31 Mayıs 2010 Pazartesi

Nuh'un Çocukları Gazze'ye Giderken


İyi de kardeşim, soykırıma uğramış bir halkın insanının daha vicdanlı/empatik/insancıl olması icap etmez mi? Hani beklenir ki toplumsal bilinçaltı tetiklenir ve yaşama hakkına daha saygılı olur bu insanlar. Yok, öyle değil. Neden değil, bunu almıyor şu küçük kafam:/

Resim: Harun Tan

27 Mayıs 2010 Perşembe

Netame


Ne guzel kelime. Nobran ve hodbin gibi. Tekinsiz demekmis. Cumle icinde kullanalim, hic unutmayalim.
Bu netameli yerde olmak nedense beni mutlu ediyordu.
Netame diye kitap var bi de. Sadi Guran, Deniz Cuylan, Sanem Akcay ortak yapimi. Sadi Bey her bolume cizimler yapmis, Deniz Cuylan ve arkadaslari her bolum icin muzik (ki kitapla birlikte bir CD sahibi de oluyorsunuz) ve Senem Akcay oykuleri yazmis. Sahane bir proce. Bu kitabi iki sene once Hollanda'ya gelirken edinmistim ve muhtemelen arkasi gelir, birileri daha uc farkli isi ayni potada eritir diye dusunuyordum. Bildigim kadariyla hala olmadi oyle bisi.

Netame'nin surreal ve yer yer sembolik anlatimindan mutevellit kitabi iki kere okusam da daha hala olayi / mevzuyu tam cozemedim. Kismet. Ilk sayfada bir yerin altini cizmisim : 'Olacaklardan degil olamayacaklardan korkuyordum'. Ne kadar basit ve guzel bir cumle! Bir hali/durumu dort kelimeyle ifade edebilen insanlarin elini opmek istiyorum. Darisi basima.

O zaman size kitabin sekizinci bolumuyle ayni adi tasiyan sarki: Cabaret Diabolique. Ustelik netameli olmayan bir sarki.


Cizim: Sadi Guran

25 Mayıs 2010 Salı

Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım


Yazıklar olsun!
Altı sezondur kara dumanıydı, itiydi, uğursuzuydu, paranormal aktivitesiydi derken bizi "adanın sırrı ne ola ki la?" diye ekranların başına bağlayan Lost dizisi böyle mi bitecekti? Bari şu rakamların sırrına ereydik allahsızlar. Kendimi feci derecede kazıklanmış, kandırılmış ve dahi bir süreliğine şampiyonluk sevinci yaşayıp aleme madara olmuş fenerbahçe gibi hissediyorum yeminlen. Hele o herkesin vıcık vıcık birbirine sarılması, yok efendim bir mutlu son edası ama diğer taraftan hala da güya bir bilinmezin içindeyiz, elemanların nerde olduğu belli değil havası! Ne sandınız siz izleyiciyi yaprağam? Sinirimden laptop'ı dişliycem az sonra. Yannış olmasın, terbiyemi bozduysam bundandır.

Parçadan çıkardığım sonuç: keriz gibi her diziye atlamak yok bundan sonra. Zamanında "aaa Lost izlemiyor musun ya? Sen de bi tuhafsın valla" diye dalga geçtiğimiz arkadaşlar şimdi bu finalden sonra karşımıza geçip "hah, siz izlediniz de n'oldu, boşuna vakit kaybıymış işte, mallar" deseler ne cevap verebiliriz? Valla ben "haklıymışsın abim" der, boynumu büker uzarım.

Senaristlere iki çift lafım var: Kara duman götüresiceler sizi. Bir daha da dizi mizi işine girmeyin. Yürü git, tipsiz. Sinir sahibi ettiniz adamı gece gece.

Sıcaklığını Seven Okur'a, bana ve hatta sana


Off şahane şiir buldum geçen gün. Kaç gündür yazıcam buraya unutuyorum.
Bakalım sen de sevecek misin?

Hele diyor ya sonunda: "Çılgınca seviyorum sıcaklığımı". Aynen!


ÖLÜ


Hangi mahallede imam yok,
Ben orada öleceğim.
Kimse görmesin ne kadar güzel,
Ayaklarım, saçlarım ve her şeyim.

Ölüler namına, azade ve temiz,
Meçhul denizlerde balık;
Müslüman değil miyim, haşa,
Fakat istemiyorum kalabalık.
Beyaz kefenler giydirmesinler,
Sızlamasın karanlığım havada.
Omuzlardan omuzlara geçerken sallanmayayım,
Ki bütün azalarım hülyada.

Hiçbir dua yerine getiremez,
Benim kainatlardan uzaklığımı.
Yıkamasınlar vücudumu, yıkamasınlar,
Çılgınca seviyorum sıcaklığımı...
Fazıl Hüsnü Dağlarca

24 Mayıs 2010 Pazartesi

İki sene önce Amerika'ya taşınsaydım şimdi prof olmuştum. Oy oy diloy / Bitirdin beni Hollanda / Zalımsın Hollanda Hayınsın Hollanda / Teey Tey


Hihhh, bugün "Hollanda Hollanda / Ey iyi kalpli üvey ana*" ya taşınalı iki sene oldu! Şaşkınım. Özellikle son bir sene için konuşursam, zaman hiç bu kadar yavaş ilerliyor gibi görünüp fırt diye geçip gitmemişti sanırım.

Geriye dönüp bakınca Hollanda'nın bana en büyük katkısının alkol eşiğimin yükselmesi olduğunu görüyorum. Bunu kişisel bir başarı gibi alıp sevinsem mi, talihsizlik olarak görüp üzülsem mi bilemiyorum. Doktora maaşının hatrı saylır bir kısmını aylarca Gaal&Gaal adlı şarapçıya gömdüğüm düşünülürse, şarap tüketimine yaptığımın katkılardan dolayı bence en azından bir plakentt ya da ne biliiim "en değerli müsterimiz, başımızın tacı, allah sizi tükkandan eksik etmesin" ödülüne layık görülürüm diye ummuştum ama o da olmadı. İçtiğimizle kaldık, karacigeri, böbreği erken yaşta elimize aldık! Canın sağolsun lan Hollanda. Şimdi güpegündüz senle kavgaya tutuşacak değilim dorusu.

Fekat ikinci senemizi deli dumrul kutlamak isterken, maalesef bizi kıskıvrak pençesine alan öksürük hastalığından mütevellit, ballı limonlu çaylara, naneli şekerlere mahkum olduk be okur! Bunu iyi kalpli üvey anadan "bu kadar içmeni zaten hiç tasvip etmiyordum" gibisinden bir uyarı olarak alabilir miyiz? Bence alamayız. Hollanda an itibariyle günden güne yükselmekte olan kanal sularıyla meşgul, beni umursadığını pek sanmıyorum. Ben de seni umursamıyorum zaten Hollanda, hıh! Kıçımın kenarı.

O diil de içimden mercimek köftesi yapıp komşulara dağıtmak geliyor. Deli miyim neyim! Kendimi tutmam lazım. Daha güzel, güpgüsel bişi yapsam. Fotoğraf çeksem misal. Ya da arkadaşlarla buluşup konuşsak, gülsek...Sonra "aaa vakit de nasıl geçmiş" diyip ayrılsak. Ben de desem "evet, vakit işte böyle sanki çok yavaş gibi ama aslında fırt diye geçmekte".

I have to run like a fugitive to save the life I live demiş Bob the Marley. Biz de onun şarkısını çalalım: Iron Lion Zion. İki de oynayalım karşılıklı okur. Hadi hop, yandan yandan cicim.



* Cemal Süreya'dan şeettim.
Karikatür: Umut Sarıkaya - Amsterdam Belediye Başkanı (Arkadan geçmekte olan ve "gideyim de türlü arsızlıklar yapayım" diyen mini çakala dikkat).

16 Mayıs 2010 Pazar

Fotoğraf /5


Atlıkarınca'da bir sevimli böcek'im

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Hımmcımsss:/


Şirin beldede adeta kışı aratmayacak bir soğuğun iliklere kemiklere işlediği bir gün, sıkıcı bir toplantıyı arada soytarılık yaparak şenlendirip beş ayrı milletten adamın kafasına "türklerde de sağlam geyik potansiyeli varmış hacı" fikrini yerleştirdikten sonra, toplantıda çok konuşan Duç kadınla dışarıda bir sigara tüttürdükten ve bu beş dakka içinde hatunun lezbiyen olduğuna kanaat getirip "si yuvv in june" diye mekanı terkettikten, eve gelip pek de bir şeye benzemeyen tuhaf bir yemek yedikten, üst kat komşum "bu akşama planın nedir" diye sorduğunda "sanırım sarhoş olucam" diyip sonra da hemen oracıkta sarhoş olabilmem için diğer komşumun önerdiği bir litre romu "yok eşşeğin ziti" diye geri çevirdikten sonra...

Offf hava ne soğuk! Hafiften de bir uyku hali...Çıkarsam açılırım çıkmazsam uyurum gibisinden kaypak bir uyku hali.

Bundan mütevellit tarot kartlarına sığındım. Çıkayım mı çıkmayayım mı diye sordum kartlara. Buna kehanet falı deniyor efendim. Üst üste ölüm mölüm gördüğümden beri sadece günlük falla idare ediyordum. Ama dayanamadım. Neyse asa ikilisi diye bişi çektim. Güzel kart gibi duruyordu. Bir adam elinde geleceği görmeye yarayan bir küre ile uzaklara bakıyor ve bir şey olmasını bekliyor. Kehanet olarak iki şeye işaret ediyormuş: 1- zenginlik, ihtişam, mutluluk 2- bedensel acılar, hastalık, üzüntü. Pffff. Hastalık mastalık görünce bir irkildim yine. Sonra bakalım günlük fal olaraktan neymiş dedim: "bugün kararsızsınız, hiçbir şey yapmayın, bekleyin" yazıyordu. Parçadan çıkardığım sonuçlar:

1- Tarot benim kararsız olduğumu bildi.
2- Herhangi biri beni aramadan önce ben milleti arayıp dışarı çıkalım dememeliyim. Yoksa çok içip dağıtacağım ve eve gelince kusacağım (Bedensel acı'dan hareketle böyle düşündüm. Alkol komasına girip öleceğimi düşünmek istemiyorum. Reca ederim sen de düşünme. Fark ettiysen kehanetin birinci anlamını hiç üstüme alınmadım, zira bira bardağı herhangi bir surette ihtişamlı ve zengin duracak bişi değil. Bir buzlu fiski olsa hadi neyse).
3-Bi daha kehanet mehanet aranmamalıyım. Bi ballıbörek kehanette bulunmadı daha bana kartlar. Varsa yoksa acı, keder, sıkıntı. O zaman bana Süper Fm'den istek parçası: Ben zateeeen her acının tiryağğkisiii olmuşumm. Rın rın rın.

Şimdi İzmir'de olmayı ne isterdim!


6 Mayıs 2010 Perşembe

Keyfettin



Şindi beni keyiflendirecek iki şey olabilir. Birincisi sıkıntı olur.
İkincisi de şu yukardaki filmi izlemek. Ama o da sıkıntı olur sanki. Malum, mevcut sinemalarımızda Almanca orjinal dilde ve Hollandaca alt yazılı:/ Pfff.

- Ve fakat torent?
- Torent morent derken seher vakti firüs girer laptopuma Cevat Abi. Ondan korkarım.
- Hayat sana da ayrı bir zor bazen.
- Ebet, farkındayım.

Edit: #8


5 Mayıs 2010 Çarşamba

Yıldızlı Gece


Bugün günlerden 5 Mayıs!
Bu sana ne ifade ediyor içli pilavım?

İlk sevgilimin doğumgünü 4 Mayıs, üçüncüsünün 6 Mayıs. Aradaki 5 Mayıs allam yaleppime bin şükür henüz herhangi bir sevgilinin doğumgünü değil. Zira ben bugünü ayrı bir severim, hiçbir eski sevgiliyi de anmak istemem bugün. Bilakis, yenilere/ güzellere felan uzanmak isterim. Malum...Nedir malum olan?

Olm alovvvv, uyan, 5'ini 6'sına bağlayan gece. Yani Hıdırellez.

Aklımda çocukluğun Hıdırellez'i var. İzmir Bostanlı'da evin önü neredeyse hemencik denizdi, henüz kumla doldurulmamıştı. Şimdi devasa bir park, bir sürü basketbol sahası, yürüyüş yolları var. O zamanlar daha küçük bir park ve kayalıklar vardı. İnsanlar oraya doluşur ateşler yakarlardı 5 Mayıs gecesi. Alev alev...Balkondan bakınca kızılca kıyamet bir şenlik ateşi. Sonra üstünden atlarlardı. Tüm sahil, kıpkırmızı.

Annemi aradım dün. "Hala öyle mi?" diye sordum. "Eskisi kadar değil ama yine de tek tük gelip ateş yakan oluyor" dedi sevinçle. Sonra "senin için ne çizeyim?" diye sordu. Söyledim. Sana söylemem, ısrar etme:)

Ben hiç ateşten atlamadım Hıdırellez'de. Ama dilek dilerdik. Lise-3'ün 5 Mayıs'ı hala aklımda. Annem benim için ODTÜ'yü çizmişti kağıda. Sonra onu lojmanın bahçesindeki gül ağacına bağlamışlardı Safiye Teyze'yle. Ben, annemden gizli hem ODTÜ'yü çizmiştim hem de aklımdaki kampüsün ortasına bir de sevgili çiziktirmiştim. Uzun boylu ve beni çok seven. O zamanlar erkek arkadaş mevzu bizim ailede adeta bir tabu olduğundan resmi gül ağacının yamacına bırakmaya korkmuş, yastığımın altına koymuştum. Hem kapıcı Osman Abi bulsa ne derdi? Hülya Hanım'ın büyük kız niyeti bozmuş demez miydi allasen? Fakat sıkıntı olmadı yastık meselesi. Hızır Efendi gelip yastığın altından resmi almasa da görmüş olacak ki tam hayal ettiğim gibi hem ODTÜ psikolojiye girdim hem de uzun boylu ve beni çok seven bir sevgilim oldu. Ben de onu çok sevdim uzun süre ve Hızır Babaya teşekkürü bir borç bildim.

Ankara'da Hıdırellez'in nedense tadı yoktu. Deniz olmadığından mıdır, ateş olmadığından mıdır? Bilmem ki! Uzun süre dilediklerim hiç gerçek olmadı. Israrla devam ettim. Groningen'deki ilk Hıdırellez'imde ise - yani geçen sene - gece 2'de Finlandiya'ya gitmek üzere evden çıkmış ve tarfisiz bir hüzünle çizdiğim bir resmi, o saatte gül ağacı bulamadığım için evin önündeki kanalın sularına bırakmıştım. Hızır Baba'nın denize atılan dileklere hızır gibi yetiştiğini ama kanala atılan dileklerle pek ilgilenmediğini bu sayede öğrenmiş oldum.

Yaşar Kemal'in BinBoğalar Efsanesi'ni okudunuz mu? Çukurova'nın yersiz yurtsuz kalmış bir yörük obasının dramı. Hıdırellez gecesi oba toplanır. En bilgeleri konuşur: Bu gece her kim ki gökte Hızır'la İlyas'ı yıldız olarak görür ve dahi suların, şelalelerin bir anlığına kırp diye donduğuna şahit olursa -ki buna şahit olanın dileğinin gerçekleşeceğine inanmaktadırlar - obamız için kışın ovada kışlak yazın yaylada yaylak dileyecek, biz de yurtsuz kalmayacağız. Herkes tamam der. Ama işte, herkesin gönlünden geçen çok başkadır. Obanın en güzeli Ceren, isyan edip dağlara çıkmış sevgilisini son bir kez görmeyi, en yaşlıları insanlara ölümsüzlük verdiğine inanılan Ölmez Otu'nu bulmayı, en küçükleri, Demirci Haydar Usta'nın torunu da bir şahin yavrusu bulmayı istemektedir aslında. Sonunu söylemeye gerek yok. Gerçi zaten belli. Baştan dram demişiz bir kere.

Yaşar Kemal üstten üstten bir yörük obasının acısını anlatırken diğer taraftan da ne kadar bencil olabileceğimizi ve zaten bizi biz yapanın, farklı yapanın, diğerlerinden ayrı yapanın da bu bencillik olduğunu mu söylemek istiyor ki? Bir bilsem!

Sen bence yine de çok bencil olmayan şeyler çiz. Hem öyle bir şey çiz ki sadece sen mutlu olma çizdiğin gerçek olursa. Ya da dinleme beni, nasıl istersen öyle çiz hadi. Denizli bir yerdeysen denize at, dallı güllü bir yerdeysen ağacın altına bırak. Annenden, kapıcıdan, eşten dosttan saklamak istiyorsan dileğini o zaman da benim küçükken yaptığım gibi yastığının altına koy. Benden demesi safranlı pilavım. Öpüyorum:)

2 Mayıs 2010 Pazar

Göksel, Füsun, ben ve okur elele / Ah neredee vah neredee


Hihhh afili bir filintadan öğrendim, Göksel'in yeni albümü çıkmış, eski şarkıları söylemiş. Nası da güzel söylemiş, yerim ben onu.

İşte bi tanesi: Kıskanıyorum.

Bi de Ah Nerede var. Ama yine de Füsun Önal onu daha güzel söylüyor bence. Hele en başta o "aaaahh ahhh" deyişi yok mu...