31 Ocak 2010 Pazar

Bu saate olcak bişi diil


Offf olm kafam bi dünya ya. Acaba nasil yazıyorum, onu bile bilmiyorum. Kesin bi dolu hata yapcam yazarken. Kusuruma bakma aklı selim okur.

Ben okurun zeki çevik ve akıllısını severim desem yalan olur. Atatürk müyüm len ben? Deli olma. Ben okurun her türlüsünü severim. Şuursuzunu, şaşkınını, "ne biçim blog lan bu" diyenini daha çok severim, adeta bağrıma basarım.

Bazen biri beni bağrına bassın istiyorum sevgili okur. Sana da olıyor mu? Ama sevgilin, annen, baban değil başka biri bassın. Onlar zaten default basıyorlar bağra. Başka biri...Kim? Kim bilir?

Evimin önündeki kanal buz tuttu. Tıpkı kalbim gibi. Deeeermişimmmm (Kuşum Aydın efekti). Nasıl donuğum bilsen şaşarsın. Oysa ben ne canlı kızdım.! Ne güzel komşumuzdun sen Fahriye Abla gibiydim yeminlen. Ve fekat hayat, heyhat.

Haberlere geçeyim mi yavaştan?

En üst kat komşum, Portekizli Jorge Japon kızla nihayet nişanlandı. Geçen sene benim odamda filiz filiz coşan aşkları yüzüklü pırlantalı bir bareberliğe döndüğünden mütevellit çok mutluyum.

Bir üst kat komşumla Ebru'nun arasını yapma çalışmalarım son gaz devam ediyor. Bu çabalarım karşılık görürse seneye Çek eniştem olacak, Prag'da yan gelip yatcam.

İki yan komşum yarın Hamburg'a taşınıyor. Bir yan komşum ise bir ay sonra Meksika'ya. Yeni ev arkadaşlarım olacak. Kısmetse İtalyan, İspanyol, Portekiz, Yunan düşer. Değilse yine yavru Almanlardan gideriz. Şansımıza küseriz. Bi daha altılı oynamayız, olur biter.

Bu gece dostlar vardı yemekte. Küçücük odaya yine sığdık bissürü. Görsen şaşannnn. Saat olmuş sabahın beşi. Fikret Kızılok'tan "Gecenin Tam Üçünde" yi çalmak için geç, "Ne işim var el memlekette" yi çalmak için erken. Ne çalayım sana bu saatte? Zaten sen kim bilir kaçıncı uykundasın okur? Rüyanda kimi görüyorsun?

Rüyanda bir trendesin. Bir yere gidiyorsun. Aslında orası trenle gidilecek bir yer de değil ya olsun. Orası senin hayalin. Orada çok özlediğin biri var. Orada senin çocuğun var. Orada senin sevgilin var. Orada senin kocan var. Orada senin karın var. Orada senin eski sevgilin var. Orada ölmüş bir dostun var. Orada ölmemiş ama sana hiç olmamış gibi gelen biri var. Orada senin uzun süredir görmediğin biri var. Orada senin her gün gördüğün ama görmeye doyamadığın biri var. Ya da orada kimse yok. Sen sadece gidiyorsun. Makinist kim okur? Dikkat ettin mi? Kim götürüyor seni oraya? Peki diğer yolcular kim? Hiç merak ettin mi onların hikayelerini?

Niye etmiyorsun? Bence herkes başlı başına ayrı bir hikaye, ayrı bir mucize.
Dramımız bu! Herkesi gereğinden fazla anlamak, herkese gereğinden fazla anlam yüklemek. İyi yapıyorsun okur. Biraz bencil olmalı. Anlamamak lazım herkesi. Trene binip gitmek lazım. Makinist kim, yolcu kim bilmeden....Gerek yok!

Ne çalayım sana bu saatte? Şu olur mu?

26 Ocak 2010 Salı

Benim için Sıkıntısal Semptom Olmuş Diyollaa


Bugün ters tarafımdan kalktım okurcuğum. Hem de öyle memenetsiz kalktım ki. Aynada kendime bakınca korktum, o derece gudubettim. Sabah 9'da da haftalık grup toplantısı vardı aksi gibi. Bi de en sevdiğim hatun sunum yapacak, gitmesem ayıp olur, sıkıntı olur. Gittim. Hava -10 'muş o saatte meğersem. Ellerim dondu, yüzüm dondu, güllerim soldu kaldırımlarda a okur. Bir yerde kaydım, çizmelerime küfrettim. Sonra mis gibi açık kaldırımlarda azıcık buzlu yeri göremeyen kendime küfrettim. Bisikletle önümden geçen yaşlı bir amcayla selamlaştım. Bir tane kedi gördüm. Falan filan derken nihayet girdim toplantıya. Afyonu patlamamış bir gencimizden beklenmeyecek cevvallikte bıdır bıdır konuştum. Bi de üstüne haftayaki toplantıda ben yapayım sunum diye atladım. Çıktım toplantıdan. "Öksürüyorum, sigara içmeyeyim artık" diye karar almıştım dün gece yatmadan evvel. Hemen bozdum kararımı. İndim aşağıya, içtim sigaramı, çıktım yukarı, daha çok öksürdüm.

Sonra gazeteleri açtım. İnternetten tabi yavru okurum, internetten. Malesef burda bir tek Hürriyet Avrupa'yı bulabiliyorsunuz. Onda da işinize gelirse "50 yaşında emekli bir beyim. 30-40 yaş arası çocuksuz bayan arkadaş arıyorum" diye ilanlar var. Gazeteler bitti. O sırada saat 11 oldu. Çalışma zamanı. Ama yok, olmuyor. İçimde yumruk gibi birşey. Yutkunuyorum yutkunuyorum geçmiyor. Ağlayamayacak kadar sinirliyim ve nedenini bilmiyorum. Hey güzel allam, ben neden sinirliyim? Bulmaya çalışıyorum. Düşünüyorum. Düşünüyorum. Bulamıyorum.

Saat 12. Çıktım bölümden. Eve yürüdüm. Çok soğuk ve çok güneşli. Dalga geçen bir hava bu adeta. Aseton, tonik ve çiçek aldım yoldan. Saat 1'de yatağa girdim. Hala sinirliyim ama hemen dalmışım. Uyandığımda akşamın 5'i olmuş, hava kararmış. Aklımda tuhaf bir rüyanın izleri...Bir kadının dükkanındayım. Oraya çiçek almaya gitmişim. Kadın Dutch. Küçük bir kızı var. Kız benle türkçe konuşuyor. Ben kadına her nasılsa Hollandaca "Aaa kızınız türkçe biliyor. Eşiniz türk mü yoksa?" diyorum. "Hayır" diyor kadın. "O bir şekilde öğrendi, meraklıdır". Kız çok sevimli, sürekli konuşuyor. Kadın bana şarap ikram ediyor. Beyaz ve tatlı. Onu hemen içince bu sefer küçük bir karafta kırmızı şarap çıkartıyor. Kırmızıyı da karafından içiyorum öküz gibi. İnsan kadehe boşaltır. Yok, lıkır lıkır dikiyorum kafaya. Sonra Liva'nın çam fıstıklı mekiklerinden getiriyor kadın. "Bunlardan da ye" diyor. "Çok özlemişim bunları" diyorum ve deli gibi yiyorum. Ankaralılar, siz bilirsiniz o mekikleri. Kadın en sonunda "evet hangi çiçekleri alacaksın" diyor. "lale" diyorum. Sonra da açıklama yapıyorum. "Bu çiçekler bir arkadaşıma. O kızıyla yaşayan yalnız biri. Daha dün geldi Türkiye'den. Canı sıkkın ve mutsuz". Neden açıklama yaptığımı anlamaz şekilde omzunu silkiyor kadın. Orda jeton düşüyor. Kadının bana şarap ve kurabiye ikram etmesi, benim ya da arkadaşlarımın kişisel mevzularını bilmek istediği anlamına gelmiyor. İkisi farklı şeyler. Bu kültürde.

Rüyada düşen jetonlar gerçekte de düşsün istiyorum okur. Aydınlanma yaşayalım mı topluca?

Uyumak iyi geldi. Neye olduğunu bilmediğim sinirim azaldı, azaldı, minicik kaldı.

Dün çok güzel bir film izledim. Sen de izle. Zaten izlemişsindir belki de. On senelik film bu. Ewan McGregor'un genç olduğu zamanlar. Gerçi ben her türlü hastayım kendisine. Zıtar Vors'un Obi Van'ı olsa da hastayım, Trainspotting'in esrarkeşi olsa da. Bu filmde kendisi biseksüel bir şarkıcıyı canlandırıyor. Sıkıntı yok. Dedim ya her türlü seviyorum seni Ewan'cığım civancığım. Velvet Goldmine. Körolmayasıca imdb 6.7 vermiş. Sen bakma ona okur yazar. Kesin homofobikler vermiştir o oyları. Filmi bulamazsan da soundtrack'ini bul. Hani derler ya mirim "müziksel şölen". Ne menem lafsa o da.

Bugün ters tarafımdan kalktım. Düz tarafımdan yatcam kısmetse. Hepinize hörmetler ve güzel rüyalar dileyerek huzurlarınızdan ayrılırken, sizi Zaytung'un Son Dakika Haberleri ile başbaşa bırakıyorum.
-> Türk Psikoloji Derneği: "Büyük Umutlarla Cumartesi Gecesine Saklanan Güzel Boxer'lar, Gençlerde Lüzumsuz Beklentilere Yol Açıyor"...
-> Hemoroid Hastalarının Oturma Eylemi Kanlı Bitti...
-> Özel Bir Tanıtım İçin Türkiye'ye Gelen Oprah Winfrey, Katıldığı Bir Söyleşide Kendisine Yöneltilen 'Nabıyon Opraaam?' Şeklindeki Soruyu Yanıtsız Bıraktı.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Bir kısım Masif Atakla karşı karşıyayız çok şükür / Allam yaleppim sen İngiliz Müzik Endüstrisi'ne zeval verme. Amin.



Meraba güzel abim. Nassın? Afiyettesindir işallah.
Seher vakti tiyo aldım bilmediğim birinden. Senle de paylaşayım isterim. Massive Attack seviyorsan şayet, adamların yıllardan sonra çıkacak yeni albümleri Heligoland rapidshare'e düşmüştü geçen. Halen orda mıdır, çoktan zabıtalarca basılıp silinmiş midir bilemem ama bence bir dene şansını.

Ben bunların en çok Mezzanine' nini severim. Bir Angel olsun, bir Teardrop olsun ve yahut bir Man next Door, bunlar güzel şarkılardır. Belki de sene '98 Berfu'nun hayatında başka bir yere tekabül ettiği için öyledir.

Fakat bu albüm de fena diil. Aslında tipik Massive Attack. İlk dinlediğinde bazı şarkılara "ne la bu, üff" desen de üstü üste dinledikçe lezzetine varıyorsun. Benden demesi.

Bi de bunları kafa hafif güzelken dinlicen. İş yerinde, ders çalışırken, arabada giderken kasma sakın. Sıkıntı olur.

Albümü bulup da indirirsen bir çayını içerim artık.

Ben şimdi çamaşırhaneye gidiyorum. Gidip de dönememek, dönüp de bulamamak var dicen ama yapcak bişi yok. Islak mı kalsın çarşaflar. Hem ben istemez miydim Massive Attack falan die bık bık yazı yazdıktan sonra kuş tüyü ipek örtülü yataklara uzanıp "kahya, çamaşırları topla" diyebilmeyi. Ayy düşündüm de istemezdim len, ne kahyası. Allah korusun. İpek de istemem kuş tüyü de. Ne çok konuştum, altı üstü kapanış cümlesi yazıcam. Gidiyorum. Giiiittt -timmmm. (Hah zengin kalkışı oldu. Uff bak hala yazıyo manyak karı).

20 Ocak 2010 Çarşamba

Güne Başlama Klavuzu - Madde 2


Kalkar kalkmaz önce perdeleri sonra pencereyi açmalı. Buz gibi hava yüzünüze vurucak, hafiften titreyeceksiniz.
Sonra odadaki tatlı uyku kokusu silinecek yavaş yavaş. Tertemiz bir hava dolacak dip bucak. Derin bir nefes. Şimdi biraz daha ayıldınız.

Dışarının sesleri gelecek kulağınıza. Tanıdık sesler bunlar. Kepenk açan esnafı işiteceksiniz. Birbirleriyle selamlaşacaklar. "Günaydın, günaydın, günaydın....". Karşı apartmanın ikinci katında oturan Aysel Hanım'ın temizlikçisi yine erkenden gelmiş, gördünüz mü? Halı çırpma sesi. Okula giden çocukların şenşakrak ve arada birbirleriyle takışan sesleri...Kornalar. "İlerlesene be adam, kör müsün?". Yok, sinirli sürücüler de canınızı sıkmasın hemen. Daha başka şeylere kulak vermeli. Üst kat komşusunun 16 yaşındaki kızı ilk defa aşık olmuş. Bakın sabah sabah radyoda çalan Sezen Aksu şarkısına nasıl eşlik ediyor bağıra çağıra : "aaaaaaah yanmışım ben...aaaaaah sönmüşüm ben". Kafanızı yukarı uzatıp seslenmeyi düşündünüz bir an: "daha çok aşık olacaksın kızım". Sokaktan bir simitçi geçiyor şimdi. "Gevreeeeeeek". Bakkalın çırağı koşturdu önüne, iki simit istedi. Bozuk paraların sesini işittiniz mi? Alt komşunun da penceresi açık, mutfakta kahvaltı masasındalar. Çaylarını karıştırıyorlar ma-aile. Bu Makbule Hanım'lar da çayı hep iki şekerli içer, karıştır karıştır bitmez. İyi ki de bitmez. Çın çın çın çın. Ne güzel ses.

Şimdi artık sizden de bir ses karışmalı onlara. Hadi siz de açın radyoyu. Ve aşağıdaki şarkı çalsın.


19 Ocak 2010 Salı

"Benim Olacak Fıstık / Binicem Üstüne Vurucam Kırbacı Vurucam Kırbacı"


Maymun iştahlı olduğumu söylemiş miydim iştah açıcı okur? Mis gibi dicital kameradan bir sene içinde sıkılıp şimdi de halk arasında lomo diye bilinen dandik plastikten kameraya merak saldım. Görsen aleti dersin ki "alma bundan, buna benzer şeyler capon pazarında 1 ytl'ye satılıyor". Beni uyardığın için teşekkür ederim titiz okur fekat bu başka. Hem ben dış görünüşe önem vermeyen biriyim. Şimdiye kadar fark etmemen ayıp. Cık cık cık.

Şimdi özetle "ne la bu lomo, isminde memenet yok şerefsizim" diiyenler için: bu alet zamanında ruslar tarafından tabiki casuslar şipşak zart zurt fotoğraf çeksin diye üretilmiş. Bundan mütevellit kolay taşınsın, casusun cebine, valizine, james bond çantasına sıkıntı olmasın diye hafif mi hafif tasarlanmış. Benim de Prensese Mektuplar yazarı Çağlar'dan öğrendiğim kadarıyla, sonrasında Prag'a tatile giden bir kaç genç bu kamerayı görüp hasta olmuşlar ve ondan sonra da alet casusların tek elinden çıkıp halka, sana bana ulaşmış.

Bu paragrafımız ise "Sen niye iki dakkada hasta oldun casus şeysine" diyenlere geliyor: Blogda bir yazım var Larry Fink diye bi fotoğrafçıdan bahsettiğim. İşte orda da yazdığım üzere ben kusurlu fotoğrafları seviyorum aga. Neden bilmem allah da beni böyle yaratmış. Kusura zaafım, kusursuza ise gıcığım var. Belki de bundan "çek çek, bak, beğenmezsen bi daha çek" diyen dicital kamera olayları bendeki fotoğraf sevdasını adeta ölme noktasına getirmişti ki - işin heyecanı kalmıyor mirim - geçen akşam Özge'nin evinde Diana F adında cici mi cici bir lomo'yla tanıştım. Görür görmez birbirimize ısındık. Üstüne üstlük Özge bi de o makinayla çektiği ve 5'e 5 kartlara bastırdığı, çoğu balık gözü objektiften dolayı yısyıvarlak tostoparlak fotoğrafları gösterince...Uuuu beybi. "Sen benim olmalısın lomo" didim.

Kendime yukarda gördüğünüz modeli seçtim fekat bu sefer sabretmem lazım zira ocak ayına müteakip toplanacak dediğim bütçem malesef daha da açıldı tasarruf seven okur.

Şimdilik sizi lomography.com'dan indirdiğim bir kısım kusurlu ve şahane fotoğrafla başbaşa bırakıyor, şayet bayandan/temiz ikinci el lomo satışları başlarsa bana haber etmenizi rica ediyorum.








Unutmak Yok Demistik

...

18 Ocak 2010 Pazartesi

Görümce Üzerine Bir Derleme


Baktım da birkaç seferdir yazılarımda örneklemelerimi "görümce" üstünden yapıyorum aile içi sosyal rollere önem veren okur. Bacanak deseler "yenen bişi mi" diye soracak denlicesine uzağım bu tip rollere diyen elit kesim okur: seni de ekşi sözlüğe yönlendiriyorum. Kültüre yabancı gibi kalma öyle köşelerde. Oradan tanımları oku, öğren. Haftaya yazılı yapıcam.

Biz zamanında sosyal psikoloji derslerinden biri için bir çalışma yapmıştık. Aile ve hatta sülale içi ilişkilerin kültere çatttadanak yansıdığı bir kısım atasözünü alt alta sıralayıp, o atasözlerinde verilmek istenen duygu durumunu sormuştuk katılımcılarımıza. Psikolojide katılımcı diyince aklınıza iki şey gelsin: fare ve öğrenci. Bir fisikolong olarak söylemeye utanıyorum ama durum bu. Biz çalışmalarda öğrencileri kullanırız ekseriyetle sonra da sanki bu grup temsili bir grupmuş gibi sıralarız sonuçları. Limitations kısmında da bir cümleyle, silik ve gözden ırak bir yere "bu çalışma 18-24 yaş arası sab-i sübyanla yapıldı. O nedenle birşey bulamamış olabiliriz" der geçeriz. O çalışmada da ilk başta "farelere sorsak daha isabetli olur aslında" diye düşünsek de bir arkadaşımızın dikkatleri farelerin anket kağıdıyla tek alakasının ucundan kemirmek olacağına çekmesi üzerine yine öğrenci kitlesine başvurduk. Hiç unutmam sosyoloji 1 ya da 2. sınıfların dersiydi. "Elti eltiden kaçar, görümceler bayrak açar" adlı atasözünü okuyan bir genç kızımız artiz bi şekilde yerinden kalkarak "pardon ama elti ne ya, hayret bişi" diye sormuştu. Sana hayret lan kıçımın sosyologu. Olm, möhendiz sorsa bi derece derim de toplum bilimle uğraşmak gayesinde olan bir yavru ceylanımızsın, ne artisleniyosun?

Sinirlerine hakim ol dediğini duyar gibiyim okur. Haklısın, bir an kendimi tutamadım. Özür dilerim. Konumuza geri dönecek olursak elti, görümce, kayınço ve bacanak. Bunlar önemli mevkiler. Hepimiz bir gün allah kısmet ederse bu mevkilere ve hatta daha da üst mevkilere (bkz. kaynana, kayınbaba, dünür) erişeceğiz. O nedenle neyin ne olduğunu bilelim.

Şimdi efendim ben karar verdim, çok taşaklı bir görümce istiyorum. Aynen atasözlerinin yansıttığı gibi bir tip olsun. Gıcık olsun yani. Kolunda böyle na bileğine kadar çangur çungur altın bilezik olsun. Düğünlere giderken saçlarını tepeden toplayıp öne dolma yaptırsın. Bi de kıçını attıra attıra gitsin her yere. Erkek kardeşine (yani benim kocam olacak adama, -kim lan o bu arada?) çok düşkün olsun ve bundan dolayı beni hiç sevmese de benle iyi geçinmek zorunda olsun. Eee malum beni üzerse ben de evde kardeşini üzerim. Sonraaaa, çocuk kendi taraflarına benzemiş diye sevinsin, dost meclislerinde övünsün ben de "ama huyu da neyse ki bana benzemiş" diye laf çakayım. Arayayım dostlarımı, annemi, beziş'i falan, sürekli görümcemden dert yanayım, "ay şimdi de şöyle yaptı böyle dedi" diye. Onlar da bana 'amaaan tek derdin bu olsun. Kocanla iyi ol da gerisi mohim degil' desinler.

Böyle olsun olm. Moderniteden sıkıldım yemin ederim. Eskiden daha güzelmiş herşey. Aradığım heyecanı bana ancak bir görümce yaşatabilir. Bekliyorum seni görümce. O gün geldiğinde hiç tanışmamış olmayı dileyeceksin bebeyim.

Resim: İstediğim görümce resmini de Umut Sarıkaya'nın mevzuyla ilgili karikatürlerini de bulamadığım için, sinire kesip bunu koydum resim diye abicim. "Konumuzla ne alakası var" diye düşünüp korteksi yakmayın boşuna.

Benim Anlayamayacağım Meseleler



"Diplomasi dili ve diplomatik hareket" tabirlerine küçük yaştan beri aşina olmakla birlik, ben bu lafların özünü Murat Yetkin'in köşeyazılarıyla idrak etmiştim dimağı güçlü okur.

Murat Yetkin bildiğiniz üzere yıllardır "Ankara'nın nabzını tutar" (bu lafı da kim icad ettiyse allah razı olsun. Üç kelimeyle anlatıyoruz derdimizi nabız mabız derken). Ankara'yı geç de onun bi de böyle "Rusya'yla doğalgaz sıkıntısı son anda nasıl halledildi"? , "Cumhurbaşkanlığı'ndaki davete gelen katılımcılar hangi masaya nasıl yerleştirildi?" gibisinden haberleri vardır. Adeta arkası yarın izlermiş gibi heyecanla okurdum ben o yazıları sırf şu diplomatik dili /tavrı/duruşu biraz daha kavrayabileyim diye.

Fakat o yazıları okurken fark ettim ki ülkelerin birbirleriyle ilişkileri aynı dost/sevgili/akraba ilişkileri gibi tribal enfeksiyonist bir çizgide devam ediyor. Misal görümcenizle aranız bir sebepten açıldı. Adam gibi "ne oluyo len, niye böyle böyle yapıyosun? Açık açık konuşalım" demezsiniz de herkesin olduğu bir yemekte "ay kayınvalidem de geçen gün dedi ki kızı olsam beni ancak bu kadar severmiş" diye laf çarparsınız. Onun gibi laflar çakılıyor diplomatik düzeyde de.

Örneğin, bir ülkeye hafiften gıcık mı olduk, başbakan onun telefonlarına o an diil de iki saat sonra cevap verince bu diplomatik dilde "hareket yapma hareketin kralını görürsün" anlamı taşıyor. Ya da o ülkenin gıcık olduğu başka bir ülkenin cumhurbaşkanını ziyarete gidiyor hemen elçilerimiz. İlk örnekten hareketle bu da görümcemize gıcık olup onun görümcesine akşam oturmasına gitmek gibi düşünülebilir. Ay yeminlen aynı ya. Bak valla.

Bu mevzuyu da aklıma Zaytung'daki bir haber getirdi. Malumunuz bir süredir İsrail elçisinin bizim elçiyi alçak koltuğa oturtma hikayesi tartışılıyor (Hatta yanlış hatırlamıyorsam adamlar mevzuyla ilgili özür dilediler falan, ciddi sıkıntı oldu).

Bugün Taraf İsrail Savunma Bakanı iadeyi ziyarete gelince bizimkilerin neler yaptığından bahsetmiş. Ahan da burda.

Sevgili sanal gazete Zaytung ise aynı haberi şu şekilde vermiş. Aynen kopyalıyorum ve yine bilinmezlere uzuyorum.

İsrail'e Diplomatik Misilleme Girişimi Boy Engeline Takıldı

Hafta başında İsrail Dışişleri Bakanı'nın Türk Büyükelçisi'ni alçakta oturtarak elde ettiği diplomatik üstünlüğe aynı şekilde cevap vermek isteyen Türkiye'nin girişimi İsrail Büyükelçisi'nin 1.97 metre boyunda çıkması nedeniyle hüsranla sonuçlandı. Dışişleri Bakanlığı'na görüşme için davet edilen İsrail Büyükelçisi Mishael Şalom'un 20 santim daha kısa olan koltuğa oturtulmasına rağmen Bakan'ımızdan 3 santim kadar yukarıda görünmesi engellenemedi.

Ayaktayken Fotoğraf Alınmasına İzin Verilmedi

Dün öğleden sonra Dışişleri Bakanlığı'nda kalabalık bir muhabir topluluğu önünde gerçekleşen görüşmeye tam zamanında gelen Şalom, önce ayakta Dışişleri Bakanı'yla bir süre tokalaşarak basın mensuplarına poz verdi. İsrail Büyükelçisi'nin ayaktayken Sayın Bakan'ımızdan en az iki karış daha uzun görünmesi salonda buz gibi bir havanın esmesine yol açarken, çok kısa süren bu tokalaşma sırasında fotoğraf çekilmesine de izin verilmedi.

Apar topar kendisi için daha önceden hazırlanan alçaltılmış koltuğa yönlendirilen Büyükelçi Şalom'un hemen karşısındaki koltukta yerini alan Dışişleri Bakan'ımız bir süre göz ucuyla kimin daha yüksekte olduğunu anlamaya çalıştı. Basın mensupları ve danışmanlarından gelen "malesef" manalı kafayı iki yana sallama işareti üzerine ayak uçları üzerinde hafifçe yükselen Bakan Bey, yine de arzu ettiği irtifaya ulaşamayınca salonda derin bir sessizlik hakim oldu.

"Allah Boy Vermiş Gerisini Koyvermiş"

Görüşmenin geri kalan kısmında 10 dakika kadar hiç bir şey konuşmadan etrafa bakan iki diplomat daha sonra toplantıyı sonlandırmak için tekrar ayağa kalktılar. İsrail Büyükelçisi'nin vedalaşmak için elini uzatması üzerine karşılık olarak kendisi de elini uzatan Dışişleri Bakanı'mız, Şalom'un elini aniden çekip saç tarama hareketi yaparak "zzztt jerussalem!" demesiyle bir şok daha yaşadı. Son derece sinirli bir şekilde toplantı salonunu terk eden Bakan Bey, basın mensuplarının sorularını ise "Allah boy vermiş gerisini koyvermiş" diyerek geçiştirdi.

Fotoğraf: Onu da Zaytung'dan kopyaladım utanmaz gibi.


Zaytung diye bir yer


Yıllardır özlemini çektiğim ve bu özleme istinaden arada blogumda arada da öykülerin arasında benzer şeyler yapmaya çalıştığım şahane bir sanal gazete buldum gözümün nuru okur.

Zaytung!!!

Bunlar ne zamandır ortadaymış, ben daha yeni halvet oldum kendileriyle. Size de tavsiyem arada tıklayın okuyun. Özellikle de benim gibi "Yeni Taşındığı Muhitin Esnafıyla Çok Kısa Süre İçerisinde Laubali Olan Genç, Bir Yılda Sekiz Ev Değiştirmek Zorunda Kaldı..." gibi abuk sabuk başlıklara nedeni belirsiz bir biçimde uzun uzuuuun gülebilen ve hatta bundan dolayı çevreden zaman zaman tepki/kınama/"deli mi ne ayol" gibisinden bakışlar alan biriyseniz, burası tam size göre aynı paralelde seyrettiğim okur.

Hiçbişi yapmak istemezseniz girin burç yorumlarını okuyun. Misal benimkinde bugün şöyle demiş:
ASLAN (24 Temmuz - 23 Ağustos)
Satürn'ün olumsuz konumu nedeniyle uzur süredir iş hayatınızda yaşadığınız durgunluk, önümüzdeki hafta bu gezegenin gelip sizden bizzat özür dilemesiyle son bulacak.
Fekat Kova daha çok güldürdü beni
KOVA (21 Ocak - 19 Şubat)
Hayatınızdaki kadınların sizi anlamadığından şikayet ederken, hayatınızdaki kadınların sadece anneniz ve teyzeniz olduğunu farketmenizle, daha büyük bir sorununuzun olduğunu anlayacaksınız.
"Hastayım ama evden çalışcam" diye mail attım danışmana, fekat oturmuş zaytung maytung, yine tembellik yapıyorum burcuna kurban olduğum okur. Çok ayıpladım kendimi. Gitmem lazım. N'olur anla beni.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Karda Kışta Malamat Oldum Görümceme Hey Okur Can Okur


Yes allright derken bir tatil daha geçti sayın seyirciler. Üstelik tatilimin son günü 20 dereceyle adeta tavan yapmış İzmir'den zirzop gibi incecik şeylerle yola çıkınca, Groningen tren istasyonundan evime normal hava koşullarında on dakka olan mesafede donma, hipotermi, zikomergi tehlikesiyle burun buruna geldim. Lakin öldürmeyen allah öldürmüyor canım okur. İşte, turp gibi karşınızdayım.

Olm burası var ya, görsen şaşannn, o derece soğuk, o derece buz, o derece ürkünç. Hayır, ilk başta hoştu. "Aaaa lay lay lom, kar. Ne güzel. Kışa yakışan bir konsept" diye sevinmiştik. Ancak üstadım, herşeyin fazlası zarar. Boku çıktı mevzunun. Yüce rabbim eskimolara sabır ihsan eylesin, temiz, pak ve sıcak iglolar nasip etsin. Vebihamdik amin.

Uzun uzun tatilden bahsedebilirim ama biliyorum, sıkılırsınız, okumazsınız. Tarih sınavına çalışıyor gibi paragrafları atlaya atlaya gider, yazının sonunda karşınıza çıkan "parçanın ana fikri nedir?" sorusuna da en olmayacak cevabı verirsiniz. Bu nedenle bebek, kısa keselim aydın abası olsun hesabı diyeceğim tek şey şudur ki, tatil matil bahane dostlarla eğlenmek şahane.

Tatilin benim için dönüm noktası akademik bir insan olmak istemediğime karar vermek oldu. "O zaman ne bok yemeye doktora yapıyon?" diyen çemkirella okur, sen her yaptığını biliyon da mı yapıyon? Bu arada yapıyon ediyon demenden anladım, Ege'lisin sanırım. Hemşeri sayılırız len, fazla çemkirme.

Diğer bir dönüm noktası ise tarot kartı almak oldu. Artık her sabah evden çıkmadan günlük fal açıyorum kendime. Kah çekiyorum kupa altılısı kah çekiyorum büyücü. Misal bugünkü falımda "çok ama çok başarısız bir gün, ziki tuttun" yazıyodu. Valla da billa da çıktı. Neyse efendim, bu işte ustalaşıp Groningen'in ilk fal cafe'sini açmayı planlıyorum. Öyro'ya öyro demiycem kısmetse. Möyro diycem.

Öyro möyro derken bir yazının daha sonuna geldik sayın seyirci.
Evet söyle bakalım, parçanın ana fikri nedir?

a) Berfu'nun evi aslında tren istasyonuna yakın falan değil. Zaten oraya tren çalışmıyo.
b) Berfu tatilde bi bok yapmamış, mal gibi yatmış.
c) İnsanlar falla geleceği öğrenmek yerine şimdiye odaklanıp anın tadını çıkarmalıdır.
d) Öyro diye bir para birimi mevcut değildir.
e) İzmir sıcak bir memlekettir ve Ege şivesi sevimlidir.

(c şıkkını işaretleyenlere hayatta fal açmam, peşinen söyliiim).