25 Eylül 2009 Cuma

Rüyada Thom Yorke Görmek


Dün gece rüyamda Thom Yorke'u gördüm. Hayır olsun işallah yalebbim. Bi dünya gözüyle göremedik ama en azından rüyalarda buluştum kendisiyle.

İnternetten araştırdım, rüyada Thom Yorke görmek? diye, dinimizce caiz değilmiş, mümkünse gusül abdesti alıp tövbe etmem gerekiyormuş. Olm, ne tövbe etcem be. Adam, bizim burdaki Yunan bir arkadaşla çayhane gibi bi yerde karşılıklı sigara içiyodu dertli dertli. Ben de yanlarına gidip muhabbete turp sıkıyodum.

Neyse, eleman benim rüyama girince herhalde dedim bana bişi anlatmak istiyo. Düşündüm düşündüm, en sonunda dedim gücendi galiba bana. "Ne kadar rakip, ne kadar düşman varsa blogunda onların şarkılarını çalıyosun, abine bi güzellik yapmıyosun" bağlamında yani...

Kendisinden çok özür diliyorum. Hatta haftaya kart atıcam, geçmiş bayramını kutlayıp, rüyamda kendisini sıkıntılı gördüğümü belirterek nazara karşı kurban kesmesini tavsiye edicem. Ve de "coldplay elinize su dökemez, içinizi ferah tutun" diycem.

Bu vesileyle size hangi parçalarını dinletsem acaba? Karar vermek zor çiçeğemm. Halet-i ruhiyenize sıkıntı olmasın diye Kid A'yi komple eliyorum. Sakincecik bişiler çalalım: No alarms and no surprises. Siiiiiiiilence.






Fotoğraf:
Thom'un pasaport için çektirdiği fotoğrafa ulaştığımı düşünüyorum:) Rüyamda da sol gözünü kısıp duruyodu valla. Biz zaten onu gözü kısık, burnu yamuk her türlü seviyoruz.

24 Eylül 2009 Perşembe

Size de oluyor mu?


Bazen bi türkçe pop dinlemek istiyorum deli gibi. Ama uygun ortamı bulamıyorum sayın seyirci.


Herşey kendi context’inde anlamlıdır demiş bilgin bir şahsiyet. Doğru demiş. Nasıl ki rakı şu kuzeylerden kuzey beğen şehrinde aynı tadı vermiyorsa...Türkçe pop da öyle işte.


Bugün gerizekalı makalelerimden fazlasıyla bunalmış olduğum bir anda youtube’u açıp sertab erener’in envai çeşit şarkısını dinledim. Bir yandan türkçe’ye halet-i ruhiye olarak çevirmeyi uygun gördüğüm “mood” un risk alma davranışı üzerine etkilerini okumaya ve bu yetmiyormuş gibi bi de anlamaya çalışırken, bir yandan da sertab’ın “bir minicik kız çocuğu bakkkkk, duruyor orada haaaaağğğlaaaağ” diyen sesine eşlik ettim. Sonra attım makaleyi sağa. Siktir et kızım, ne işin olur mood’la ne işin olur riskle? Kapa gözünü, bi düşün.


Kapadım gözümü. Bir arabadaydım. Yaz vakti. Şoför mahalinin yanında oturuyorum. Camdan dışarı bakıyorum. Rüzgar yüzüme vuruyor. Yemyeşil bir yerden geçiyoruz. Radyo açık, türkçe pop şarkılarımızı dinleye dinleye güneye bir yerlere gidiyoruz. Nasıl mutluyum.


Sonra bir kahvaltı sahnesi. Kış kahvaltısı. Salondaki masayı donatmışız dostlarla. Açmışız kral tv’yi. Arkada fon oluşturmuş ordan gelen müzik. Rafet el Roman “sorma neden sorma neden” diyor. Çatal bıçak sesi, ince belli cam bardakta çay kaşağı şıngırtısı, pazar gazeteleri, neşe....


Ve başka bir zaman ben Soner Arıca’yı çok efendi buduğumu itiraf ediyorum. Kızlar benle dalga geçiyorlar, gülüyoruz deli gibi. Daha sonraysa Yıldız Tilbe’yi çok kıro bulduğumu...Kıro kadın diyince aklıma onun geldiğini... Ve Levent Yüksel’in bu gece soooon’unu söylüyoruz arkadaşlarla, liseden mezun olduğumuz o gece. İzmir’de, Alsancak’ta, Kıbrıs Şehitleri’ndeyiz. Azıcık içmişiz. Yanaklarım pembe.


Ben türkçe pop’u değil de o hallerimi mi özlüyorum len acaba?


Context’ini düttüğümün bu kuzey şehrinden, sizin için Ege Fm’e istek parçası yaptım kuşum. Bulutsuzluk Özlemi’nden geliyor: “Küçük bir çocuk yeni uyanmış gözleri mahmur / Muavin de çocuktu fakat uykusuzdu/ Soldaaaa güneş yükseliyorduuu, güneyeee giderken.”


Not 1: Bu arada sosyal sorumluluk bağlamında belirtmeden geçemiycem, şarkılarının bazılarını hala çok sevdiğim ve lise-2'de konserlerine gidebilmek için babamla kavga etmişliğimin olduğu Bulutsuzluk Özlemi, ODTÜ bahar şenliklerine katılmak için "üç şişe viski, Dedeman'da suit isteriz" dedikleri gün gözümden düşmüştür. "Şili'ye özgürlük" demekle olmuyor yaprağaaam. Viski ne len, gudik? Bi Soner Arıca kadar olamadınız:)


Not 2: Ya bi de türkçe pop'tan girdik, türkçe rock'tan çıktık. Kusura bakmayın, idare edin ballarım.

23 Eylül 2009 Çarşamba

Eşitsizlikle Tanışmak


İlkokul 2'ye gidiyordum o zaman. Antepliler Apartmanı diye bi yerde otururduk. Önü boştu, çoluk çocuk koştururduk, dolanırdık. Mahalle havasının hüküm sürdüğü küçük bir yerdi zaten. Herkes aşağı yukarı aynıydı. Ama birgün...

Hiç unutmam, bir gün annem limon mimon gibi bişi istetmek üzere beni alt komuşu Perihan teyze'ye gönderdi. Merdivenlerden indim, azicik yürüdüm, Perihan teyzelerin kapının önüne geldim sonra bi afalladım. Bütün apartmanda, istisnasız her dairede bulunan o standart kapı zili gitmiş, yerine pirinçten aslan başlı bir zil gelmişti. Pırıl pırıl da parlıyordu. Aslında aslanın ifadesi biraz korkunçtu, zira ağzı açıktı ve o aralıkta da zilin küçük düğmesi duruyordu. Ama belki de daha önce hiç görmediğim bişi olduğundan, ben yine de kendisini sevmiştim. Düğmeye basınca, klasik kapı zilleri gibi değil, adeta şarkılı türkülü bişiler çalıyordu. Üstelik hafızasında beş-on ayrı parça mevcuttu. Her seferinde başka bir zil öttürüyordu. Tabi bi de gözlerinden kırmızı ışıklar çıkıyordu. Uuuuu beybi.

Perihan teyzelerin durumunun bizden daha iyi olduğunu o ana kadar hiç düşünmemiştim. Zira çocuk olduğumdan mütevellit, ne salonlarındaki ceviz mobilyalar ne de avizeleri bana oldukça janjanlı bi yerde olduğum izlenimini vermişti. Ne anlarım cevizden, ne anlarım kristalden. Ahir zaman işte. Henüz sike sürülcek aklın olmadığı sularda seyrediyorum. Ama, o aslan başlı zil, işte o herşeyi açıklamıştı bana. Küçük ve saf olduğum için, "vay be" demiştim, "acaba bir gün bizim evin de böyle zili olacak mı? Cıkk, çok zor. Pahalıdır bu. Altından galiba hem". Şimdi üstüne para verseler taktırmam o zilden. Ne çirkin, ne anlamsız şey len o. Ama o zamanlar...ah o zamanlar nelere özenmezdik ki?

Ben işte, eşitsizliği ilk orda bi fark ettim galiba. Ya da daha önce de fark etmişimdir belki ama yarım akıllı olduğum için unutmuşumdur hemen. Bunu unutmadım dostum.

Sonra üçüncü sınıfta Canan diye bi kız geldi sınıfa. Benim yanıma oturttu hoca. Bu Canan çok şeker sevimli bi kızdı, severdim. Birgün çantasından uzay mekiği gibi, süpersonik bi kalemkutusu çıkardı. Gözlerimi alamadım. Böyle nası atraktif bişi. Üstelik kumaştan falan değil, kemik gibi ya da sert plastik bi maddeden yapılmış. İçinde de renkli renkli kalemler var. Silgileri dizmek için ayrı göz, özel kalemtraş yeri... Uuuuu beybi yine. O derece. Nerden aldın sen bunu? diye sordum, babası Fransa'dan getirmiş. Bir de havalı ki sorma. İki renk getirmişmiş de, yarın da öbürünü kullancakmış da, şöyle kıyafetler alınmış da bi de ona bıdı bıdı. Böylece iyice ikna oldum: biz fakiriz len galiba.

Salaklık işte. Fakir de değildik, zengin de değildik. Bence tam kararındaymışız. Ama bunu idrak edemiyorsun küçükken. Hep bir upward comparison hali. Oysa depresyon çalışan psikologlar ne demiş: yapacaksan downward comparison yap, kendini çiçek gibi hisset. Olmuyo ama işte, illa yukardakilere özencez. Bi de Sineklerin Tanrısı'nda gayet de güzel anlatıldığı üzere, çocuklar acımasız oluyor be dostum. Bazen bile isteye ağzına sıçıyorlar. Öyle olunca tabi iyice bi eziliyosun.

En zor olan şudur aslında ve de kendini ezik hisseden sabi-sübyan için milattır bu. Bunu memur çocuğu olan ya da kıt kanaat geçinen bir evin ferdi olan herkes yaşamıştır. Sınıftan hali vakti yerinde bi arkadaşın "beşinci barbimi de dün aldı babam, sonra da Ken aldırcam. Senin kaç tane barbin var?" diye sorduğuda "bende sadece Fatoş bebek var" diyecek cesareti kendinde bulmaktır. Çocukken bu tip sorulara ilk başta "bende on tane barbi var, hah" falan diye cevap verirsin. Maksat, hakir görmesinler seni. Ne zaman ki "yemişim lan, barbiyle mi adam olunuyo" noktasına geldin, o olgunluğa ulaştın, işte o zaman delikanlı gibi Fatoş bebeğinle övünmeye başlarsın. Üstelik iki yaşındayken hediye gelen başka bir bebeğin saçlarını yolduktan sonra ona Hasan ismini taktığını da keyifle anlatabilirsin. Bu da "barbim yok ama hikayesi olan oyuncaklarım var, çok kıymetliler" demektir. (Hasan da hala İzmir'de, benim kitaplıkta durur. Keldir ve üstünde örgü bir elbise vardır. Deyme barbiye değişilmeyecek bir güzellik).

Bunu yapamıyorsan ilerde sıkıntı olur. Hırs olur bünyede. Gerek yok. Zaten bu eşitsizlik durumunun ve "evladım herşeye sahip olmanın imkanı yok" mevzunun çocuğa anlatılması elzemdir. Öyle her istediğini alırsanız, oyuncaklara boğarsanız, yemin ediyorum datminsiz olur çıkar, başa bela olur ilerde. Bunu da kulağa küpe edin. Sonra Berfu dediydi dersiniz.

Orasından burasından ışık çıkan aslanlı kapı zili efektiylen huzurlarınızdan ayrılırken, hepinizi gözlerinizden hasretle öpüyorum.

Resim: Olm, google images'a Fatoş Bebek yazdım, fakat karı kız resmi çıkınca mecburen zil resmine döndüm. Ne çirkin şeymiş o yav. Allah vermeye.

20 Eylül 2009 Pazar

Yencek şey var yenmicek şey var


Bizim bölümde bi çevre psikolocisi grubu var, kendilerini vermişler recycling’e, vermişler daha az araç kullanmanın faydalarına. Çok takdir ediyorum onları. Çalışmalarını can-ı gönülden destekliyorum. Taa ki “böcek yeme” işine kadar. Ne demişler, üç yerde durucan: kırmızı ışıkta, levfaa olan yirde, bi de böcekte.


Şindi çevre psikologları arasında yeni ekol, et-balık tüketiminin çevreye verdiği devasağ zararları bir nebze de olsun azaltabilmek adına, insanları böcek yemeye teşvik etmek. Bu bağlamda “böceğin yenilebilir birşey olduğu konusunda insanları nasıl ikna ederiz (persuation) , böceklerin temiz, helal süt emmiş hayvanlar olduğu hususunda algıya nasıl ayar veririz (attitude change), hangi tip böcek insanda iyğğrenme yaratmaz, hangisi yaratır (evolutionary perspective)” gibi mevzulara girmişler. Daha geçenlerde bizim danışman konuyla ilgili uzman görüşü vermek üzere Utrecht’e bir toplantıya gitti. Toplantıda da zeytinli peynirli aperatifler yerine böcük verilcekmiş. Tövbe estağfurullah, yenir mi o be?


Tamam böcek yiyen toplumlar var, maşşallah turp gibiler hepsi de ama sor bakalım niye yiyorlar? Acaba adamın senin kadar parası olsa yer mi böcek? O da senin gibi her gün dana pirzola, kuzu şiş, but, ciğer yemek ister. Yoksa çekirgenin mekirgenin ne tadı var allasen?


Dikkatini çekerim, burda turistik gezi amacıylan gittiğin yerde enteresanlık olsun diye bir külah deep fried çekirge yemekten bahsetmiyorum. Zira onu hepimiz yapıyoruz. Ne biçim türsek, böyle şeylere imza atmayı, sonra da dost meclislerinde “ya şekerim valla ben yedim ondan, hiç de iğrenmedim, malum o yöreye özgü bişi, bu fırsatı kaçırmak istemedim” deyyü deyü anlatmayı seviyoruz. Yemin ediyorum, bizim kadar huyu pis başka tür yok şu hayvanlar aleminde. Misal bi aslan hayatta çizgisini bozmaz. Efendi gibi geyiğini avlar, çatır çatır yer. Ben şu an Isparta’dayım, iyisi mi bu yörenin meşhur lezzeti gül reçelinin tadına bakayım demez. Neyse, lafı uzatmamdan sıkılan ciddi okurun çağrısına kulak vererek konuya geri dönmem icap ederse, bahsettiğimiz şey börtü böceği haftada bir iki, ana öğün olarak, pilav üstü, lavaş arası falan yemek. Yok efendim onları sosluyorlarmış da, salçalıyorlarmış da bık bık bık. Beni soslasan benim de tadım güzel olur abicim.


Ayrıca böcekleri kuşlar yiyor zaten. Bi de biz yersek, bak valla beş-on sene içinde nesilleri tükenir, sonra kuşlar ne yiyeceğini sapıtır, ortalık Hitchcock filmine döner yemin ediyorum. Sonra da sorarsın: Kuşlar bizden ne istiyor? Ebenin hörekesini istiyor.


Deniz böceğinde sıkıntı yok. Denizden babam çıksa yerim diyen biriyim ben de. Bi de “olm bunlar tuzun içinde takılıyor, tuz da mikrobu kırar, ayrıca mis gibi kokar” gibi bi algım var galiba. Fakat hayır, diğerlerini yiyemem beybi. Bunu benden istemeyin. Çevrecilik de bir yere kadar. Gereksiz ışıkları söndürür, makarama bakarım ben aga. Evet, böyle bi insanım.


Resim: Birds'ün afişi. İbret-i alem olsun diye koydum. Kuşların "hareket yapma hareketin kralını görürsün" dediği ve sözün bittiği nokta...Herkes akıllı olsun, benden söylemesi.

Sevgili Güzin Apla: Ben de her genç kadın gibi pembe rüyalar görmek istiyorum. Ne yapmalıyım? Rumuz/ Gonca fem


Kanala nazır odam var, iyi hoş da, bundan mütevellit bir kısım garabet-ül mahlukat ile bir arada yaşıyorum. Misal, Özge’nin şu yazısında bahsettiği büyüklü küçüklü sivrisinekler ve örümcek abiler. Bunlar benim habitatımın vazgeçilmez parçaları oldu. Onu bunu öldürmeyi sevmeyen bir yapım olduğundan da elemanları mümkün olduğunca rahat bırakmaya çalışıyorum. Adeta gizli bir anlaşmamız var: ben onları görmezden geliyorum, onlar da beni. Gül gibi geçinip gidiyoruz genelde. Ama bazen sıkıntı olabiliyor. Anlaşmayı bilmeyen ve odaya yeni taşınmış bir mahlükat-ül cücük, ben tam da uykuya dalmak üzereyken bi aparta geçebiliyor. O zaman işte, bendeniz de n’apayım, yavruyu kendi çabalarımla önce etkisizleştirmeye, bu mümkün olmazsa da öldürmeye mecbur kalıyorum.


Geçen de böyle bi durum oldu. Yatmışım, bi baktım, cüsseli bi örümcek abi yatağa sıfır duvarımda adeta Kuğu Gölü balesini icra ediyor. Bir hareketler bir hareketler…Arada kendini aşağı sallandırıyor, hopp iki sallanıp tekrar duvara yapışıyor. Tamam canım, sevimlisin anladık, ama lütfen, sen bu kendini bilmezlikle gece benim yatağa iniş yaparsan, ben de len bacağım kaşındı diye sana ellersem, sonra sen bi korkarsan, beni ısırırsan…Yani bunların olmasını istemeyiz bebek, değil mi? Diyerekten, hayvanceğizi önce çubuk, sonra kağıt yardımıyla duvardan almaya çalıştım. Fakat nasıl tırstı bu. Adeta deli oldu, kendini oradan oraya atmaya başladı. ‘Dur len korkma, valla bişi yapmıcam, seni dışarı atcam sadece. Orda kuşlar kadar özgür olacaksın bebeyim’ desem de, anlamıyor hayvan. Ve korktuğum üzere, paraşütlen yatağa acil iniş yaptı. Yastığa doğru ilerlemeye başladı, ben önünü kesiyorum, bu sefer yorgana gidiyor. En sonunda peçeteylen bacağından tuttuğum gibi attım dışarı. Yavrum, bu odada yasamanın bir takım kuralları var. Lütfen. Ben sizin ördüğünüz ağlara hamle yapıyor muyum, yapmıyorum. Siz de efendi gibi takılın di mi?


Neyse ama, bu hayvanın oradan oraya koşturduğu bir kaç saniye beni bi şekilde etkilemiş demek ki, gece şöyle bir rüya gördum:


Dünyaya meteor düşmüş ve bu da dinazorların tekrar ortaya çıkmasına vesile olmuş (her nasılsa). Ama eskiden türlü türlü bitki, değişik etli butlu hayvanatla beslenen bu dinazorlar, biz doğanın dengesinin içine ettiğimizden yiyecek doğru düzgün bişi bulamıyorlarmış. Bu yüzden insanları yemeye başlamışlar. Ben ve annem de böyle heyhüla gibi bi dinazordan kaçıyoruz. Yağmur ormanı gibi bi yerdeyiz. Sonra meteorun düşmesiyle tsunami de olmuş, o yüzden sel sularına kapılıyoruz (bilinçalti burda da geçen hafta memlekette yasanan sel felaketine göndeme yapmaktadır). Sel sularıyla bir oraya bir buraya savrulurken (tıpkı duvarımdaki örümcek gibi), suyun altından bir çift göz görüyorum ben. Kafasını bi çıkartıyor, sekiz katlı apartman gibi…Yani kurtulmanın imkani yok, eşedüenlaaaaa diyip kendini bırakıcaksın, o denlicesine hayvani bi yaratik. Dinazor bana hamle ediyor, ağzını açıyor, kafam kadar dişi var, ve ben o sırada anneme dönüyorum ‘Ya anne, mevzumuz buraya kadarmış. Yiycek bu beni. Ama biliyo musun, şimdi o örümceklerin, sivri sineklerin falan neler hissettiğini anlıyorum. Demek ki onlar bizden, bizim onlardan korktuğumuzdan daha çok korkuyorlarmış, Ben de bir örümcek için işte su dinazor gibi bişiyim anne’ diyorum. Dinazor beni tam yiyecekken uyandım. Eh, insan öldüğünü göremez derler, doğru herhalde. Ama bi yusuf yusuf uyandım ki anlatamam. Sen koru yaleppim, dağlara taşlara, gelmesin dinazor bi daa.


Fakat ben bu beynin icine edeyim. Yeter lan. Bacağından tutup dışarı attığım örümceğin korkusuyla da empati kurmaya gerek yok artık. O kadar da olmasın be abicim, bana da yazıktır. Bari rüyalarımda şöyle biraz daha çirkef olayım, onu bunu döveyim, öldüreyim, zımbalayayım örümcekleri, di mi? Freud sağ olaydı da beni bi inceleyeydi, “bastırma çocuğum, dökül” diyeydi, hehyat! Toprağın bol, terapin alemde kral olsun oy Freud, can Freud, oedipus’u komplex Freud.


Ve böylece bir pıroğramın daha sonuna geldik sayın seyirciler. Esen kalın.

15 Eylül 2009 Salı

Nouvelle Vague



Biraz girly buldu kimisi ama ben de kiz kismiyim zaten. Dolayisiyla sikinti yok, guzel guzel takiliyoruz.

Size pek sevimli bir sarkilarini dinletcem ama tavsiye olaraktan bir ara suna ve de love will tear us apart cover'larina bakabilirsiniz. Ben ki cover pek sevmem, bunun hastasi oldum.

Ve simdiiii, sizler icin geliyor caniim okur: Too drunk to fuck (Ismi gorup korkan aceleci okur: Dur kacma yav. Reca ediyorum bi dinle parcayi. Belki seversin).


10 Eylül 2009 Perşembe

The buzz of the intoxicated mind



Bu aralar aklımda hep bi gitmek var. Birkaç kere daha olmuştu. Geçen gün de Zü bahsetmiş şu yazısında. Evet, biz o trenlere atlayamıyoruz hiç.


Oysa salı sabahı uyanır uyanmaz tam da bunu yapmak istemiştim. İstasyona gideyim, bilet alayım. Önce Rotterdam, oradan Belçika. Çakma bir hostel bulunur nasıl olsa. Yanımda sadece yedek bir t-shirt, bi de don. Fotoğraf makinası, diş fırçası...O kadar. Telefon kapalı. Orada birkaç gün kalıp iyice bi dağıtmalı. Çokça sarhoş olunmalı, dışarıdan tekinsiz görünen insanlarla tanışmalı, hikayeleri dinlenmeli...


“Daha çok ışık lütfen” demişti birisi. Önemli bir şahsiyet. Kimdi o?


Başka biri de şöyle demişti: “Bizim tuzumuz kuru değil ki, memur çocuğuyuz, hep bir temkinlilik, götü sağlama alma hali”. Kimdi o? Evet hatırladım, eski dost. Doğru demişti. “Doğru diyosun” demiştim o zaman da. Babamı düşünmüştüm. Onlar hayatı sorguladılar mı acaba? Oldukları yeri? Yaptıkları işi? Ben niye şimdi? Bilmiyorum. Babam bi gitmek istemiş miydi hiç? Bir sabah uyanıp “bu ev, bu çocuklar, bu iş, bu evlilik” diye düşünmüş müydü? Bilmem. Ama sanmam da. Babamın tuzu da kuru değildi, benimki gibi. O zaman, o zaman ben niye şimdi?


“Biraz daha şarap lütfen” demişti birisi. Önemli bir şahsiyet. Kimdi o? Aaa pardon hatırladım, artık ölü o.


Başka biri de şöyle demişti: “Senin yanlış yerde olduğunu düşünüyorum. Seni, yıllardır tanıyorum ve 15 sene önce sorsalar o ileride şunu şunu yapacak derdim. Şimdi ama çok farklı bişi yapıyosun”. “On beş sene önce 15 sene önceydi” demiştim. Sonra 32 yaşımıza yazdığımız mektupları hatırladım. İçinde ne var merak ettim. Ama daha vardı onları okumaya. 13 sene önce yazmıştık dört arkadaş. Herkesin mektubu başka birinde. Acaba ne yazmıştım ona? Acaba ne yazmıştık?

“Ben Berfu. Bu mektubu 32 yaşımda okumak üzere kendime yazıyorum.

Şu an hayatım şöyle böyle vır vır zır zır. Bu mektubu okurken umarım şöyle bir yerde olurum...................................”

O mektubu okumak lazım belki de şimdi. 32’yi beklemeye ne gerek var? Ama yok, olmaz, anlaşmamız öyle. Bozmamalıyız. Şimdi ne yapmalı peki?


Biraz daha şarap lütfen! Ve daha az ışık.


Fotoğraf: Station Noord - Brussels

6 Eylül 2009 Pazar

İki Ucu Bir Ortası Kaldı


Haydi bakalım, bugün de önce 10’da gözümü açıp, bir saniye içinde “üfff, kalkınca ne olcak ki len” diyip tekrar kapadım ve 1’e doğru kedi gibi gerine gerine uyandım. Sabah uykusu böylece öğle uykusu oldu. Rüya gördüysem de hatırlamıyorum. Bu ara yeni mottomuz: hayırlı rüya hatırlansın, hayırsız rüya sittirsin gitsin.


Gazeteler mazeteler. O sırada hızlı bir kahvaltı. Kahve, bolca kahve. Sonra yeni keşfettiğim bloglara daldım ve yaklaşık üç saat boyunca oradan oraya zıplayarak çeşit çeşit şey okudum. Blogların kimisi tamamen eğlenceli/geyik, kimisi öğretici, kimisindekiler kimliğini gizleyerek yazıyor ve sanırım ben en çok bu üçüncü kategoridekileri seviyorum, zira en samimi onlar oluyor.


Kimliğini gizeleyenlerden hangisinin “Second Life” gibi bir dürtüyle aslında hiç de gerçek olmayan şeyler yazdığını, hangisininse harbi olduğunu bunları ardarda okuyunca çözüyorsunuz zaten. Birinci kategoridekilere de kızamıyorum ama. Bunlar blogger işini zekice, ticaret gibi yürütenler, müşteri ne ister bilip ona göre davrananlar. Ama şu ciğerden yazanları yine de daha çok seviyorum. Böyle hiç çekinmeden kimimizin oldukça anarşist ya da sapkın bulabileceği şeyleri delikanlı gibi anlatıyorlar. Kendilerini google reader’ıma ekledim, takipteyim. Çizgilerini bozmadıkları taktirde ilerde sizlere de tavsiye edeceğim.


Bi de hiç dayanamadığım, adeta “aman aman hafazanallah” diye kaçtığım bir kitle var. Şindi eyvallah, tanımadığımız insanlar ne yapıyor, ne ediyor okumak hoşumuza gidiyor. Üstelik bi de komiklik/şakalar felan varsa yazılarında dadından yinmiyor. Ama, bazısı var, sanki Türkçe dersinde kompozisyon yazıyor. Pek edebi bir dil.... Misal “bugün canım sıkkındı, bi bok yapmadım” demek yerine, bunu şöyle ifade ediyor: “Bu sabah yitip giden ve sürekli eksilen zamanı bir ucundan tutmak yerine, kıyısında oturduğum bir deniz gibi uzaktan seyrettim” . Allah kabul etsin bacım, ne diyim. Zor iş. Ben de bi bok yapmadım ama hani bir fıkra var ya , küfür sevmeyen okurun affına sığınarak yazmak gerekirse, “benim kızım da orospu ama senin kadar güzel anlatamıyorum” diye, tam o amca gibi hissediyorum böyle şeyler okuyunca.


İçim niye sıkılıyor böyle yazılara diye düşündüm. Samimi gelmiyor, valla ondan. Yani daha doğrusu hep ama hep böyle yazıların olduğu bloglar samimi gelmiyor. Yoksa insan arada "kendi mekanım lan, yemişim, ben bi döktüreyim şurda, iki edebiyat parçalayayım" diyebilir. Onda sıkıntı yok.


Ahmet Hamdi’nin günlükleri yayınlandığında “Eyvahlar olsun, bu günlükler gerçek olamaz. Ahmet Hamdi bu kadar basit yazamaz, düşünemez. Nerede o edebi metinler, ha sorarım nerede?” diye haykıran ve hayalkırıklığına uğrayan gudikötesi insanlar vardı ya hani...O zaman Arzu’yla çok gülmüştük bu hallere. Ne ki olm, Ahmet Hamdi de bir insan sonuçta. Gayet de samimi samimi günlük tutmuş adam sırf kendi için. Hiç de düşünmemiş “len bi gün ünlü olursam, sonra ölüresem, bunlar da bu metinleri yayınlarsa...du sen ben bi dikkat edeyim” diye. O nedenle günlük şeylerden edebi edebi bahsetmek falan bana bi komik geliyor. Yine de saygılıyız her türlü müesseseye. İsteyen istediği gibi yazsın, döksün içini. Maksat...eee, nedir bizim maksadımız? Amaaan ne biliiim, benimki eşle dostla şu bloglar aracılığıyla şenlenmek herhal. Bilemedim.


Neyse hocam, dallandık budaklandık yine.

Ben bisssürü blog arasında gezinince bugün, proce doldu kafam. “Şöyle bi blog açsak, böyle de bişi olsa, hmmmm, şunu yapsam bi de” diye. Ezelden böyle bi maymun iştahlılık vardır bende, sonra hemen sıkılırım. Basiret? Yoooo, o benim sözlüğümde sıkça kullandığım bir kelime değil beybi. Malesef. Basiret ve İrade. Yok bende. Yaradılış gereği böyle bu. Dayılara çekmişiz, sıkıntı olmuş sanırsam. İşte bu yüzden, yani şu maymunluğuma arada uyuz olduğum için, “dur be kızım, sen önce halihazırda mevcut procelerine odaklan” dedim.


Şindi ben güya iki yerde daha yazıyorum ya hani. Biri Evahalipisi. Şahane mekan, herkese tavsiye ederim. Kuzeygüney’le halvet olduğumdan beri oraya hiçbişi yazmadım utanmaz gibi. Oysa az önce kendileriyle skype aracılığıyla karşılıklı içtiğim, bu arada bol bol güldüğüm kuzen ekibimle gözümüzün nurudur o blog. İkincisi CambazDüşüren. Orayı da öykü yazmacılığım gelişsin, kendi kendime pratik yapayım diye başladım ama yazı çizi işlerim gelişeceğine köreldi abicim. Nasıl bir sıkıntı oldu bana anlatamam. Malum, maymun iştahlı olunca aynı anda dört öyküye birden başlayıp hepsini de aynı anda idare edeyim, azar azar devam ettireyim dedim, olmadı. Karar aldım, onu da başka formata çeviricem, sadece bitmiş öykülerin olduğu, kunil gibi devam eden şeylerin olmadığı, kısacası adam gibi bir yer olacak.


Diğer procelerimi (ki kendilerini çok ortaklı düşünüyorum, borsada hisseli, ciddi bişiler var aklımda) şimdilik gizli tutuyorum. Hele bi şunları adam edeyim. İki ucu bir ortası kaldı:)


Bugün de işte böyle kıyısında oturduğum hödöböt gibi...amaan neyse işte, geçti gitti.


Resim: Morkoyun (Konuyla hiç alakası yok. Hoşuma gitti).

3 Eylül 2009 Perşembe

Kamuoyuna önemle duyurulur


Merhaba,
Biz, gazetelerin arka sayfasında, genellikle bikinili kız fotoğrafının solundaki alanda verilen araştırma sonuçlarında bahsi geçen İngiliz bilimadamları. Bir konu ile ilgili düzeltme yapmak
adına buradayız.

Öncelikle bize çok değerli blogunda kalbi kadar temiz bir sayfa açtığı için, dünyanın en şahane insanlarından biri olan Berfu’ya çok teşekkür ederiz. Kendisi “Gazetelerde Yayınlanan TiriViri Anket Sonuçları’nın Müsebbipi İngiliz Bilimadamları” adlı derneğimizin fahri üyeliğine layık görülmüştür. Bundan sonra o da yepyeni araştırmalarla karşınızda olacaktır.

Öhööm. Herneyse. Geçtiğimiz günlerde dernek kurucumuz, biricik başkanımız, muhterem ve saygıdeğer Vılyım Hardingtın, derneğimizin büyük bir hevesle yürüttüğü “Hangi renk don giyen kadın daha azgın?” konulu araştırma ile ilgili ciddi eleştirelere maruz kalmıştır. Katıldığı bir konferansta Norveçli bilimadamları tarafından “düzenbazlık, etik kodlara uygun davranmamak ve gudik olmakla” suçlanan Hardingtın, sör çizgisinden kaymamak için bu şarlatanlarla muhattap olmamış ve sadece “sizin karınız kırmızı don giymiyorsa benim suçum ne?” demekle yetinmiştir. Bunun üzerine oturumu terk eden Norveçli bilimadamlarından birinin “Bilakis, benim karım sürekli kırmızı don giyer ama bir yararına göremedik. Demek ki sizin sonuçlarınız külliyen yalan” dediği kaydedilmiştir.

Bu olay derneğimizce ilk başta ciddiye alınmamıştır. Ancak bir süre sonra Avusturalya’da yayınlanmakta olan “Aborjinin Sesi” adlı gazetede şu habere rastlanmış ve artık sör çizgisi falan umursanmayarak ohaaaaa denilmiştir:

“Norveçli bilimadamlarının 100 kişi ile yürüttüğü bir araştırma sonucunda İngiliz bilimadamlarının hemen hepsinde narsistik kişilik bozukluğu semptomlarının görüldüğü, bu kişilerin bütün vakitlerini ayna veya göle bakarak kendi suretlerine hayran olmakla geçirdiği, bu nedenle araştırma yapmaya zaman kalmadığından kıçlarından sonuç uydurdukları bulunmuştur / Ajans İndiya”.

Derneğimiz, web sayfamızda ismimizin altındaki “since 1870” yazısından da anlaşılacağı gibi yıllardır buharlı trende, buharsız trende, otobüste, vapurda, plajda vb. yerlerde, artık üçüncü sayfa, ekonomi ve politika haberlerinden sıkılmış okurlara biraz nefes aldırmak adına, entersan araştırmalara imza atmaktadır. Üstelik biz, taa 1870’den beri en arka sayfayı açan bir okurun, ilk önce bizim haberimize değil, hepinizin tanış olduğu bikinili/mayolu/tangalı kız resmine odaklandığını bile bile, hiç gücenmeden çalışmaya devam ediyoruz. Bu araştırmalarımızın çoğu (Karnıbahar yeme sıklığı ile partner bulma arasındaki ilişki, otobüste teker üstü tercih eden kadınların yataktaki tercihleri, karpuz seven erkeğin kadında ilk baktığı yer vb.) ilgiyle okunmakta ve okurları en azından beş-on saniye “hakikaten öyle mi ya?” diye düşünmeye sevk etmektedir. Hatta geçen sene Sör Hardıngtın, Kareli Gömlek rumuzlu bir okurdan şu teşekkür mektubunu almıştır: “Gömlek üstü süveter giyen erkeklerin dişilere itici geldiği konulu araştıramanızı okuduğumdan beri hayatım değişti. Süveteri attığım gün kendime güvenim geldi, adeta çekiciliğim arttı. Şerın adlı bir sevgilim oldu. Şimdi bebek bekliyoruz. Mutluluğumu size borçluyum. Yaşasın İngiliz bilimadamları”.

Berfu "çok şımardınız len, fazla uzatmayın" dediği için yazımızı sonlandırmak durumundayız. Son sözümüz şudur: Biz ingiliz bilimadamları, şunun farkındayız ki bizi çekemeyenler, başarımızı kıskananlar var. Onlara İngiliz aksanıyla, ağzımızı doldura doldura tek bir diyeceğimiz var: Shot your bloody mouth you fucking idiot. (Ve bugünden sonra da hiçbirimizin Norveçli balıkçıların tercihi SebaMed el kremini kullanmayacağını, onun yerine babannelerin tercihi Arko Yağlı Krem’e döndüğümüzü de eklemek isteriz). Teşekkürler Berfu. Ne harika bir insansın. Öhömmm. Teşekkürler.

Karikatür: Erdil Yaşaroğlu
Not: Sıkıntıdan ne yapacağımı şaşırdım yemin ederim.