede hic oyle sey olmazdi, valla hep birlikte izlerdik her turlu sahneyi'' dedi.

Biz izleyemezdik sevgili okur. O kanal muhakkak degistirilir ve hatta bazen annem arkadan bir de cik cik cik'lardi. Fakat bir keresinde atladigi / fark etmedigi olmustu ki bu benim hayatimda cok onemli bir aydinlanmaya tekabul eder. Iznin olursa, ilkokul dorduncu sinif donemine denk gelen bu hadiseyi kisaca anlatmak isterim.

Ilkokulda benim Pinar diye hafif catlak bir arkadasim vardi. Boceklere, solucanlara elleyebilen ilk arkadasim oydu. Korkusuz bir kiz, nasil cengaver. Pinar'in bir diger ozelligi de gazetelerin Melodi, Kelebek gibi eklerinden kestigi haberleri bana getirmek, genel kulturumu zenginlestirmekti. Misal benim ona ilk sinir olmam Gercek Sarisin Nasil Olur? baslikli bir yaziyi onume koyup 'hah, sen sarisin degilsin kizim, esas ben sarisinim' diye iddia etmesine isabet eder. Alahaskina sevgili okur, su dunyada kendimle ilgili emin oldugum birsey varsa o da sab-i subyanligimdan beri cascavlak sari oldugumdur. Kelebek'te birisi cikip da 'gercek sarisin sapsari olan degil, hafif kullu sari olandir' dedi diye benim sarisinligim tedavulden kalkacak mi yani? Goz var nizam var hocam.

Pinar baska bir gun 'Opusme Cesitleri' diye bir yazi getirmisti. Haberi bana sinifta gosteremeyecegini, birinin eline gecerse sikinti olabilecegini soyledi. Ve sonrasinda '' Cunku opusmekten bahsediyor kizim, kimse gormemeli, ama cok acaip seyler ogrendim' diyerek beni tenefuste arka bahceye cekti. Ben cam agaclarindan birinin altinda gizli gizli haberi okumaya basladim. Yanlis hatirlamiyorsam birkac tekniginin resimlerle kisaca anlatildigi bir haberdi. Coktan tahmin edeceginiz uzere, bizi dehsete dusuren halk arasinda Fransiz diye bilinen cesitti. Fransiz usulunun yaninda yazan dilli milli aciklamayi okuyunca benim 9-10 yasin olanca naifligiyle ''Hayatta inanmam, olamaz boyle birsey, dilini baskasinin agzina mi sokuyorsun, olcak bisi degil. Yalan yazmislar'' diye iddia ettigimi, Pinar'in da '' amaaan sen de isine gelmeyince, anlamayinca yalan yazmislar diyip cikiyorsun, bal gibi dogru iste. Boyle oluyormus opusmek'' diye gercek sarisin nasil olur haberine de gonderme yaparak bana cemkirdigini hatirliyorum.

Yine de ona inanmamistim. Taa ki birkac hafta sonra, Hayat Agaci'ni izlerken Sam ile Komser Kayl Mestirs'i gorene kadar. O sene okulda oglenciydik ve ben okul cikisi Pinar'i bize cagirmistim. Zira annemin gunu vardi ve ev pasta-borek doluydu. Tabaklarimizi tika basa doldurup, ustumuzde siyah onluklerimiz - evet o zamanlar onlukler siyah, simsiyahti sevgili okur - salondaki televizyonun onune coktuk. Arkamizda surekli konusan gun teyzesi kalabaligi, actik televizyonu ve Hayat Agaci'ni izlemeye basladik. Hatirlar misiniz o diziyi? Nasil hastasiydim ben onun. O Sam bana dunya guzeli gelirdi. Komser Kayl Mestirs da dunya yakisiklisi. Halbuse onun o aslan yelesi gibi saclarini simdi gorsem 'git bi tras ol len, hayvan gibi olmusun' derim. Sonra Kayl'in evde odasindan asagiya o itfaiyeci diregi gibi seyi kullanarak firtttt diye artistik bir sekilde inmesi yok mu, bayilirdim. Ilerde benim de boyle evim olsun, benim sevgilim de boyle insin asagiya isterdim. Allahtan hicbir sevgilimin evinde itfayeci seysi yoktu da bu hayalim gerceklesmedi, yoksa sevgilim oyle akrobatik hareketler yapsa yeminlen sogurdum adamdan. Cocukluk iste. Velhasil arkasi yarin seven okur'um, biz Pinar'la agzimiz dolu dolu gozlerimiz televizyona kitlenmis diziyi izlerken, Sam'le Kayl opusmeye basladilar. Annem o sirada millete cay-may yetistirmeye calistigindan bunu gormemis olacak ki biz iki arkadas bu uzun opusmeyi doyasiya seyrettik. Nasil bir tutkuyla opusmektir o. Yonetmen de zumladikca zumlamis Sam'le Kayl'a. Adeta sadece agizlarini goruyorsunuz ekranda. Ve o anda, tam opusme biteyazarken bisi gorduk. Kayl'in dilinin Sam'in agzindan ciktigini! Ben neredeyse yemekte oldugum kisiri puskurtecektim saskinliktan. Pinar desen hakli olmanin gururlu kivancini yasayaraktan havalara firlamis, bana surekli televizyonu gostererek 'bak bak dedim iste, dille yapiliyor, dedim sana' diye zipliyor. Onun bu hareketi annem ve gun teyzelerini cattt diye ekrana donup 'laynnn' demelerine sebep olmus, ama mevzubahis dil artik Kayl'in agzinin icinde oldugu icin kanal manal degistirilmemisti. Ama iste ben de boylece hakiki opusme nasil oluyor ogrenmis ve birkac gun ''allam nasil olur, nasil olabilir ya, insan insana boyle bisi nasi yapar lennn'' diye dusunmus, hic kimseyle oyle opusmemeye karar vermistim. (Simdi tam burda tok bir sesle 've de bu kararima sadik kaldim' desem yazi ne ilginclesirdi. Hi hii.)
Hmpp, cocukluk ne guzel zamandi di mi cicim okur?

O zaman al sana Hayat Agaci manisi! Bir zamanlar ip atlarken olsun, atlamazken olsun hep soylerdik biz bunu. Bakalim hatirlayacak misin?

Menekse mor Sam Vitmor
Evde hirsiz Komiser Mestirs
Agacta erik Jeysinla Monik

(Ay bilemedim gerisini...)

21 Mart 2010 Pazar

Tırtıl mırtıl gibi bişeymişim ben


İnanmazsın ama güneş var dışarda sevgili okur.
Nasıl uzun bir kıştı....Nasıl kasvetli bir ruh hali. Uzun zaman çok sıkıldım.
Aylarca çok çok çok sıkıldım. Günlerce çok diledim ertesi gün mucize olsun, berrak bir zihinle uyanayım ve bir daha hiç bu kadar kötü olmayayım. Haftalarca hep aynı şeyi yaptım ve saatlerce self-destructive davranışlar sergileyip yorulana kadar kendime eziyet ettim.

Hayatımda buna benzer bir dönem olmadı ama kötü, çok kötü, tü kaka allah vermeye bi daha dediğim bir zaman dilimi olmuştu tabi. On-oniki sene önce nerdeyse. Ahir zaman. Böyle dönemlerin yine de birkaç iyi getirisi oluyor. Birincisi yaratıcılığın doruklarında oluyorum. Yıllardır yazmadığım kadar yazı ve öykü yazdıysam bundandır. İkincisi kış uykusunda gibi ama nedense huzurlu değil sancılı geçen zamanlardan sonra, bir anda tırtılın ipek böceğine dönmesi gibi insan da başka birine dönüşüveriyor. O dönüştüğü kişi, daha bilge, daha güçlü ama malesef biraz da katılaşmış oluyor. Bunun adına da büyümek diyorlar.

Ben de hayatımda hiç olmadığım kadar katılaştım. Beni tanıyanlar, geçmişten bilenler şimdi diyecek ki "isabet olmuş, lazımdı". Onlar hep derlerdi bana "bu kadar anlayışlı olma, bu kadar affedici, bu kadar empatik olma ve hayır diyebil insanlara". İşte şimdi nihayet biraz onların istediği gibi mi oluyorum acaba?
Yine de bana sorsalar dilerdim ki zaman beni hiç değiştirmesin...Olmadı.

Resim: Birdcage / Hallice

20 Mart 2010 Cumartesi

Affınıza Sığınarak Diyorum ki...


On sene önceydi. Burcu, Onur, Aykut ve ben Rumelihisarüstü'ne giden otobüslerden birindeydik. Liseden sonra ben Ankara'ya onlar İstanbul'a, çil yavrusu gibi dağılmamızın akabinde ilk kavuşmamızdı. 12-13 yaşından beri dip dibe takılmışsanız ve adeta birlikte büyümüşseniz, kendinize has ayrı bir diliniz oluyor o dostlarla. Anlatılacak şeyler, anılar, komiklikler, şakalar hiç bitmiyor, birinin başladığı cümleyi diğeri devam ettiriyor, leb demeden leblebi anlaşılıyor. Nasıl tatlı bir huzur, nasıl güzel bir bildiklik. Dolayısıyla bulduğumuz her ortamda vuruyorduk geyiğin dibine. Otobüste de durmamıştık, devam etmiştik.

Eskiden okumuş olduğumuz karikatürleri hatırlatmaya başladık birbirimize. Bir zamanın Limon'u, Leman'ı, HBR Maymun'undan dilimize pelesenk ettiğimiz şeyler. Sonra içimizden biri - sanıyorum Selçuk Erdem'indi - Hitler'in Yahudileri katlatmesine ilişkin karikatürü hatırlattı. Kafanızda şöyle resmedebilirsiniz: Hitler bir odada yeğeniyle. Yeğeni bulmaca çözüyor ve soruyor "Dayı, beş harfli, temizlik için kullanılır, bu ne?". O anda odanın kapısından başını uzatmış bir nazi subayı da yeğenle aynı anda şu soruyu yöneltiyor "Efendim, yahudileri topladık, kampa götürdük, onlarla ne yapalım?" Hitler "sabun" diyor. Karikatür bundan ibaret. Komik bir karikatür değil ve eğer örtük anlamlara inmezseniz acımasız bir karikatür gibi de gelebilir kulağa. Ama aslında tam tersi, mizah yoluyla eleştiri yapmayı amaçlıyor Alt anlamı bizce: "Yuh be adam, o insanları öldürdüğün yetmemiş, bir de cesetlerini türlü işleme tabi tutmuşsun". Toprakları bol olsun, soykırım mağdurlarından sabun yapmak, kemiklerinden düğme yapmak, dişlerinden bilmem ne falan gibi canice hareketleri hafsalamızın alamayacağını, bunun ancak Hitler'in yeğenine verdiği cevabı kendine verilmiş sayan nazi subayı konteksinde -o da belki-anlaşılabileceğini söylüyor. Yani, insan olanın yapacağı bir hareket değil diyor.

Şindi efendim bu karikatür bitti, başka bir tanesine geçmiştik ki bizi dinlemekte olduğunu fark etmediğimiz bir teyze, adeta on kaplan gücünde saldırdı bize. Model olarak "aydın bir türk kadınıyım" çizgisinde seyrettiğini şöyle ilk bakışta şıppp diye anlayabileceğiniz bu teyze konuşmasına "ayıp değil mi, dalga geçiyorsunuz Yahudilerin katledilmesiyle?" diye başladı, "siz Boğaziçi'nde öğrencisinizdir muhtemelen, yazık, memleketi size emanet ediyoruz, duyarsız bir gençlik. Atatürk'ün yaratmaya çalıştığı gençlikten ne uzak" minvalinde beyaz türk söylemleriyle bitirdi. Biz o sırada sadece "gak guk, hayır, hiç dalga geçer miyiz o konuda, bakın aslında bu karikatür..." falan gibi ezik cümleler kurup kadına "bilakis çok duyarlı gençleriz" mesajı vermeye, kalabalık otobüste çizilen karizmayı kurtarmaya çalışıyorduk. Ama ne gaflet! 18 yaşında böyle gafletlere düşüyor insan. Şimdi olsa muhtemelen şunu derdik: "Hanfendi, siz de sadece başka ülkelerin dramlarına duyarlı, kendi ülkesinde yaşanan dramlara kulağı kapalı biri gibi duruyorsunuz. Mizah, toplumsal ve bireysel trajedileri akıllıca eleştirmeye yarayan önemli silahlardan biridir. Biz de bu karikatürde bunu takdir ettik".

Asıl konuya girmeden böyle uzun bir girizgah yapmamın nedeni, aşağıdaki haber yüzünden bana sinirlenmeyin, "bu kadar hassas bir konuyla dalga geçen birşeyi niye gönderiyorsun" demeyin diyeydi. Başbakınımızın Türkiye'deki Ermeniler'i göndeririz temalı açıklamasından sonra mizahi gazete Zaytung bir haber yapmış. Bu "göndeririz" açıklamasını ilk okuduğumda, önümde bir ekran değil de gerçekten gazete olsaydı muhtemelen sinirden parçalamıştım onu. Ataları bizden mütevellit ciddi travma yaşamış bir azınlığa nasıl denir böyle birşey? Hafsalam almıyor. Hafsalam almadığı için de az sonra linkini göreceğiniz haberi okuyunca mizahın kendine has eleştiri gücünü bir kere daha takdir ettim. Ve sizinle paylaşmak istedim.

İşte burda.

Bu arada son dönemde AKP'nın bazı konular hakkındaki tutum ve tavırlarına hayran kalırken, yukarıdaki gibi başka mevzulardaki hal ve hareketleri de beni bir o kadar delirtti. Ahmet Altan da iki gündür tam olarak bunu yazıyor. Bu samimiyetsiz duruş hoşuma gitmiyor. En başından dediğim gibi, bu adamların yaptığı ve takdir edilmesi gereken şeyleri her zaman takdir edeceğim, Sezar'ın hakkını Sezar'a vereceğim ama korkarım sırf şu dengesiz yaklaşımlarından ve yaptıkları güzel işlerle çelişen tutarsız hareketlerinden dolayı, bu partiye asla güvenemeyecek ve hiç oy vermeyeceğim sevgili okur. Büyük laf etmiş gibi oldum ama öyle valla.

Blue Monday

Özge dedi ki Carissa's Wierd dinleme, Flunk dinle.
Peki dedim.
(Ağzıma sıçtın Özge)
Söz dinleyen biri olduğumu söylemiş miydim? Uysal ve kırılgan. Ve hiç öyle görünmeyen. Yok, yenilerde öyle görünmeyen.

"Tell me how do I feel" o vakit. Sıkıyosa söyle. Nasıl hissetmeliyim an itibariyle?



Bi de şunu söyle bana: "It's typical of you, standing out in the the pouring rain"
Gerçekten de öyle. Saçlarım nasıl ıslandı yağmurdan...Ve yüzüm...Ağlamışsam da kimse anlamadı. Ağlamamışsam zaten benden iyisi Şam'da kayısı.

19 Mart 2010 Cuma

Isigi Goren Geliyor Yeminlen


Sevgili okur,
Sen hic tam uykuya dalmak uzereyken pencerenin onunde sevisen bir ciftin sesine maruz kalarak 'layyynnn' diye yatagindan sicradin mi?

Oturdugum muhit cok leziz cok nezih cok sahane bir muhittin. Gunduz gozuyle gorsen, nasil masum bir muhittin, sasarsin. Kanal kenarinda minik evler, kanaldan gecen teknelerden karadakilere 'hoi hoi' diye selam veren neseli insanlar, arada martilara ekmek atmaya gelenler ve suya pike yapan martilar, balik tutmaya calisan yasli amcalar, pratik yapan cevval kanocular, gogun ve evlerin resim gibi suya yansimasi...En sevdigim sey gunduzleri pencere pervazina oturup kitap okumak, disari bakmak, sigara icmek ve uzun surmus bir gunun aksaminda kosarak oraya donup baba koltuguna coreklenip birseylerle mesgul olmak.

Ama Dr. Jekyll and Mr Hide misali, gunduz cicek gibi olan bu yer gece ayri bir muhittine donuyor.

Hava karardiktan sonra benim evin onune gelen insanlari birkac baslikta ele alabiliriz:

a) Homeless'im, bir dal cigara alabilir miyim?
b) Ot cekmeye geldim, bir arkadasa bakip cikicam.
c) Topluca ot cekmeye geldik, bir sure burda takilip sonra gitcez .
d) Kimyasal madde kullaniyorum, kendimi kral saniyorum, agziniza sicarim.
e) Sevisecek musait bir yer ariyorduk, burayi uygun gorduk.

A sikkindaki evsiz abilere bir dal, iki dal, uc dal ne kadar istedilerse o kadar sigara vermek artik bir rutin oldu benim icin ve kendilerinden hicbir sikayetim yok. Parkta oturup, Albert Heijn'dan aldiklari ucuz biralari icip, suya sabuna dokunmadan ve arada gelenle gecenle laflayip gidiyorlar.

B grubundaki kisiler, suya karsi hizli hizli dumanlandiktan sonra en fazla yarim saat, kafa soyle azicik kendine gelene kadar oturup sonra gidiyorlar. Bu gruptakilerin benimle tek alakasi, sayet o sirada eve giriyorsam cakmak istemekten ibaret.

C grubundaki arkadaslar neseli, sensakrak genclerden olusuyor. Erkekli kizli gelip iki-uc saat dumanlaniyorlar. Bu arada bol bol gulup sacmaliyorlar. En sonunda da ottan mala donmus bir halde mekani terkediyorlar. Bunlardan da, biraz gurultucu olanlari haric, sikayetim yok. Zira ot ceken adamdan korkmayacaksin, zarari bir kendinedir. Baskasina birsey yapmayi aklindan gecirse bile hem zaman algisi, hem kisa sureli bellegi, hem de koordinasyon yetisi bozuldugu icin, aklindan gecirdigi o seyi hemen unutur, unutmasa da sana dogru yuruyeyim derken kanala yuruyup dusme tehlikesi falan yasar. Daolayisiya bunlar ekseriyetle dumanlandiklari yerde saatlerce oturup her bes dakikada bir saatlerine bakip ' yavv iki saat gecti diye dusunmustum, daha iki dakka gecmis ' gibi muhabbetler yapip herseye sasirirlar. Sevimli bir halet-i ruhiye.

D grubundakilerden butun o kimyasallarin - artik hap mi olur koko mu olur bilmem ama evlerden irak sevgili okur, cok karsiyiz kimyasallara blog olarak degil mi, evet dedigini duydum, aferin - etkisiyle kendini dagitan, adeta ayri bir insana donusenlerden olusuyor. Bunlardan korkuyorum bir tek. Genelde gece 12 gibi damliyorlar evin onune, cok gurultu yapiyorlar, surekli bagiriyorlar, kufurlesiyorlar, agresif oluyorlar, kavgaya tutustuklarini dahi gordum...Aaa bi de ictikleri biralarin siselerini yere atip tuzla buz etmek de hobileri arasinda. Onlar disarda oldugunda ben icerden basliyorum : 'allam yaleppim n'olur o siseyi benim cama atmasinlar, allam yaleppim n'olur hemen gitsinler, uhuuu'.

Ve nihayet E grubundakiler. Bunlarin da birkac alt turu var. Arabayla gelip tasit icinde tercihen yuksek sesle elektronik muzik dinlerken halvet olmayi sevenler. Evin onundeki kucuk parkta sote bir yerde takilan ve isi bir yere kadar ileri goturen ama bokunu cikarmadan giden gencler. Son olarak da iki gun once varliklarini tespit ettigim, bizzahati ortalik yerde tam benim pencerenin onunde halvet olmaya kasan, kendini bilmez ciftler.

Carsamba gecesi ne oldugumu sastim yemin ediyorum. Zati uykularim duzensiz. O gece de 1'de yataga girdim diye sevinmisim. Sonra bir kikirdasma sesi duydum. 'Sikinti yok, birbirlerine hasret bir cift gelmis iki oynasip giderler kizim' dedim ama yanilmisim. Bu cift artik aklini peynir ekmekle mi yemistir yoksa Hollanda'nin sari Gouda peyniriyle bilemicem ama kendileri saat 2.30'a kadar zaman zaman mola vererek zevismeye devam ettiler. Isin kotusu arada evin yanindaki demir otopark kapisini da kullandilar. O kapi zangir zangir sallandikca gecenin sessizliginde ve kiz ciglik miglik attikca ben yorganimi daha bir cektim kafama, kulakliklarimi taktim, baska seyler dusunmeye calistim. Aklima isigi acmak ya da pencereyi acip 'gencler ayib oluyo, aile var' demek geldi ama ozgurlukler ulkesi Hollanda'nin ahini almamak icin yapamadim bunu dostum! Bir de hafif tirstim tabi, beni bilsinler, odayi ogrensinler istemedim. Polisi niye mi aramadim? Ne bileyim sevgili okur, 'yaziktir, gunahtir' diye dusundum. Herhalde gidecek yerleri yok diye dusundum. Yarin bunu hatirlayip cok utanirlar zaten diye dusundum. Aramadim iste.

Ama iste boyle cesitlilik dolu bir muhittin benimkisi. Ne yalan soyleyeyim, son iki gruptakilere ragmen, yine de seviyorum orayi. Alistim herhal. Bugun bolumdekilere anlattim ve sordum : Siz olsaniz ne yapardiniz?. Uzerlerine su dokerdim dedi birisi. O sogukta, cok acimasiz olmaz mi? dedim ve bunun uzerine, benim uykumun icine etmis bu cifte yine de kiyamadigim icin dalga gectiler benle.

N'apiiim sevgili okur? Eski bir arkadasimin dedigi gibi : Alllam yaleppim beni de boyle yaratmis.

18 Mart 2010 Perşembe

Denizden Gelen


Emin oldugum birsey var: sicak bir gundu.
Coktan dorduncu biralari soylemistik...yoksa daha birinciler miydi? Sacmasapan seylerden bahsetmek istemiyordum...ya da belki tam tersi. Ama susuyordum. Bu da kesin.

Elime masanin ustundeki kagit menuyu aldigimi, yelpaze gibi sallamaya basladigimi hatirliyorum. Belki biraz da sinirle. Sicak beni sinirli yapar ve ancak bolca soguk biradan sonra ya da Kordon'dan esen lodosun tenimi yalamasiyla gecer bu sinir.

Yaninda illa konusmak zorunda olmadigim insanlari severim. Gergin sessizlikler olmaz onlarla. Herkes kendi alemindedir ve kimse bunu kotuye yormaz. O da oyle biriydi.

Once bizim masanin caprazinda oturan sisman kadina takildi gozum...yoksa onun arkasinda kalan masada fal baktiran kadina mi? Yelpazelenirken boyle, ve caresizce denizden esecek ılık ruzgari beklerken, bakislarim arnavut kaldirimli bu barlar sokagindan gelip gecmekte olan hemen herkesin ustune degdi. Bu da kesin. Yoldan gecenlerin hicbiri bir digerinden ilginc degildi ve hava cok sicakti. Bu sirada o, garsondan patates kizartmasi istedi. Basini karsidaki barin cumbasina cevirdi, gozgoze geldigi adama kadehini kaldirdi. Sonra bana dondu, bir aciklama yapmak ister gibi agzini acacak oldu, benim sinirle yelpazelenen ve ne olup bittigini hic umursamayan halimi gorunce vaz gecti.

Emin oldugum bir diger sey, biralarin hep cok hizli servis edilmesiydi o barda. Ozellikle yazin, boyle sicak havalarda, bardaklari da buzlukta tutarlardi ki ickiler hic sogumasin. Ve ben umitsizlikle denizden esecek ruzgari bekliyordum...yoksa denizden gelecek birini mi? Vapurla. Simdi tam kestiremedim.

Saclarim enseme yapismisti ve ustumdeki batik etek de bacaklarima. Bir esinti ciksa pufur pufur...Saclarim havalansa ve eteklerim.

Yaninda birlikte sıkılabilecegim insanlari severim. Birlikte sıkılmak, yalniz sıkılmaktan daha iyidir...yoksa tam tersi miydi? Simdi bilemedim. O gun ama, birlikte sıkılıyorduk. Bu da kesin. Sonra o birlikte sıkılmaktan sıkılmış olacak ki birden konusmaya basladi.

- Sence ask ne?

Omzumu silktim.

- Hadi ama, birsey soyle, bir teorin olmali.
- Askin tanimi diye birsey yok. Tanimsiz bir duygu o, mantikla ve mantigin yarattigi cumlelerle aciklanabilecek birsey degil.

Dedim.

- Yaniliyorsun. Gayet de aciklanabilir. Evrende herseyin mantikli bir aciklamasi oldugu gibi bunun da var.
- Neymis o bakalim?
- Hani kimyasal cekim derler ya, iste o kimya dedigin sey ne? Hormonlar ve sonrasinda kokular. Ask bence karsindakinin teninden gelen bu kokunun vucudundaki hormonlari harekete gecirmesiyle hissettigin yogun bir 'arzulama' hali. Seratonin basiyorsun yani. Nedenini kokulara baglamaman da normal cunku bu tip bir hissi muhakkak ki karsindakinin iyiligiyle, karakteriyle falan ozdeslestirmeye calisiyorsun. Ogrenilmis bir hareket. Ama aslinda onlarin zerrece onemi yok. Bir katile, bir hirsiza, bir yalanciya, kotu bir insana da asik olabilirsin. Bu kontrol edebilecegin birsey degil.

- Cok basit bir aciklamaymis, sevmedim.

Dedim.

- O zaman daha iyi bir aciklama bul.

Dedi ve omzunu silkti.

Dusundum, dusundum. Bu sicakta o kadar dusunmek iyi degildi.

- Tanim manim kasamam simdi ama senin teorini yanlislamayi basarabilirim. Eger dedigin kadar basit olsaydi, daha dogrusu sadece hormonlar ve kokularla ilgili, o zaman herkes hep ilk goruste asik olurdu, sonradan degil. Ama sen kendin de biliyorsun ki boyle birsey yok. Demek ki karsindakinin nasil biri olduguyla da ilgili ask.

Dusundu dusundu. Bu sicakta bu kadar dusunmek iyi degildi demis miydim?

- Hmmm, haklisiniz. Yanlışlamaniza katiliyor ve serefinize kadeh kaldiriyorum.

O sirada en sonunda geldi denizden ruzgar...yoksa birisi miydi denizden gelen, vapurla? Onemli olan tek sey olmustu, ferahlamistim....yoksa pempe pembe yanmaya devam mi etmisti yanaklarim? Simdi cikartamadim.

Fotoğraf: Pasaport İskelesi - İzmir

17 Mart 2010 Çarşamba

Envanter-ül Meclis-i Dost


Bir arkadaşım var, ojelerini asetonla çıkartmak yerine kendi kendilerine yok olmalarını bekliyor.
Bir arkadaşım var, neredeyse birine aşık olmak üzere.
Bir arkadaşım var, yeni eve çıktı ve çok mutlu.
Bir arkadaşım var, kahveyi şekerli seviyor.
Bir arkadaşım var, evinin salonunda ayı postu serili.
Bir arkadaşım var, türkçe öğrenmeyi istiyor.
Bir arkadaşım var, beni en çok o güldürür.
Bir arkadaşım var, İstanbul'un bütün falcılarını bitirdi.
Bir arkadaşım var, daha yeni sevgilisinden ayrıldı.
Bir arkadaşım var, adam öldürdüm dese bağrıma basarım.
Bir arkadaşım var, her gece içiyor.
Bir arkadaşım var, pek mutlu değil ama ne yapacağını bilmiyor.
Bir arkadaşım var, güzel bir şehirde yaşıyor.
Bir arkadaşım var, mektubunu yeni aldım.
Bir arkadaşım var, üstüne boncuklardan kum saati yaptığı bir kart göndermiş bana.
Bir arkadaşım var, ağlaya ağlaya çocuğunu aldırdı, uzktaydım, sarılamadım.
Bir arkadaşım var, kızkardeşini benim gibi çok seven.
Dört arkadaşım var, daha dün başka bir şehirde bira tokuşturduk neşeyle.
Bir arkadaşım var, bütün Marcel Proust'ları bitirdi.
Bir arkadaşım vardı, Allah'a Tanrı dediğim için bana kızmıştı.
Bir arkadaşım var, şiir yazar ve kimseye okutmaz.
Bir arkadaşım var, yaza evlenecek.
Bir arkadaşım var, şahane elmalı kek yapar.
Bir arkadaşım var, edebiyattan ve filmlerden anlayan ama bunun üzrine hiç konuşmayan.
Bir arkadaşım var, biraz bencil.
Bir arkadaşım vardı, en sevdiğim kitap onda kaldı.
Bir arkadaşım var, sadece işten bahsediyor.
Bir arkadaşım var, şarap ve peynir seven.
Bir arkadaşım var, altı seneden sonra tekrar gördüm.
İki arkadaşım vardı, hep beraber aynı çocuğa aşıktık. Saygın'a. İlkokulda.
Bir arkadaşım vardı, yavru kedi öldürmüştü.
Bir arkadaşım var, sanırım bana kırıldı.
Bir arkadaşım var, bir keresinde çok eski sevgilim onu kıskanmıştı.
Bir arkadaşım var, annem çok sever.
Bir arkadaşım vardı, gitti.
Bir arkadaşım var, çocukken suçiçeği geçirmemiş.
Bir arkadaşım var, bana pandispanya der.
Bir arkadaşım vardı, olmaz olsun dedirtti.
Bir arkadaşım var, kimseyle evlenemezsek birbirimizle evlencez.
Bir arkadaşım var, çok güzel sesi var.
Bir arkadaşım var, rüyaları masal gibidir.
Bir arkadaşım var, çatkapı gelse çok sevinirim.
Bir arkadaşım vardı, öldü.
Bir arkadaşım var, hep kendi dediği olsun ister.
Bir arkadaşım var, bir varmış bir yokmuş gibi.
Bir arkadaşım var, hep şaşkın ördek gibi sevimli.
Ben varım bi de.

Rufus, bu sevgili okur / Sevgili okur, bu da Rufus. Merhaba diyin arkadasa.


Ne guzel soylemissin cocugum.
Hele o 'so brokenhearted' deyisin yok mu!

15 Mart 2010 Pazartesi

Osmanli Donemi Berfu'su


Şeker Ahmet Paşa'nin adini da boylece ogrenmis oldum. Boylece derken, soylece. Dur anlatayim. Bir habere denk geldim, Pasanin 'İznik Tabakta İncirler, Yıldız Vazoda Güller, Gümüş Kasede Meyveler' adli tablosunun bir muzayedede 2 milyon TL'ye alici bulacagi bekleniyor diye. Isimlere merakim pek coktur; Seker Ahmet Pasa isminin sevimliliginden sonra tablonun o uzun ismi de vurdu beni. Nihayet arastirdim buldum, su yukardaki resimmis. Hakikaten de iznik tabakta incirler, yildiz vazoda guller, gumus kasade de meyveler var. Sekil-1a. Adam dosdogru soylemis iste, afili isim vericem diye ugrasmamis. Benden bu anlamda da kendisine bir tam puan. Gerci oleli 100 sene oluyor, tam puani ne yapacak? O zaman benden kendisine uc gulfalla bir elham. Hah, bu oldu bak.

Tabloyu 500 bin'di, 1 milyondu derken 1.5'a yakin bir fiyata Besiktas'in baskaninin babasina okutmuslar. Olm biz de Besiktasliyiz babadan, ama maksimum ikinci el tukkanlarindan porselen filcan alabiliyoruz :/ Ben istemem mi babamla gidelim, muzayedelere katilalim, Osmanli isi yakutlu ibriklere bir servet odeyip cikalim? Istemem. Istemem yan cebime koy gerci, ama yok, yine de istemem. Hem o ibrik bizim evin salonunda at s.kinde kelebek gibi kalir yemin ediyorum:) N'apcak annem onu ayol, orta sehpanin ustune mi koyacak?

Bu Seker Pasa'yla birlikte iki ettiler.
Iki eden ne?
Osmanli donemi ressamlari. Digeri malumunuz, neydi adi, Osman Hamdi Bey. Kaplumbaga Terbiyecisi.

Ben de Osmanli doneminde yasamis olsaydim acaba ismim ne olurdu? Dududil Berfu Hanim? Sarisicak Berfu Sultan? Hatirsinas Berfu Kisisi? Raziye?

Muhtemelen Raziye olurdu. Kendimizi kandirmayalim. Ben sarayli marayli olmazdim aga. Hem saray sıkıcı, n'apcan orda? En hareketli yer harem, orda da hep kadin hep kadin, fenalik basar, dedikodudan basi doner insanin. Padisahin gozdesi olsan bir dert; hergun bugun beni kim zehirleyecek diye bir diken ustu olmalar, gozdesi olmasan ayri bir dert, bir kosede unutul git.
Raziye olmak daha mutlu ederdi beni. Saraya inen yokuslardan birinde, Ihsan Oktay Anar kitaplarindan cikma bir mahallede yasiyor olurdum. Kontantiniye'nin en tatli Rum meyhanecisi, uzun boylu ve hafif gobekli, yanik tenli yanik sesli kocam Kostas'a yardim etmek icin hergun zeytinyagli mezeler hazirlar, bos zamanlarimda da mahalleli kadinlarin falina bakardim. Gul gibi gecinip giderdik. Bu mutluluk tablosunun ismini de 'Bakir tabakta Raziye'nin baklali enginari, Testide Kostas'in ada sarabi ' koyardik. Hmppppp. Yanlis zamanda dogmus olmak ne aci!

13 Mart 2010 Cumartesi

Sakin



Bu akşam dinlenme akşamı.
Önce kendime çok şahane bir yemek hazırladım. Akabinde, aylardan sonra çaydanlığı çıkardım, çay demledim. Jim Jarmush'un The Limits of Control'unu başlattıım ve bir yandan da Juliette'in istediği mor atkıyı öremeye devam ettim. Annem gibi şişlere neredeyse hiç bakmadan örmeyi hala beceremediğime hayıflandım.

İspanya'da geçen filmimizin bir yerinde flamenko gösterileri için prova yapan şarkıcı, gitarist ve dansçının olduğu üç dakikalık kısım ve başka bir yerinde baş karakterimizin filmleri çok seven sarışın bir kadının monologunu dinlediği kısım hariç, örgüyü elimden hiç bırakmadım denebilir.

Sarışın kadının monologu biraz da Jim Jarmush'un film anlayışına gönderme gibiydi. Dedi ki kadın:

Are you interested in movies by any chance? I like really old films. You can see what the world looks like thirty, fifty, a hundred years ago. You know the clothes, the telephones, the trains, the way people smoke cigarettes, the little details of life. The best films are like dreams, you are never sure you really had. I have this image in my head of a room full of sand and the birds fly towards me and deeps its wing in to the sand. And I honestly have no idea whether this image came from a dream or a film. Sometimes I like it in films when people just sit there, not saying anything.
Flamenkonun bütün o coşkusuna rağmen oldukça hüzünlü lirikler içerdiğini öğrendiğim günden beri, bu müziği dinlerken ayrı bir kederleniyorum. Bir gece tesadüf ettiğimiz Trinidad Tobago Cumhuriyeti'nden gelen abinin bize "Bir gün dilinizi öğrenirsem bu Nazım'ın şiirlerini kendi dilinde okuyabilmek için olacak" dediği gibi, ben de "bir gün ispanyolca öğrenirsem bu flamenko şarkı sözlerini anlamak için olacak" demek istiyorum. Ama beni şu haliyle bile hüzünlendiren bu müzik, o vakit artık ne yapar bilemiyorum.

Misal:



Şu en tepedeki şarkıyı ayrı bir severim ama. Meğersem Lorca'nın bir şiiridenmiş sözleri: Karanlık Güvercinlerin Kasidesi. Söyleyen, yani Camarón de la Isla çok kısa yaşamış. Lorca da öyle. Şiir de zati ölümle ilgili. Ama için kararmasın hemen ballı lokumum okurum. Telafi amacıylan sana aşağıdaki şiiri gönderiyorum. Hatıra defterine yazmış say. Şimdilik si yuvvv.

Seviyorum ama kimi
En tatlı birisini
Nasıl anlatsam sana
İlk harflere baksana

11 Mart 2010 Perşembe

Ben boyle Oscar odullerinin taaa diiit diiiiit dit dit dit diiiiiit


Haksiz miyim ama okur, sen soyle allasen?
Juri para yemis, şike var, o pozisyon ofsaytti ve Rustu normal kosullarda ordan gol yemezdi. Bence. Amaaan neyse, milletin odulu beni germesin durup dururken.

Bugunlerde kafama takilan bir soru var. Ilk sezondan beri surekli fantastik kuntastik olaylarla kafamizi karistiran LOST dizisi, bu son sezonda acaba butun o paranormal aktivitelere cevap olacak aciklamalarla gelecek mi? Yoksa dizi 'hersey bir ruyaymis, kusura bakmayin' diye mi bitecek? Len olm, bu The Others'lar birken bile kafamiz karisiyordu, simdi The Other Others, The Real Others ve Oz Has Hakiki The Others falan peydah oldu adada. Kim dost, kim dusman, Jacob kim, ada Bermuda seytan ucgeninde mi, parallel universe'de mi ceryan ediyor mevzu, Kate'le Jack bi daha halvet olacak mi, Kwon cifti kavusabilecek mi, kara dumani kim gondertiyor diye dusunmekten yakinda korteksi yakicam.

Bugunlerde kafama takilan bir soru var dediydim ama aslinda iki soru varmis. Ask-i Memnu'da birisi Bihter'in agzinin orta yerine soyle gerilip gerilip cattt diye bir tokat ask edebilecek mi? Firdevs Hanim olabilir, Behlul olabilir, Ednan Bey olabilir ve hatta Bihter'in arada azar kaydigi hizmetcilerden biri bile olabilir, fark etmez. Yeter ki birisi su Bihter'e 'konusup durma len çemçük agizli' diye dalsin artik. Izleyiciye fenalik geldi, buradan acik mektup yolluyorum bak.

Sonracigima.....Aileden ve kadin kismindan sorumlu devletlumuz escinsellik icin hastaliktir, iyilestirilmesi caizdir buyurmuslar. Acaba dusunce gucuyle kendisini istifa etmeye ikna edebilir miyim? 'Istifa et istifa et hemen simdi istifa et'.

Ve nihayet yazimi bitirirken sevgili okur, dusundum dusundum bulamadim. Kim len bu Oscar?

Katzenjammer die birileri



Hihhhhhh. Ne güzel müzik dinledik biz bu gece Vera'da.
Norveçli dört hatun geldi. Toplam on tane falan enstrümanı değişe değişe çaldılar. Hepsinin mi sesi güzel olur? Hepsi mi hemen herşeyi çalabilir? Bu nasıl mümkün olur?
Pek neşeli pek hodbin bu kuzeyli kızlarımızı can-ı gönülden teprik ediyor, başarılarının devamını diliyoruz. Biz. Yani Kuzey ve Güney.



9 Mart 2010 Salı

Musikişinas Okur'a


Ne zamandir musiki dinlemiyoruz beraber sevgili okur.

Bu asagidaki parca, benim en sevdigim filmlerden biri olan Until the End of The World'un soundtrack'inden.

Film uzayda seyr-u sefer halindeki nukleer bir uydunun sagini solunu sasirip dunyaya dusmeye hazirlandigini ve dusmesi durumunda valla cogumuzun bu nukleer patlamaylan telef olacagini bildiren bir haberle basliyor. 'Ve iste boyle boyleyken Claire sunu sunu yapmaktaydi' diye anlatmaya devam ediyor. Uc bolumden olusan ve saatler suren suren bu filmi siddetle tavsiye ederim.

Parcamiza gelince, Talking Heads'den Sax and Violins. Tam da atmosfere girmis bir uydunun agzindan cumlelerle basliyor sarki. 'Falling falling / Gonna drop like a stone / I'm falling through the atmosphere / On a warm afternoon'. Dunyaya dusmek icin ne guzel bir zamandir sicak bir aksamustu. Aferin o uyduya:)

Talking Heads demisken, bunu calip da adamlarin en meshur sarkilarini calmamak olmaz. O nedenle bir tane de bonusumuz var bugun: Psycho Killer.

Ben de seni seviyorum musikişinas okur.




4 Mart 2010 Perşembe

Portakallı Deney Tarifi


Herşey Kees'in odama küt diye girip, süt dökmüş kedi gibi kıvranmasıyla başladı. Bir maruzatı olduğunu her haliyle belli eden bu arkadaş konuya giremedikçe ona tam olarak şöyle seslenmek istedim: Kees n'oluyor? Götün başın oynuyor? Ama tuttum kendimi sevgili okur, zira bu da "like a nigtingale which ate a white mulberry" gibisinden bir çeviri olmaya mahkum olacaktı. - What's happening K? Your ass and head are moving? -Gördüğünüz gibi aynı tadı vermeyi bırak, yanına bile yaklaşamıyor benim ifade etmek istediğim şeyin. Bu nedenlen karşımdaki türk olsa yapacağım türlü muhabbeti ve yavşaklığı bir çırpıda kafamın gerisine atarak ciddi bir ifade takındım, medeni bir insan gibi sordum adama: "Birşeye mi ihtiyacın var?" "Evet, yoğun değilsen deneyime confederate olur musun? Sadece bir saat sürecek" diye çıkardı ağzından baklayı.

Ahh dostum, kaç senedir psikoloji bölümü koridorlarında cirit atarım, kaç senedir türlü çalışmaya iştirak ederim, daha önce kimse benden confederate olmamı istememişti. Çıkma teklifi almış gibi bir sevinmeceler, etmeceler bende. Olmam mı olm, ayıp ettin beni kaybettin demek istedim ama yine yine yine okur.. malum. O nedenlen "Tabikisi yavru kuşum, ne zaman ve nerde" diye sordum sadece. "11.30'ta Akademi Binası'nın önünde ol. İki confederate olcaksınız. Diğeri Jan Willem. Ben sana herşeyi orda anlatıcam, ama senden istediğim üç tane portakalı sürekli elinden yere düşürmen. Detayları konuşuruz. Çok teşekkür ediyorum. Harika. Harika. Ovsım. Marvılıs. Greyt" diyerek odadan çıktı.

Amanın beni bir heyecan bastı. Zira deney labda mabda değil, bildiğin sokak ortasında icra edilecekti. O la la. İşte ben buna derim deney diye.

Sözleştiğimiz yerde buluştuk. Bu tip çalışmalarda önemli diğer bir mevzu confederate'ların kör olmasıdır. "Double blind" deriz biz buna. Yani katılımcının da deneye yardımcı confederate'ın da deneyin amacı ile ilgili bilgisinin olmadığı durum. Confederate'ın duruma kör olmasını istemekteki neden de basit: araştırmanın amacını bilirse katılımcıya onu amaca yönelik şeyler yapmaya teşvik edecek şekilde yönelebilir. Bu da sonuçları çarpıtabilir. Bundan mütevellit Kees bize çok bişi anlatmadı. Mr. Mofongo diye bir cafe var, beni tam onun önüne yerleştirdi, elime bir bisiklet tutuşturdu. Kol çantamı da bisikletin gidonuna astı. Sonra da cebinden üç tane portakal çıkardı. "Berfu, bu üç portakalı kaldırımdan sana yaklaşmakta olan herhangi bir kişi tam da sana on adım kadar uzaktayken yere düşürmen gerekiyor" dedi. "Bu üç portakalı çantana koymaya çalışıyor gibi yapman lazım ve portakallar düştükten sonra adam senin yanına gelene kadar sakın bisikleti sabitleme. Ne zamanki adam yere saçılan portakalları toplamaya başladı, o zaman sen de bisikleti sabitleyip ona yardım edebilirsin. Adam portakalları toplamana yardımcı olmadan geçip giderse de artık bir zahmet sen onları kaldırımdan toparlayıp tekrar confederate pozisyonu alacaksın ve bir sonraki kurbanı bekleyeceksin" diye ekledi. Sonra Jan Willem'i alıp 50 metre öteye götürdü. Ona ne anlattığını duymadım. Zaten duymamam gerekiyordu ama baktım JW'nin eline bir süpürge tutuşturdu, yere de izmarit, kola kutusu falan attı. Bizim JW oldu mu sana Kapıcı Jan Willem Efendi:)

Bizi böyle kaldırımın muhtelif yerlerine yerleştirdikten sonra, kendi de karşı kaldırıma geçip sote bir yere oturdu. Kağıt kalem çıkardı ki, gözlemlerini kodlasın.

Hihhhh, başladık beklemeye. Baktım uzaktan bir adamcağız geliyor. Bunu gören JW süpürgesine davranıp can hıraş kaldırımı süpürmeye başladı. Ben de portakalları çantaya yerleştirmeye çalışan ebleh sarışın rolümü icra etmek üzere, yüzüme "allam koskoca çantaya üç portakal sokmak neden bu kadar zor" gibisinden bir ifade takınarak, adam benden beş on adım uzaktayken saçtım portakalları yere. Adam hemen eğilip üç portakalı da yerden aldı ve gülümseyerek bana uzattı. Ben de kendisine daha geniş bir gülümsemeyle "Dankuwel Meneer" dedim. Teşekkürler bayım!

İlkini başarıyla atlatınca gerisi geldi. Bir saat boyunca aynı paterni devam ettirdik. Yarım saatin sonunda civar dükkan sahipleri ve bazı meraklı müşteriler uzaktan performansımı ilgiyle izlemeye başladılar sevgili okur. Ama ben hiç bozuntuya vermedim. Ciddiyetle "ay ay ay, tam koyuyordum, beceremedim" diyerek portakal düşürmeye devam ettim. Bir ara yanıma yaklaşan kadın sevimlice sordu "Araştırma yapıyosunuz di mi? Ay ne hoş ne hoş. Ne çıkacak acaba? Konusu ne?" . "Alturistic behavior" dedim. Yardım etme davranışı. Peki süpürgeli? diye sordu. Ah bilsem. Bilmiyorum. Ama bakın birisi geliyor, siz gidin en iyisi diyerek kendisini olay mahalinden uzaklaştırdım.

İşte böyle canım cicim.
Sonuçlara gelecek olursak: kaldırımdan geçmekte olan ve bir deneyin parçası olduklarını bilmeyen kurban katılımcılarımızın % 85'i portakalları toplayıp "bisiklete mi hakim olsam portakallara mı seyirtsem" diyen bana yardım etti.

Şimdi süpürgeli confederate'ın neden orada olduğuna gelelim. Kees, norm ve değerler üzerine çalışan bir doktora öğrencisi. Teoriye göre, içinde bulunduğumuz durum normları ya da iyi/güzel değerleri aktive eden bir durumsa, biz de bilinçsizce "normative" yani normlara uygun davranmaya çalışıyoruz. Jan Willem'in süpürgesiyle ortalığı temizlemesi de "norm aktive etmek" amacıyla düzenlenmiş bir "priming" imiş. (Priming ne dersen, mesela sana para resmi gösterirsem sende "kazanç" fikrini prime etmiş olurum. Aile resmi gösterirsem normları prime etmiş olurum. Hemen akabinde de sana sorsam: Neden lüzumsuz ışıkları söndürüyorsun diye, para gösterdiklerimin çoğu "fazla elektrik parası ödememek için" der, aile resmi gösterdiklerimin çoğu da "çevreye duyarlı olduğım için" der. Bu, yapılmış bir araştırma olduğundan mütevellit, sonuçlar konusunda eminim. Velhasıl priming bizim bilinç düzeyinde fark etmeksizin girdiğimiz halet-i ruhiyeye, beklentilere, isteklere ve kendimizi diğerlerine tanıtma biçimlerine tekabül ediyor. Devam edelim). Kees'in hipotezi, süpürgeli adamın yanından geçen katılımcıların, farkında olmaksızın normative bir halle uyumlu davranmak isteyip, az sonra karşılacakları yardıma muhtaç kıza yardım etmeye daha isteki olacakları şeklindeymiş. Ve de çıkan sonuç bunun böyle olduğunu gösteriyor. Zira bir gün önce başka confederate'la yaptığı kontrol çalışmasında süpürgeli biri yokken, insanların sadece %50'si portakalları yerden alıp sahibine vermiş.

Efendim, doktorasını üç senede bitirecek ve seneye bizim bölümde hoca olacak olan bu çocuğun son paper'ında süpersonik sonuçlara imza atmasına bir nebze de olsa katkım olmasına mı sevineyim, ilk confederate deneyimimin pek neşeli geçmesine mi?

Ha bu arada, portakal düşürme dalında Oscar'a aday gösterildim. Rakibim yokmuş, öyle diyorlar. Artık kırmızı halıda tığ topuk sivri burun pabuçlarım ve degaje yaka elbisemle, patlayan flaşlar altında yürürken, siz ekran başındakilere şöyle küçük bir öpücük gönderirim:)

Yazımı bitirirken:

Portakal orda kal
Abarma kabar

Yani:

Orange stay there
Don't exaggerate, swell. (Yok eşşeğin ziti).

3 Mart 2010 Çarşamba

Dadından Yinmeyen Deneyler


Klinik fisikolong olmak için girdiğim psikoloji bölümünden nasıl oldu da sosyal psikolog olarak çıktım diye düşündüğüm zaman, aklıma ikinci sınıfta aldığım Sosyal Psikoloji I ve II dersleri gelir. O deneyler yok mu o deneyler...aklımı almıştı bir çoğu. Deli olmuştum. Vay canına demiştim.

Psikolojinin araştırma methodları içinde en yaygın kullanılanı şüphesiz anketler. "Self-report" - Özbildirim. Ve en az güvenilir olanı da yine onlar. İnsanın kendine bile itiraf edemediği şeyleri anket kağıdına tıkır tıkır işaretlemesini beklemek tam bir saçmalık aslında. Bunu zamanında bir ders için hocanın verdiği anketleri evli çiftlere doldurturken fark etmiştim. Haftada kaç kere halvet oluyorsunuz? Arada masturbasyon yapıyor musunuz? Fantazileriniz ne alemde? gibi bir kısım sorunun olduğu bu onbeş sayfalık anketi, bir zarfla veriyorduk. Eşler doldurduktan sonra zarfı kapatıp bize anketleri geri veriyorlardı. Maksat "valla kimlik bilgilerinizi almayacağız" a ikna olsunlar, doğru beyanda bulunsunlar. Fakat külterlerarası yürütülen bu çalışmanın Türkiye ayağı, kapalı zarf içinde boş verilen anketler yüzünden patlamış. Ben İzmir'de alt komşumuza vermiştim, hiç unutmam Z. Teyze bana zarfı uzatırken "Kızım çok fena sorular var burda, çok zorlandık" demiş, N. Amca ise benle yüzyüze gelmemek için kapıya bile çıkmamıştı.

Uzun lafın kısası, ben anketten hoşlanmam. Sosyal psikoloji dersinde anlatılan deneyleri de bu nedenle sevmiştim. Zira deneysel yöntemlerin kullanıldığı bu araştırmalarda, çoğunlukla amaç "implicit" (gizil) ölçüm yapmaktı ve katılımcıların araştırmanın amacını hiç bir surette anlamadan deneye iştirak etmeleri sağlanıyor, adeta sağ gösterip sol vuruluyordu.

En meşhur ve tüylerimi ürperttiği halde yine de çok sevdiğim deney Milgram'ın İtaat deneyidir. Kısaca özetlemek gerekirse, Milgram 1960'larda kafayı insanların otoriteye nereye kadar boyun eğebileceklerine ve ne kadar ileri gidebileceklerine takmış. Bu fikrin kafasında oluşması ise, Hitler'den emir alarak Yahudileri katleden onca subayın bunu otoriteye karşı gelemedikleri için mi yoksa adamın felsefesine inandıkları için mi yapmış olduklarını anlamak. Milgram'ın deney deseni çok basit ve çok temiz. Katılımcıyı lab'a alıyor ve bir öğrenme deneyine katılacaklarını söylüyor (yalannnn!!!). Ya öğretmen ya öğrenci olacaksınız, bu da kura ile belirlenecek diyip, kura çektiriyor. İki kağıtta da öğretmen yazdığını bilmeyen katılımcı ile diğer katılımcı görünümündeki confederate (aktör denebilir ama katılımcının onun da kendisi gibi olduğuna inanması lazım) kuraları çekiyorlar. Confedarate kendisine "öğrenci" çıkmış gibi rol kesiyor. Sonra öğrenci ayrı bir odaya alınıyor. Katılımcıdan öğrenciye bazı kelimeler öğretmesi ve öğrencinin bilemediği her kelime için de ona önündeki düğmeye basarak cozurttt diye elektrik vermesi isteniyor. Öğrencinin şoku yedikten sonra nasıl hissedeceğine dair bir fikir vermesi için de katılımcıya deneye başlamadan "ahan da misal 45 volt böyle bişi" denerek elektrik veriliyor. Katılımcıdan istenen diğer birşey de, öğrencinin bilemediği her soru için şoku arttırması. Ve şokun 45'ten başlayarak 450'ye uzanan bir skalası var. Ama aslında o düğmeye basınca öğrenci şok falan yemiyor gerçekte. Fakat katılımcı bunu bilmiyor tabi.

Öğrenci rolündeki confederate'ın sadece sesi duyuluyor. Katılımcı onu görmüyor. Ve başlıyorlar deneye. Sonuçlar o kadar enteresan ki! Deneye katılanların % 65'i falan, öğrencinin çığlıklarına, imdatlarına rağmen, deneyi yürüten araştırmacı "sorumluluk bende, siz devam edin, bilemedi, verin şoku, yükseltin" dedikçe denileni yapıyor. Deney maksimum şok olan 450 voltun üç kere üst üste verildiği noktada bitiyor. İlginç olan, katılımcıların "artık devam etmeyelim, valla adam ölecek" falan diye söylenmelerine istinaden, araştırmacının "hayır, devam edeceksin, yarıda kesemezsin" demesi üzerine "peki, siz bilirsiniz" diyip devam etmeleri. Yani sorumluluk başkasındaysa şoku veretmeleri. Allah yarattı diye düşünmemeleri. Bir diğer ilginç bulgu ise, insanların otoriteye boyun eymeye, otorite sahibi kişi şayet önlük giyiyorsa (statü gösteren birşey. Uniforma gibi düşünülebilir) daha yatkın olmaları.

Bu deney psikolojide "araştırma etiği" çerçevesinde halen tartışılan bir deney ve "aman ha, sakın bu kadar ileri gitmeyin" diye anlatılır ama ne olursa olsun Milgram'ın elini öpmek lazım. Zira bu deneyle, başta asker, polis ve türlü güç sahipleri olmak üzere, otorite odaklı mercilerin istediklerini yaptırmada ne kadar da başarılı olabileceklerini, insanların ise buna karşı koymada ne kadar aciz kalabileceklerini göstermiş. Bizde bir söz var ya hani "Emir büyük yerden". Emir büyük yerden olunca bir insana fili öldürecek denli güçlü, 450 voltluk şoku verebiliyoruz.

"Yazık bize, ne pismişiz" diyeceksin ama öyle değil. Doğamız böyle sanırım. Tabi şu %35'lik kısım var bir de. Araştırmacıya boyun eymeyen, "vermiyorum lan şok falan, sana da deneyine de sittir git" diyip labı terkeden. Onlarla ilgili pek veri yok. Ben olsam, onların kişilik özelliklerini de incelerdim. Helal olsun onlara.

Bir de Zimbardo abimiz var ki, ismi duy hizaya gel. O da Milgram gibi eli öpülesi ama bir o kadar şeytani. Stanford Hapishane Deneyi diye geçiyor çalışması. Hatta sonradan "Deney" diye bir filme de konu oldu. İzlemişsinizdir muhtemelen, tekrar bahsetmeyeyim.

Ve sonra daha tatlı, böyle ürkünç olmayan deneyler var. "Atfetme" (attribution) deneyleri. Vücuttaki fizyolojik değişikliklerin (kalp çarpması, terleme, yutkunma) o değişikliği yaratan nesneye bağlanmayarak başka bir nesneye atfedildiği durumlar. Tabi bilinçsizce. Mesela bir tanesinde tehlikesiz bir köprüden geçen katılımcının aynı zamanda kalp atışları da kaydediliyor. Köprünün sonunda katılımcıyı 90-60-90 afet bir hatun ya da normal bir kadınceğiz karşılıyor. Afet-i devranın karşıladığı katılımcıların kalp atışı öyle bir hızlanıyor ki, tavan yapıyor, tavan! Ne yapsın adam. Ve o sırada afet-i devran soruyor: korktunuz mu? Katılımcı kalp atışlarının hızlanması nedeniyle "korktum" diyor. Yani kalp atışındaki hızı korkuya bağlıyor, kadına değil. Normal kadınceğizin yanaştığı katılımcılar ise "yoo hiç korkmadım valla" diyorlar ve uzuyorlar. Sana da olmuştur muhakkak erkek okur. Bazen böyle bir anda terlersin falan. İşte o, az önce en alasından bir kıça istemsizce baktığından olabilir. Kaloriferleri kapatma boşuna:)

Bu yazıyı yazma sebebim size katılımcıların yine herşeyden habersiz olduğu ve hatta bir deneye bile katıldıklarını bilmedikleri süper bir saha araştırmasında bugün "confederate" olarak yer aldığımı, rol kestiğimi anlatmaktı aslında. Ama onu da en iyisi bir sonraki yazıda anlatayım.
İpucu vereyim: Portakallarla ilgili. Ve kimseye şok falan verilmiyor:)

Not: Sosyal psikolojiye böyle şeyler yapmak üzere girip nasıl bu hale geldiğimi (anket doldurtan, simulatörde araba kullandıran) inanın ben de tam idrak edemedim:/ Allam yaleppim ne ara oldu? Nasıl oldu?

2 Mart 2010 Salı

Gece Gece İç Dökmece



Tosun gibi uyuyorum diyince iki yazı önce, bana nazar değdirdin di mi okur? Halbuse benim nazar boncuğu ve röno farı gibi gözlerim var. Hep bu sanal alem şeysi yüzünden işe yaramıyor boncuklarım.

Alacağın olsun okur. İki gündür uyuyabilene aşk, uyumayabilene meşk olsun.
O vakit bana meşk sana aşk.
O vakit içimde yılgın rüzgarların ayak sesleri, sende daha yeni yeni kavak yelleri uyku mahmuru okur.

Nilüfer'in ne güzel sesi var.
Sezen'in de.
Kayahan'ı ise mekikle Jüpiter'e gönderip kendisinden bir daha haber alamamak istiyorum.

Niye bunları yazıyorum?

a) Kafa bin beşyüz
b) Kafa bi milyon
c) Uykusuzum ve kafa bir terabayt
d) Senlen kafa bulmak için

Bu gece erkenden uyuyacağım diye bi de E.'nin süper yemek teklifini reddettim. Erken uyumak bana göre bişi olsa fırıncı olurdum. Fırıncı olsaydım fındıklı kurabiye yapardım. Fındıklı kurabiye yapsam çocuklardan para almazdım. Çocuklardan para almasam örnek bir insan olurdum. Örnek bir insan olsam erken yatardım. Erken yatsam fırıncı olurdum. Ahan da döndük mü yine başa.

Neden başa döndük?
a) Hayat birbirini tekrar eden anlardan ibarettir.
b) Başa dönmek her fırıncıya kısmet olmaz.
c) Yazar uykusuzluktan bitap düştüğünden mütevellit sürekli başa sarıyor.
d) Fırıncılık mesleğinin vazgeçilmez bir unsuru habire başa sarmak ve hamur yoğurmaktır.

Hihhhh, nası istedim şimdi Nilüfer'den ya da Sezen'den bir şarkı çalmayı.
Çalsam mı?

a) Çalsam
b) Çalmasam
c) Çay-Çorba Çemişgezek'te Çeşitli Çarşılara Çömsek?
ç) Ç!

Cevap veriyorum: a

Hem de Şinanay. Afiyetlen. Muhabetlen. 80'lerden. Berfu'dan.
Son sorum:

Lüküs kamarada kimler oturur?
a) Madam Bovary
b) Napolyon
c) İsporcusu, ihtiyarı, veremi
d) İstanbullu Hacı Vehdet Rahmibeyoğulları sülalesinden küçükbey

Halkımıza Sorduk Ama Cevap Alamadık



Efendim bu akşam Belçika'da ikamet eden bir akademisyen kişiyle bölümcek yemek yedik. Maksat kendisine misafirperverlikte kusur etmeyelim, Hollanda'nın yandan yemişi Belçika'yı aratmayalım.

İyi hoş fekat abimiz pek sessizdi. Biz böyle komiklikler şakalar dalkavukluklar yapıyoruz, abi put gibi duruyor. Bundan mütevellit kendisinin tuvalete seyirttiği bir anda ben de yanımda oturmakta olan Roos'a dönerek: "Olm bu adam ceset gibi. Yani bizde bir deyiş var....yani nasıl desem...yani bir kuş var güzel öten...bir de meyve var. Onu yiyince ötmeyen bir kuş bu. Adam aynı o kuş gibi" dedim. Kız tabi bişi anlamadı.

Neden anlamadı diyeceksin sevgili okur fekat cevap basit: Benim eblekliğimden anlamadı. Zira ben ingilizcede bülbül ne demek dut ne demek, o an o kafayla çıkartamadım. Kuştu meyveydi derken kızın adeta korteksi yandı anlıycam diye. Halbuse cevap basit: Dut yemiş bülbül.

Ben şindi bunun ingilizcesini bilemedim ya kafaya taktım. Eve dönerken yol boyu düşündüm, en sonunda bülbülü hatırladım. Nightingale. Hoş. Dut'u da sesli sözlüğe danıştım. Berry demesin mi? Allam yaleppim bu mudur yani bizim o süpersonik dut. Berry. Herşeye berry diyor olm bunlar. Bi daha baktım gözlerime inanamayıp: white mulberry'i buldum ondan sonra. Bu daha bi yattı kafama.

Velhasıl deyimimizin ingilizce çevirisi oldu mu sana: Like a nigtingale which ate a white mulberry. Şaka gibi. Ama gerçek.

Sonra düşündüm: Yahu ben o an bunu aynen böyle söylemiş olsam da Roos yine anlamazdı beni. Çünkü bu deyim mantıksal olarak çok saçma. Bülbül dut yiyince neden susuyor? Bu evrensel bişi mi? Evrensel olsa tüm dillerde bire bir çevirisi olurdu. Tıpkı "tahtaya vur" refleksi gibi. Fakat öyle değil.

İşte buna müteakip sevgili okur, kendimi bu deyimi araştırırken buldum ve enteresan bilgilere ulaştım. Dut yemiş bülbülün hikayesi meğer bülbüllerin çiftleşmesiyle ilgiliymiş. Şöyle ki :

'Erkek bülbül mayıs ayında çiftleşmek için eş bulana kadar öter... Bir süre sonra kendine eş bulur ve ötmeyi keser... Tam o sırada da dut ağaçları meyve verir... Halk bülbülün susmasını, duta bağlar ama yanlıştır… İkisi arasında bir neden-sonuç ilişkisi yoktur… Bülbülün ötmesi ve susması çiftleşmeyle ilgilidir.'
Uzun lafın kısası bülbülün dut yemesi ile ötmemesi arasında doğrusal bir ilişkiden bahsetmek söz konusu değildir. Bülbül belki dut bile yememektedir. Kendi cinsinden gelen diğer mahlukat gibi börtü böcek yemek şüphesiz dut yemekten daha isabetlidir. Buradan hareketle bülbülün dut ağacıyla tek ilişkisinin ağaç yapraklarına yuvalanan ipekböceği kozalarını tırtıklamak olduğu söylenebilir. Dolayısıyla bülbülün ötmemesinin yegane nedeni keranacının çiftleştikten sonra ötmeye tenezzül etmemesidir. Bu da dut mevsimine denk gelince mini çakal atalarımız hemen alakaya çam demle minvalinde seyretmek suretiylen mevzu bahis deyimi dilimize pelesenk etmişlerdir.

Tamam da benim anlamıdığım birşey var hocam. Kiraz da o mevsim oluyor. O zaman neden dut?
Neden dut yaleppim? Bilen varsa beri gelsin. Bilmeyen varsa bozuntuya vermesin, çaktırmadan kenardan izlesin.

Saygılar ey cemaat-ül müslim ve zındık-ül tuhafe.

Not: Resim de ne korkunç. Alfred Hitchcock film afişi gibi yeminlen. Ama o bir bülbül. Yersen.