13 Şubat 2008 Çarşamba

Boğaz'ın Suları Çekildiği Zaman


Kara Kitap’ı okuduğumda 16 yaşındaydım. Lise-1.
BAL’ın birçok üniversitenin kampusüyle yarışır yerleşkesinde, liseli olma mertebesine ulaşmış öğrencilerin bulunduğu bina geniş, çakıl taşlı, mandalina ve çam ağaçlı bir bahçenin arkasındaydı. İlk katta lise-3’ler, ikinci katta lise-2’ler, son katta biz.
Sınıfın büyük pencereleri vardı, önünde elma yiyerek dışarıyı izleyebileceğiniz, o sırada size ilişenlere cevap vermeden takılabileceğiniz, her nedense yanınızda sizin gibi birkaç sessiz arkadaşınızın hep olduğu. Güzel günlerdi.

Kara Kitap’ı Alsancak’tan İstasyon’a inerken sağdaki sahaflardan birinde bulmuştum. Üzerinde sarı çerçeveli siyah bir tablonun olduğu bu eski baskıya kanım hemen kaynadı. Aynı sene “Hakkari’de Bir Mevsim” i de sahaf sahaf arayıp en sonunda Karşıyaka’da bulacak ve yine eski bir baskıya ulaşabildiğim için, hele hele ben daha 6 yaşındayken bu kitabı okumuş, sonradan nedense buraya bırakmış olan, yani tarih atmış olan bir beyin kitabını aldığım için sevinecektim.
Kitabı pencereye yakın, aydınlık sıramda sürekli ama sürekli okuduğumu, bir yandan da o sene tesadüfen edinmiş olduğum siyah kaplı defterime notlar düştüğümü çok net hatırlıyorum. Ara sıra, yani bazı tenefüslerde kitap hemen bitmesin diye ara vermek istediğimde, pencerenin önünde mandalina ağaçlarına bakarak birgün ben de bu adam kadar iyi yazabilir miyim diye düşündüğümü ve bir sonraki ders olan coğrafyada çaktırmadan kitaba nasıl devam ederim’in yollarını aradığımı da hatırlıyorum.
Ben hiçbir zaman o adam kadar iyi yazamadım. Önceliklerim hep farklı oldu. Ve yazı yazmak benim için bir çırpıda aklıma üşüşen şeyleri pat diye öyküleştirip sonra da unutmaktan öteye gitmedi.

Kitabın birinci kısım birinci bölümü “Galip Rüya’yı İlk Gördüğünde” şöyle başlıyor: “Yatağın başından ucuna kadar uzanan mavi damalı yorganın engebeleri, gölgeli vadileri ve mavi yumuşak tepeleriyle örtülü tatlı ve ılık karanlıkta Rüya yüzükoyun uzanmış uyuyordu” . ,

Kitabın birinci kısım ikinci bölümü olan “Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman” ın son cümlesi ise: “Canım, güzelim, kederlim, felaketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhanede, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi bir yatakodasında, nerede olursan ol, vakit tamam gel bana; yaklaşan korkunç felaketi unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessiziğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık” diye bitiyor. İlk gördüğümde bu cümleyi tekrar tekrar okumuş ve o aralar belleğime kazımıştım. Kitabı bitirip rastgele açtığım bir sayfayı okumaya başladığım seferlerden birinde ikinci kısım üçüncü bölümün başlığı altında Mevlana’dan “Ne kadar zaman arayacağım seni ev ev, kapı kapı / Ne kadar zaman köşeden köşeye, sokak sokak” alıntısını gördüğümde, nedense Orhan Pamuk’un bu kitabı Mevlana’nın bu cümlelerini okuduktan sonra tasarlamaya başladığını düşünmüştüm. Çünkü bu iki dizenin gücü gerçekten büyüktü ve insanın aklına Kara Kitap’taki muhteşem kurguyu da pekala getiriveriyordu.

Kitapla ilgili söylenebilecek, buraya alıntılanacak o kadar çok şey var ki. Sanrım bu yüzden biri çıkıp “Kara Kitap’ı Anlamak” diye başka bir kitap yazmış. Kitapçılarda gezinirken elimi sürüp şöyle bir karıştırmaya bile tenezzül etmediğim bu kitabın aslında çok iyi bir araştırma olduğuna eminim. Yine de en bi sevdiğim bu roman, gizlerinin bir başkası tarafından hazırcacık açık edilmesini değil zamanla tarafımdan çözülmesini hakediyor. Bu hevesle üç cildini birden aldığım ve altı ay boyunca 15’erlik taksitlerle ödemesini yaptığım Mesnevi ise hala kitaplığımın bir köşesinde duruyor. Evet ben hiçbir zaman bu adam kadar iyi yazamayacağım çünkü tembelim.
Kara Kitapla ilgili gecikmiş bu yazıyı neden şimdi yazıyorum? Cuma günü bir toplantıda danışmanlarımızdan birinin de Kara Kitabı dört kez okuduğunu, dördüncüden sonra başa dönüp beşinci kez başlamamak için kendini zor tuttuğunu ve her okuyuşunda da ayrı bir şifreyi çözdüğünü öğrendim. Sonra Serkan ne zaman bize gelse bir şekilde Orhan Pamuk’tan konuşmaya başladığımızı, Kara Kitap diyince gözlerimizin parladığını hatırladım. O zaman, susuzluğu giderir gibi saldırdığım bu kitabın, bazılarımız için Zülüş’ün Sinemadan Çıkmış İnsan yazısında bahsettiği türde bir ortaklık yarattığını düşündüm. Bu ortaklığa istinaden soruyorum, Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman oradan ne bulmak isterdiniz, hiç düşündünüz mü?

8 Şubat 2008 Cuma

Sizin Hiç Psikopat Çocukluk Arkadaşınız Oldu mu?



Benim bir dizi psikopat çocukluk arkadaşım oldu. Öyle ki şu anda olduğum kişiysem ve siz de beni seviyorsanız bunu biraz da o psikopat arkadaşlara borçluyum. Nasıl mı?
İlkokula giderken oturmakta olduğumuz Antepliler Apt. 3. Kat Daire XXL’ın karşısında ikamet eden iki kız kardeşten büyüğüne birinciliği vermek istiyorum. Benden birkaç yaş büyük olan ve ortaokula giden bu kızın, evin önündeki boş oyun alanında bize katılmaya gelen civar apartman çocuklarına bir gıcıklığı vardı ve mütemadiyen mahalle karısı gibi bağırmak suretiylen bu cocukceğizleri kovardı. Hayır, kendi ortaokul yıllarımı düşünüyorum da, tamam çok olgu bir tip değilmişimdir muhakkak ama bu kadar ebleh hareketler içine giren biri hiç değildim.
Kaderin bir cilvesi midir, şans mıdır, benim de en yakın arkadaşım iki ev yanda oturan Serap’tı. Annelerimizin adı aynıydı, ikimiz de sakin tiplerdik, öyle popüler olmak gibi bir iddiamız yoktu, seksek oynardık, ip atlardık, yolda bulduğumuz şeker kağıtlarının içine taş koyup uçlarını kıvırtarak ve kibrit kutularını bebek yaparak evcilik oynardık. Bildiğin çocuktuk işte. Fekat Serap ne zaman bizim bahçeye gelse, bu kız 5. katta oturan ezik arkadaşını da arkasına alarak “biz burada yabancıları sevmeyiz” nutkuna başlardı (Hay yediğimin çocuk çetesi. Sizden büyük “Sineklerin Tanrısı” var len). Biz de bir iki karşılık verdikten sonra “amaaan zaten onbeş dakka sonra akşam olcak, ip atlayamiycez” diyerekten Seraplar’ın evinin önündeki tehlikeli alana yönelirdik. Uğraşmak istemezdik. Hem de hiç. (Beni ben yapanlar 1= Delüylen manyaklan laf dalaşına girmemek). Evet ben hala böyle insanlarla uğraşmak istemem. Son zamanlarda biraz değiştiğim söylenebilir, artık haddini fazla aşanlara ben de aynı aşırılıkla cevap verebiliyorum. Ama kimseye de “len bizim iş yerinin önünde oynama, git şu iş yerinin önünde oyna die” bağırmıyorum.

Devam edelim. Sonra bir gün bu kızın annesi bir sebepten ötürü asansörde bize çemkirdi. Yok efendim dışarıdan gelen ve evlerinde asansör olmayan çocuklar bunu oyun aracı sanıyormuş, inip çıkıp duruyorlarmış. Tabe, zaten biz de süper lüks bir yerde oturuyoruz, bütün çocukların derdi de sürekli bozulan asansöre binmek. Halbuse biz o sırada Serapla isimleri aynı annelerimizin yaptığı kısırı yemek üzere heveslen yukarı çıkıyorduk ve bir süre aşağıya inmek gibi bir planımız yoktu. O anki zeka yaşımla idrak edememiştim ama sonradan düşününce, annesi bu kadar manyak olan ve o aralar ergenlik dönemine geçiş yapmakta olan bir kızın, sınıftaki yakışıklı çocuklarla uğraşmak yerine bizimle uğraşması çok da şaşılacak şey değil.

İkinci psikopat arkadaşım apartmanın giriş katında oturmaktaydı. Kendisi bana küçücük yaşımda “hmmm, kızların erkek dostları da olabilirmiş” i öğreten insandır. Her gün okula birlikte yürüdüğüm, aynı sınıfta okuduğum bu çocuk da o kızdan nefret ederdi. Yani ortak bir nefret nesnemiz vardı (Beni ben yapanlar 2 = ortak nefret nesnesi bulunca sevinme hali). Her şey iyiydi güzeldi de, bir gün nedense bu arkadaşım yeni doğmuş bir kedi yavrusunu poşete koyup ağaca vura vura öldürünce, evet işte o gün, oturdum bu arkadaşlığı sorguladım (Beni ben yapanlar 3= Mazluma eziyet etmeyelim, merhametli olalım, efendi gibi duralım, sınırlarımızı bilelim). Evet, çok bilinçliydim ben, 9 yaşında bile acaip sorgulardım her şeyi. Maalesef o zamanlarda ülkemiz “psikolog” die bir şey bilmiyordu sevgili okurlar. Ben de kendisini anneme şikayet ederek, annemin de annesi ile konuşmasını umarak yoluma devam ettim. Yıllar sonra bu arkadaşımla görüştüğümde gördüm ki gayet aklı başında ve normal bir birey olarak yetişmiş, tipine baksan kedi öldürmeyi sever demezsin. Fekat Amerika’daki seri katillerle ilgili bir araştırma bu kişilerin küçükken hayvanlara eziyet ederek mesleğe başladıklarını, beyaz tenli ve normal görünümlü olduklarını söylemekteydi. Zım zım zım zım. O an durdum, bi daha sorguladım. Sonra da “amaaan zaten kırk yılda bir görüşüyoruz” diyerek mevzuyu unuttum (Beni ben yapanlar 4: Enerjini senin için önemli kişilere harca).

Diyeceğim o ki, Sineklerin Tanrısı fantastik bir kurgu değil aslında ve sosyal psikoloji literatürüne göre bu gibi patalojik hareketlerin altında çocuğun “vicdan” denen kavramı geliştirmesi, olgunlaştırması yatıyor. Mutlaka başka durumların etkisi de vardır ama bilin bakalım bu gelişimi sekteye uğratan en önemli şeylerden biri neymiş? Çocuğa cezalar verme, böyle karanlıklarda bekletmek, odasına kilitlemek gibi hareketlermiş. Allllammm nasıl bilinçli bi insanım ben böyle. Üstelik bir de blogum aracılığıyla sizi de bilinçlendiriyorum artık. Psikopat arkadaşlar diye başlayıp akademik bulgularla yazımı bitirebiliyorum. Üstelik sarı ve normal görünümlüyüm:)

Avatar-The Last Air Bender: İzlemek İzlemek İstiyorum

Çok acaip müptela etti gerçekten. LOST’tan daha beter, Heroes’u zaten sollar.
Ozan, Gülsen’in bir süredir bahsettiği ve hatta kanepede uyuyakalıp gecenin 4’ünde uyandıktan sonra yatağına gitmek yerine laptop’a saldıraraktan izlediği Avatar serisini getirdi pazartesi akşamı.
Bilmeyenler için, Avatar: The Last Air Bender, yani “Avatar: Son Hava Bükücü” (ki Türkçe’ye çevirince son ütücü gibi oluyomuş di miJ ) Nicolodean’da ve Cnbc-e’de bir süredir yayınlanan bir anime. Hikaye, Aang adlı çocuğumuzun su kabilesinden iki kardeş tarafından bir buzul içinde geçmiş olan 100 yıllık uykusundan uyandırılması ile başlıyor. Her biri 20’şer dakika süren bölümlerin çoğu oldukça aksiyonlu geçiyor. Öyle ki, sabah işe geç kalmak pahasına oturup izlenebiliyor.

Çizgi filmleri ezelden beri çok severim, ama dört sene önce Ruhların Kaçışı’nı ilk izlediğimde fark ettim ki bu işin ustası Uzakdoğulularmış, Miyazaki’ymiş. Bu Japonlar nasıl bir kültüre sahip ki çocuklar için bir iş yapıyorlar ve bu işi büyükler de en az çocuklar kadar sevebiliyor? Laputa Castle in the Sky ya da Howl’s Moving Castle gibi işleri yapanlar senin benim gibi insanlar olabilir mi? Kimin aklına uzun süredir girilmemiş bir evde yapılacak temizlik öncesinde, eve yayılmış siyah kurumları sanki canlıymış gibi yürütmek, oradan oraya oynatmak gelir (bkz. My Neighbor Totoro)? Hangi çizgi filmde cadı olan kişi, bi yerlerde birine bi iyilik yapar ve biz aslında onun da sevimli bir tonton olduğunu düşünürüz (Sprited Away)? Alttaki resme bakın lütfen, o koca kafalı cadıya sempati duymanızı sağlayabiliyor bu Caponlar. En sonunda mutlak iyi ve mutlak kötü die bişi yokmuş arkadaş dedirtiyorlar.


Fantastik edebiyatı çok yakından olmasa da takip eden biri olarak, Ursula K. Le Guin’i de Yüzüklerin Efendisini de okurken en bayıldığım yerler, bizim dünyamızdan olmayan canlı cansız nesnelerin anlatıldığı yerlerdi. Sürekli şunu söyleyip durduğumu hatırlıyorum: “Ne güzel fikir, aaa ne güzel bişi bu böyle, keşke burada da olsa ondan falan feşman”. Belki hatırlarsanız, Otostopçu’nun Galaksi Rehberi, yani koskoca rehber, şu iki kelime ile başlıyordu: “Don’t panic”. Uzaya çıktıklarında Ford Perfect’in yaptığı ilk iş konuşulan her dili anlaması ve başkalarının da onu anlaması için Arthur Dent’in kulağına çevirmen bir balık kaçırmak olmuştu.


Ya da Howl’s Moving Castle’da, Howl’un bulunduğu yeri birdenbire değiştirivermesi, evinden dışarıya açılan kapının üstündeki tokmağı farklı yerlere çevirmesiyle şıp diye mümkün olabiliyordu. Böylece bir saniye içinde dört farklı sokağa, şehre açılan dört ayrı evde birden gezinebiliyordu.
Bütün bu güzel fikirler, aslında bizim dünyamızın çok sıkıcı olduğunu ve şu heyecansız hallerden sıyrılmak için gerçekten birazcık sihre ihtiyaç duyduğumuzu gösteriyor bence.
Biz de bu aralar gün içindeki rutin iş hayatımız ile kesinlikle tatmin edilemeyen ve hatta törpülenen hayal dünyamızı Avatar serisini izleyerek geliştirmeye çalışıyoruz, tavsiye ederiz.

6 Şubat 2008 Çarşamba

KuzeyGüney

Hani bize çok tanıdık gelen ruh hallerini yansıtan ya da belleğimizin türlü yerlerinde birçok ucubik şeye bağlı olan, hafazanallah biri serbest çağrışım kelimesi olarak sunsa milleti hayrete düşürecek kadar çok zihin noktasını aydınlatabilecek kelimelerimiz vardır ya…Bende işte, o kelimelerden çok var. Liseden beri tuttuğum defterlerdeki kelimeleri bir bir çıkarsam, sonra frekansını alsam belki güzel bir liste çıkarabilirim.
Mesela biri zeytin yaprağıdır. Ama bu, o kalıplaşmış “zeytin dalı” na atıfta bulunan bir kelime değil benim için, çok daha öznel… daha çok bireysel özgürlük, güçlülük, ayakta durabilme, direnme, çorak yerleri güzelleştirme ile ilgilidir. Şimdi gözlerimi kapatıp sizin için bu kelimeyi düşündüğümde, aklıma İzmir Fransiz Kültür’ün bahçesi, Kaş, Sakız Adası, Datça, deniz kenarındaki acı zeytin ağaçlarının altında güneşlenen insanlar, Stealing Beauty’den bir sahne, zeytin ağacı altında kurulmuş tahta bir masa üzerinde uçuşan beyaz örtüyü zorlukla tutan seramik ve içi boncuk dolu kırmızı bir kase ve yanık ten kokusu geliyor.
Uykusuzluk, cambazlar, gelecekgörenler, kahvehaneler diğer kelimelerimden birkaçı.
Ve blogun başında gördüğünüz o iki kelime var. Kuzey Güney.
Kuzey ve Güney’i neden bu kadar sevdiğimi anlatmak için, belki yine zihnin türlü yerlerinde hızlıca bi gezinmek lazım:

TRT 1’de yayınlanan “Kuzeyde Bir Yer” dizisi:

Alaska’da geçen bu dizinin başında, bir geyik görünürdü. Karlar, tek tip evler, o kasabaya yayın yapan yerel bir radyonun dj’yi, aşık olduğu tüm adamlar öldüğü için lanetli olduğuna inanan kadın dizimizde göze çarpanlardan sadece bazıları.
Bu diziyi 14-15 yaşların yaz tatillerinden birinde Safranbolu’da sıkıntıdan patlamak üzereyken keşfetmiştim. Sonradan, Bengi’nin de o diziyi çok sevdiğini öğrenecektim, pazartesileri ilk iş birbirimize “dün izledin mi, herkesin rüyası birbirine karışıyordu” gibi cümleler kurmaya başlayacaktık ve bu durum Bengi’yi kendime daha bi yakın hissetmeme neden olacaktı.

Stealing Beauty:
Çağrışımlardan çağrışımlara koşan beynim, “Güney” anahtar kelimesi için “Çalınmış Güzellik” olarak dilimize çevrilen o muhteşem filmi gururla sunar. Ta taaaaammm.
Çalınmış Güzellik’te başroldeki kızımız Liv Tylor annesini kaybettikten sonra onun günlüğünü okur ve yazılarda babasının kim olduğuna diar bir kısım ipuçlarına rastlar (“Beni çalıların oraya götürdü ve bir zeytin yaprağı yedirdi” bu ipuçlarından biridir mesela). Böylece annesinin ona hamileyken ve free sprit şeklinde takıldığı Italya’ya atar kendini. Nedense aklımda Toscana olarak kalmış bu bölgede, sanatı, üretmeyi seven ve bir nevi komün hayatı yaşayan annesinin arkadaşlarının yanına gider, orada annesinin yazılarında bahsettiği erkeklere türlü sorular sorarak babasının kim olduğunu anlamaya çalışır. Ama bu baba arayışı filmin sadece bir kesitidir ve izleyici tipik Amerikan filmlerinde olduğu gibi “acaba babası kim” demeyi aklından bile geçirmez, özgürce yaşayan, elleri üreten ama yine de kendilerine has arazları olan bu insanları seyre dalar. Filmin bir yerinde Liv Taylor’un defterinin bir köşesine yazdıktan sonra koparıp rüzgara bıraktığı kağıt parçasında şu yazmaktadır: “I feel like shit / You look like gold”. Tahtadan heykeller yapan adam, bulanık bir havuzun etrafında anadan üryan güneşlenen insanlar, sıcaktan kavrulmuş otlar, şarap ve sürekli şarap güneyin telaşsız insanlarını olduğu gibi göstermektedir bize.

İzlanda:
Izlanda buzlarla kaplı, ama sıcak su gölleri olan, Björk gibi bu dünyadan olamayacak
muhteşem bir insanın çıktığı, soğuğa rağmen deneysel müzik gruplarının durmadan bir şeyler ürettiği bildiğimiz Iceland işte. Buzkara, buzdankara. Ankara’da perçinlenmiş kar kış fobime rağmen, Reykjavik dünya gözüyle görmek istediğim yerlerin başında geliyor. Belki de iyi öğütülmüş bir fincan kahvenin tadının, şu an hiç hayal edemeyeceğim bir “eksi bilmemkaç derecede” nasıl olacağını merek ettiğim içindir. İşte size Björk’ten birkaç dize:
“If you ever get close to a human
And human behaviour
Be ready be ready to get confused
There's definitely definitely definitely no logic
To human behaviour
But yet so yet so irresistable”

Tuz:
Güney denizleri tuzlu, kuzey denizleri daha az tuzludur. Sonuçta ikisi de tuzludur evet. Ancak yüzyıllar öncesinden itibaren kuzeyle güney arasındaki ticaretin temel öğelerinden biri tuz olmuştur. Güney kuzeye tuz satar, kuzey güneye yün ve kömür.
Tuz, denizin başka kokmasını ve dolayısıyla denizden çıkanların da bir başka kokmasını sağlar. Tuzu sevmeyenler, kumsalın bir yerine alalece dikilivermiş duş zımbırtısının altında hızlıca bi sudan geçip çıkarlar. Sevenlerse havlularının üstüne oturup bir sigara yakar ve günlük gazetelerini okurlar, güneyde. Her nedense, tuzu seven de sevmeyen de akşam 5’te yemekten önce bir bira içmek ister, güneyde.

Sokak lambası:
Bence bir kuzey şehrinde görüp görebileceğimiz en güzel manzaralardan biri, akşam vakti boş bir sokak ve yol boyu uzanan sokak lambaları olabilir. Şakır şakır yağan yağmurun altında, sokak lambaları her zamankinden daha dostane görünebilir göze, sanki. Herkes evindedir, çünkü kuzeyde kış demek güneşsizlik demektir. Oysa ev aydınlıktır.

Balkon:
Bir güney şehrinde eviniz varsa, mutlaka balkonludur ya da kocaman bir terası vardır. Şayet bahçeliyse eviniz, birkaç mandalina ağacı şarttır.

Kutup Çizgisi Aşıkları (Los Amantes del Circulo Polar):


İzlemeyenin çok şey kaçırmış olduğu bu filmde, birbirlerini yıllardır görmeyen ve aslında bu sürede birbirlerini hep de özleyen iki sevgili (ki bu aslında onların arasındaki ilişkiyi tanımlarken kullandığım sadeleştirilmiş bir ifadedir), Ana ile Otto, Finlandiya’da güneşin bir süre boyunca hiç batmayacağı bir yerde buluşmak üzere sözleşirler.

Kekik:
Güneyde sabah kahvaltısında zeytinin ve domatesin üstüne ekilir. Çoğu zaman, ince uzun bir tabakta zeytinyağının üstünde görebileceğimiz kekiğe ekmeği bandırıp bandırıp yiyen yöre halkının ömrünün uzun olduğu söylenmektedir.

Gelgit:
Kuzey denizi günün belli saatlerinde çekildiğinde, ortaya denizin sakladığı yürüyüş yolları, tabelalar, tuhaf bir çamur ve çamura saplanmış deniz kabukları çıkar. Burada yürümekteyken denizin yavaş yavaş kendine doğru gelmeye başladığını gören kişi, arkasını dönüp gitmek yerine, suyun ayak parmaklarına kadar değmesini beklemelidir bence.

Deniz feneri:
Kuzeyde de olsanız güneyde de olsanız, suyun orta yerinde size yol göstermesi için bir deniz feneri ararsınız. Balıkçı değilseniz ve sadece oradan geçmekte olan biriyseniz, fenerin tepesine çıkmak ve yapı elverişliyse de içeride döne döne uzanan merdivenlerin fotoğrafını çekmek, adeta kaçınılmazdır.



Evet, işte ilk aklıma gelenler. Her birinden başka kapılara geçiliyor. Örneğin balkon, bana çocukluğun çiçekli balkonunu, yeni evimin atkestanesi manzaralı balkonunu, filmlerdeki meşhur “siz de mi partiden sıkıldınız?” repliğini, balayında Hilton’un balkonunda sevişmemek için kendilerini zor tutan ve sonra da sevişen bir çifti ve büyük Fruko güneşliklerini anımsatıyor. Ben hala insan beyninin bu kadar çok şeyi nasıl bir arada tutabildiğine ve neden bazı şeyleri unutmayı tercih ettiğine şaşırıyorum.

Hem unutmamak, hem hatırlamak için bir süre buraya yazacağım, beklerim.