
Kara Kitap’ı okuduğumda 16 yaşındaydım. Lise-1.
BAL’ın birçok üniversitenin kampusüyle yarışır yerleşkesinde, liseli olma mertebesine ulaşmış öğrencilerin bulunduğu bina geniş, çakıl taşlı, mandalina ve çam ağaçlı bir bahçenin arkasındaydı. İlk katta lise-3’ler, ikinci katta lise-2’ler, son katta biz.
Sınıfın büyük pencereleri vardı, önünde elma yiyerek dışarıyı izleyebileceğiniz, o sırada size ilişenlere cevap vermeden takılabileceğiniz, her nedense yanınızda sizin gibi birkaç sessiz arkadaşınızın hep olduğu. Güzel günlerdi.
BAL’ın birçok üniversitenin kampusüyle yarışır yerleşkesinde, liseli olma mertebesine ulaşmış öğrencilerin bulunduğu bina geniş, çakıl taşlı, mandalina ve çam ağaçlı bir bahçenin arkasındaydı. İlk katta lise-3’ler, ikinci katta lise-2’ler, son katta biz.
Sınıfın büyük pencereleri vardı, önünde elma yiyerek dışarıyı izleyebileceğiniz, o sırada size ilişenlere cevap vermeden takılabileceğiniz, her nedense yanınızda sizin gibi birkaç sessiz arkadaşınızın hep olduğu. Güzel günlerdi.
Kara Kitap’ı Alsancak’tan İstasyon’a inerken sağdaki sahaflardan birinde bulmuştum. Üzerinde sarı çerçeveli siyah bir tablonun olduğu bu eski baskıya kanım hemen kaynadı. Aynı sene “Hakkari’de Bir Mevsim” i de sahaf sahaf arayıp en sonunda Karşıyaka’da bulacak ve yine eski bir baskıya ulaşabildiğim için, hele hele ben daha 6 yaşındayken bu kitabı okumuş, sonradan nedense buraya bırakmış olan, yani tarih atmış olan bir beyin kitabını aldığım için sevinecektim.
Kitabı pencereye yakın, aydınlık sıramda sürekli ama sürekli okuduğumu, bir yandan da o sene tesadüfen edinmiş olduğum siyah kaplı defterime notlar düştüğümü çok net hatırlıyorum. Ara sıra, yani bazı tenefüslerde kitap hemen bitmesin diye ara vermek istediğimde, pencerenin önünde mandalina ağaçlarına bakarak birgün ben de bu adam kadar iyi yazabilir miyim diye düşündüğümü ve bir sonraki ders olan coğrafyada çaktırmadan kitaba nasıl devam ederim’in yollarını aradığımı da hatırlıyorum.
Ben hiçbir zaman o adam kadar iyi yazamadım. Önceliklerim hep farklı oldu. Ve yazı yazmak benim için bir çırpıda aklıma üşüşen şeyleri pat diye öyküleştirip sonra da unutmaktan öteye gitmedi.
Kitabın birinci kısım birinci bölümü “Galip Rüya’yı İlk Gördüğünde” şöyle başlıyor: “Yatağın başından ucuna kadar uzanan mavi damalı yorganın engebeleri, gölgeli vadileri ve mavi yumuşak tepeleriyle örtülü tatlı ve ılık karanlıkta Rüya yüzükoyun uzanmış uyuyordu” . ,
Kitabın birinci kısım ikinci bölümü olan “Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman” ın son cümlesi ise: “Canım, güzelim, kederlim, felaketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhanede, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi bir yatakodasında, nerede olursan ol, vakit tamam gel bana; yaklaşan korkunç felaketi unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessiziğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık” diye bitiyor. İlk gördüğümde bu cümleyi tekrar tekrar okumuş ve o aralar belleğime kazımıştım. Kitabı bitirip rastgele açtığım bir sayfayı okumaya başladığım seferlerden birinde ikinci kısım üçüncü bölümün başlığı altında Mevlana’dan “Ne kadar zaman arayacağım seni ev ev, kapı kapı / Ne kadar zaman köşeden köşeye, sokak sokak” alıntısını gördüğümde, nedense Orhan Pamuk’un bu kitabı Mevlana’nın bu cümlelerini okuduktan sonra tasarlamaya başladığını düşünmüştüm. Çünkü bu iki dizenin gücü gerçekten büyüktü ve insanın aklına Kara Kitap’taki muhteşem kurguyu da pekala getiriveriyordu.
Kitapla ilgili söylenebilecek, buraya alıntılanacak o kadar çok şey var ki. Sanrım bu yüzden biri çıkıp “Kara Kitap’ı Anlamak” diye başka bir kitap yazmış. Kitapçılarda gezinirken elimi sürüp şöyle bir karıştırmaya bile tenezzül etmediğim bu kitabın aslında çok iyi bir araştırma olduğuna eminim. Yine de en bi sevdiğim bu roman, gizlerinin bir başkası tarafından hazırcacık açık edilmesini değil zamanla tarafımdan çözülmesini hakediyor. Bu hevesle üç cildini birden aldığım ve altı ay boyunca 15’erlik taksitlerle ödemesini yaptığım Mesnevi ise hala kitaplığımın bir köşesinde duruyor. Evet ben hiçbir zaman bu adam kadar iyi yazamayacağım çünkü tembelim.
Kara Kitapla ilgili gecikmiş bu yazıyı neden şimdi yazıyorum? Cuma günü bir toplantıda danışmanlarımızdan birinin de Kara Kitabı dört kez okuduğunu, dördüncüden sonra başa dönüp beşinci kez başlamamak için kendini zor tuttuğunu ve her okuyuşunda da ayrı bir şifreyi çözdüğünü öğrendim. Sonra Serkan ne zaman bize gelse bir şekilde Orhan Pamuk’tan konuşmaya başladığımızı, Kara Kitap diyince gözlerimizin parladığını hatırladım. O zaman, susuzluğu giderir gibi saldırdığım bu kitabın, bazılarımız için Zülüş’ün Sinemadan Çıkmış İnsan yazısında bahsettiği türde bir ortaklık yarattığını düşündüm. Bu ortaklığa istinaden soruyorum, Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman oradan ne bulmak isterdiniz, hiç düşündünüz mü?










