28 Şubat 2010 Pazar

Okurcuğum Lokumcuğum




Okurcuğum lokumcuğum,
Sen bu satırları okurken ben muhtemelen uyuyor olacağım. Çünkü sanırsam beni şu Afrika'da ikamet eden sinek ısırdı. Bundan mütevellit öğleden önce uyanamıyorum. Uyku sinağııı. evet, doğru duydun. Var böyle bişi. Yoksa ben niye bu kadar uyuyayım tosun gibi? Niye kafam kalkmasın yastıktan? Neden işe ve hatta danışmanla yaptığım toplantılara bile geç kalayım?

Haftasonuydu malum!
Söyle bakalım sen haftanın hangi gününü seversin? Benim gibi cuma'yı mı? Bir Başka Gece olurdu TRT-1'de. Akşam misafirler varsa, onlarla birlikte izlenirdi. Cuma gecesi.

Bu haftasonunun cuma gecesi uzaydan gelen bir keki yiyip bol bol güldük. Rüyamda tuhaf şeyler gördüm. Chemical Brothers'ın Hey Girl, Hey Boy klibindeki kızın gördükleri gibi.

Cumartesi gününü pek hatırlamıyorum. Demek ki kayda değer birşey olmamış. George III gibi yazaydım o zaman defterime "Nothing important happened today".

Bugün Piray'a giderken yağmur altında yürüdüm. Yağmur altında yürürken ne dinlemek lazım diye düşünüp Carissa's Wierd 'da karar kıldım. Saat 5. Hava kararmak üzere. Yağmur yağıyor. Meydandan geçiyorum. Sanki bir an herşeyi olması gerektiği gibi görüyorum. Olduğu gibi değil. Sonra gülmüşüm. Karşıdan gelen amca gülümsememe karşılık veriyor. "Yüzünü gülük unutmak"! Aklıma yengem geliyor. Pazarda yüzünü gülük unuttuğu için bütün pazarcılara gülümsediğini geç fark eden ve sonra utanan.

Sonra bir teyze gördüm. Capon. 80 yaşında küçücük. Kulağımda "So you wanna be a superhero". Teyzeye kitlendim. Güzelliğine, zerafetine, yaşına. Gözleri parlıyordu. Ona nasıl baktığımı, ona bakarken yüzümün nasıl göründüğünü tahmin edebiliyorum. Gevurlar bunu "fascinated" diye tanımlıyorlar. O da bunu fark etmiş olacak ki bana kitleniyor. Başını hafifçe sallayıp selam veriyor, gülümsüyor, yanımdan usul usul geçiyor. Onun bilgeliğini düşünüyorum. Onun aşklarını ve sonra kayıplarını düşünüyorum. Aklıma Yüz Yıllık Yalnızlık geliyor.

Kuzeyde bir şehirde hava kararmaya başladığında görebileceğiniz en güzel şeylerden birinin eski sokak lambalarının ışığı olduğunu söylemiş miydim? Galiba söylemiştim. İlk yazımda. O zaman buna bir de 80 yaşında Capon teyzeyi ekliyorum. Mümkünse sokak lambası altında, evet. Ve fonda Carissa's Wierd.


26 Şubat 2010 Cuma

Follow the white rabbit


Bugun cuma enseyi kapa sevgili okur!

Planladim, 14 Mart'ta da 'bugun ayin ondordu kiz sacini kim ordu' esprisiylen basliycam yazmaya. Boyle boyle seni kendimden sogutmayi, sonra da cok deli sakalar, komiklikler yaparak tekrar gonlunu kazanmayi planliyorum. Eeee, sosyal psikolokun blogunu okursan bir kisim deneye zorunlu katilimci olarak istirak etmen kacinilmaz olur yavru ceylanim. Bunu bastan bildigini varsayarak sana son calismamla ilgili bir kisim sey anlatmaya basliyorum.

Danismanim hakkin rahmetine kavusunca ben de yeni bir danismana atandim ve neticesinde konumu degistirdim. Bir anda psikolocinin cog afedersin en tasakli mevzularindan biri olan 'Emotions' i calisirken buldum kendimi. Ahh sevgili okurcugum, duygular, duygular...Ne hos geliyor kulaga degil mi? Okudum ettim ve gordum ki daha literatur sahibi babalar alemde kac cesit duygu var onda anlasamamislar. Biri diyor alti digeri diyor onalti. Baska biri diyor seksen alti. Nihayetinde kafami bir kisim conceptual sacmalikla yormayip bodoslama deneye gireyim dedim (buyuk hata evet, hic etik degil, dogru).

Aralikta yaptigim ilk deneyde 18 yasindaki ogrenci katilimcilara gecmiste onlari cok uzen (sad), cok strese sokmus (distressing), cok sikildiklari (bored) ya da cok heyecanlandiklari (excited) bir olayi hatirlayip bunu detaylariyla yazmalarini istedim. Zira literatur babalari bir insani belli bir duygu durumuna sokmak icin yapilacak en iyi manipulasyonlardan birinin bu oldugunu soyluyorlardi. Yani gecmisten bir ani hatirlamak. Fekat bu yontem ise yaramadi dostum. Cocuklar hatiralarini guzel guzel yazdilar ama malesef benim istedigim duygu durumuna girmeden. Dolayisiyla o deney adeta elimde patladi ! Bodofffff diye. Ama her iste bir hayir vardir hesabi, bu vesileyle bana tanimadigim 110 tane insanin A4'e yazilmis hikayeleri kaldi.

Nasil guzel seyler var bazilarinda. Su yazida bahsettigim kutuya girmeye hak kazandilar.

Dolayisiyla bugunun hikayesi onlardan birkaci.

Bir kiz ogrencinin hayatinda en cok heyecanlandigi anlardan biri lisede sergileyecekleri oyunda Alice Harikalar Diyari'ndaki beyaz tavsan rolu icin sahneye adim attigi an. Pek naif:) O zaman ben de 'Follow the white rabbit' demek istiyorum bu noktada.

Bir erkek ogrencinin en heyecanlandigi an asik oldugu ama bir turlu acilamadigi kizla yemek yedigi, bol bol sohbet ettigi ve guldugu bir aksam sonrasi evin onunde ayrilirlarken dudagina kondurulan bir opucuk. Daha sonra sevistigimizde bile o kadar heyecanlanmadim sanirim diyerek anlattigi....

Bir kiz ogrencinin en uzgun oldugu gun kuzeninin intihar ettigini ogrendigi gun. Baska bir ogrencinin en uzgun oldugu gun ise buyukannesinin oldugunu ogrendigi gun:/

En stresli anlara gelince. Bir kizcagiz - ki onun hikayesini okurken neredeyse aglayacaktim - uzun yillar gormedigi ve kendisini terk etmis babasiyla yillardan sonra ilk karsilastigi ani anlatmis.

Bir de baska bir kiz var. O da cok hoslandigi cocukla nihayet bulusmak icin sozlesmis. Ama bulusma yerine gittiginde cocugu uzaktan gorunce o kadar sikinti yapmis ki, kendini cok cirkin hissederek o gece cocugun karsisina cikamayacagina karar verip eve geri donmus. Kuzumm, kiyamam:(

Daha neler neler var.
Bazilari cok benzer ve ister istemez dusunuyor insan: yasadiklarimiz aslinda ne kadar benziyor birbirine. O zaman kendimizi bunca ozel zannetmemiz, kimsenin bizi anlamadigini dusunmemiz niye?

(Unutturma okurcugum, sana sonra bir de ikinci deneyimin nasil patladigini anlatayim. Hem bu sefer filmlerden bahsederek...)

Ama simdi yazimizi bir sarkiyla bitirelim. Cagrisimlardan cagrisimlara kosan zihnim tabikisi de bu yazi sirasinda Jefferson Airplane'in White Rabbit'ini hatirladi. Buyrun burdan yakin.


24 Şubat 2010 Çarşamba

Esyalar, Insanlar ve Evler


Hey dostum dun gunesli birgundu inanmazsin. Kahvaltinin mutlulukla bir ilgisi oldugu gibi* gunesin de olmali. Bir de raki-baligin, bir de Kas'a yapilan yolculuklarin ve tabi cocukluk evlerinin.

Izmir'deki cocukluk evimde Beyza'yla paylastigimiz odada uzun yillar cok az sey degismisti. 18'e gelirken Ankara'yi kazanip uc cocugun en buyugu olarak evden ciktigimda ve odayi Beyza'ya biraktigimda her geldigimde orayi biraz daha degismis bulacagimdan korkmustum. Zira malum, bir yere ait oldugunu hissettirenler insanlar ve esyalardir. Ben her iki grupla da fazlasiyla bag kuran bir kisiyim. Insanlar ve nesnelerle. Belki de bu yüzden dostlarım şehir değiştirince üzülüyorum. Belki de bu yuzden hayatimdan cikanlar icin illa ki biraz yas tutuyorum. Belki de bu yuzden ikinci el dukkanlarini gezip sacmasapan kutular, porselen fincanlar ve eski mandallar almayi seviyorum. Belki de bu yuzden eski esyalarim kaybolmasin, hep ayni yerde kalsin istiyorum.

Oyle de olmustu. Ankara'dan Izmir'e ilk gelisimde odamizdaki herseyin yerli yerinde oldugunu gorup derin bir nefes almistim. Onur'un orta-2'deki dogumgunumde hediye ettigi mavi resim hala oradaydi. Saci kopmus oldugu icin sonradan adini Hasan olarak degistirdigim orgu elbiseli bebek pervazin onunde duruyordu. Kitapliktaki kitaplar, eski gunlukler, Burcu'yla birbirimize yazdigimiz mektuplar, butun ortaokul ve lise boyunca biriktirilen kucuk notlar, sinema biletleri, lise-1'de gardrobun ic kapisina yapistirdigim, Bengi'nin kesfi kisa bir siir - Gece sabaha dururken / Öyle bir mavi geçer ki yüzünden / Kaldırır başını bakar deniz -, kapinin arkasina yapistirdigim karikaturler, Sevim'in el yazisiyla Sekspir'den bir alinti - Life is a tale, told by an idiot, full of sound and fury, signifying nothing-...Ve tabi yeni birkac sey. Beyza'nin ekledigi. Misal 'Cesitli Yagmur Damlalari' baslikli ve altinda tombul, ince, suslu, sussuz yagmur damlasi yaratiklarini gosteren bir cizim :) Beyza'ya ve anneme icten ice odadan bana ait seyleri silmedikleri icin tesekkurler etmistim.

Sonra Beyza da cikti odadan, Ankara'ya tasindi. Bu sefer kesin dedim...kesin annem bizim odayi degistirecek. Ama hayir, yine oyle olmadi. Her gittigimizde yataklari, masayi, kitapligi ayni yerde bulduk. Arada yatak ortuleri, masa ortusu gibi seyler degisti ama onun haricinde hersey olmasi gerektigi gibiydi.

Ben 98'de ayrildiysam cocukluk evinden, on sene bu boyle devam etti. 2008'in ikinci yarisinda Hollanda'ya tasindim ve ayni sene ilk tatilimi alip memlekete gittim. Once Ankara'ya. Kuzenler, kardes ve dostlarla bir hafta gecirdikten sonra, ASTI'den otobuse bindim izmir icin. Icim kipir kipir. Otobuste sunu dusundum: 'sabah eve olacagim. Odaya girdigimde hemen karsimda yatagimin basindaki duvarda asili Doors posterini gorecegim'. Huzur boyle birseydi benim icin. Degisen bircok seyin yaninda cok az degisen ve cok tanidik bir yere hep geri donebilmek.

The Doors posterini Lise-1'de Alsancak'tan almistim. Su meshur poster iste. O zamanlar en cok dinledigim gruptu. Ve 12 senedir o duvarda asiliydi. Gunesten rengi solmus, turuncusu sonuk bir sariya donmustu ama olsun. Hic inmemisti yerinden.

Ve sabah annem ve babamla kucaklastiktan sonra sabirsizlikla girdim odamiza. Duvarlar boyanmis, yeni bir duvar kagidiyla kaplanmisti. Hersey yine yerli yerinde olmakla birlikte poster yoktu. Bir hisim salona kosturup anneme telasla sordugumu hatirliyorum: 'Anne, lutfen Doors posterini attigini soyleme'. 'Kizim ne yapabilirim, ustalar alip yere atmislar, sonra da burusmus tabi. Attim gitti. Zaten eski birseydi. Bu arada kutuphanedeki ivir ziviri da bir elden gecirsen, atilacak seyleri atsan?'.

O zaman anlattim anneme otobuste ne dusundugumu. Annem bir anlam veremedi. Ben de cok kizdim beni anlamamasina ve yillardir bizim orada olmamamiza ragmen duvarda tuttugu bu posteri bir anda carttt diye yirtip atmasina. Bir de ustune ustluk kisisel tarihimin mirasi ivir ziviri elden gecirmemi istemesine.

Sonra ama bir anda jeton dustu. Annem daha fazla direnmek istemiyordu belki de. Ben yillar once gitmistim ve bir umut geri donecegim beklentisiyle yasanmisti. Donmemistim. Master'a baslamistim. Is bulmustum. Sonra doktoraya baslamistim. Sonra yurt disinda doktora bulup bir de ulke sinirlarini terk etmistim. Annem artik yillardan sonra benim/bizim donmeyebilecegimiz fikrine kendini alistirmaya calisiyordu. Nesnelerden kurtulmak istiyordu. Cunku o oda - kizlarin odasi - yillardir bostu ve kizlarin okullari/isleri/gucleri bir turlu bitmiyordu. Bunu anlayinca yatistim. Huzunle karisik bir yatisma. Anne olmadan anneyi anlayabilmek....Ya da anladigini sanmak. Bir posteri atmanin bilincaltinda tekabul ettigi yerleri kesfetmek. Bu kesfimi ona hic anlatmadim.

Izmir'e son gidisimde orayi oturma odasi yapabileceginden bahsediyordu. Yataklari kaldirip bir kanepe almaktan belki. 'Baban salonu cok dagitiyor cunku' demisti. Odamizi oturma odasi olarak gorecek olma fikri beni huzunlendirse de 'nasil istersen sekerim' dedim bu sefer. Ve hatta bu konuda onu biraz da cesaretlendirdim.

Neden biliyor musun sevgili okur? Cunku ben gercekten cocukluk evine bir daha temelli donemeyecegim. Cunku artik cocuk degilim.

Otuza yaklasmak da degisik bir psikolociymis!!! Derlerdi de inanmazdim. Cocuk olmadigimi bile yeni idrak ettim tel kadayifim okur. Bu yazi da senin cocukluk evine gitsin. Degisen seylere ve degismeye direnen herseye gitsin. Ve tabi bir sarki esliginde. The Doors diye basladik, oyle bitirelim. Soul Kitchen:) BAL'in korulugunda az mi soyledik bunu Burcuylan:/



* Cemal Sureya

Bu Gecenin Şiiri

Sevmiyorum kimseyi.
Böyle akşamlarda,
Ve şöyle akşamlarda.

Nasıl desem,
Sanki birisi önüme bıçak dayamış
Nasıl desem,
Sanki birisi göğsümü bıçaklıyor.
Ve nasıl desem,
Sanki yine de ölmüyorum.
Sahi, neden ölmüyorum?

Sadece içerek katlanabiliyorum bazen,
Böyle akşamlara
Ve şöyle akşamlara.

Nasıl desem,
Sanki biri telefonda uzun uzun iç çekmiş
Nasıl desem,
Sanki birisi acı acı ağlamış,
Ve nasıl desem ,
Sanki yine de yetişemiyorum.
Sahi, neden yetişemiyorum onlara?

Sadece uyumak isterdim bazen,
Böyle akşamlarda
Ve şöyle akşamlarda.

Yani nasıl desem,
Sanki bir cenaze kalkmış,
Yani kime desem,
Sanki bir ölü evindeki saatim.
Ve nasıl desem,
Sanki yine de illa çalıyorum her saat başı.
Sahi, neden çalıyorum?

!

17 Şubat 2010 Çarşamba

Bugünün Hikayesi




Bu günün hikayesi Jos'tan.

Bölümde sigara içenler köşesinde lisans öğrencisinden profesörüne, temizlikçisinden teknisyenine çeşit çeşit fakülte insanıyla sohbet edebilirsiniz. Sigara içmenin en iyi taraflarından biri de budur bence: ancak bu vesileyle tanıyabileceğiniz insanlarla üç-beş laf etmek ve bazılarıyla ahbap olmak.

Tom Waits'in bir şarkısı vardır: "all over the world / strangers talk only about the weather / all over the world / it's the same...it's the same" diye. Ahan da yukarda, oradan dinleyebilirsiniz sakin sakin. Sigara köşesinde de böyle bu. Merhabalaştıktan sonra hemen gökyüzüne dikilir bakışlar. "Çok soğuk, yine yağmurlu, kardan sıkıldım, daha da soğuk olacakmış bırrr" gibi cümleler kurulur. Ama gel zaman git zaman bazılarıyla havanın ötesine geçen muhabbetler filizlenmeye başlıyor. Misal Jos.

Tam adını yazmayayım, Jos 65 yaşlarında, benim bazı hareketlerini çokça rahmetli danışmanıma benzettiğim -in good old times diye başlayan hikayeleri vardır ayni Talib gibi - bir istatistik profesörü. Kurulmuş gibi o da her saat başı aşağı iner ve sadece puro içer. Hani şu ince purolardan. Bugün deneyler arasında on dakikalık bir boşlukta, çokça sorunlu bir katılımcıya sinir olmuş vaziyette aşağıya indiğimde denk geldik. Benim hiç konuşasım yoktu, azıcık uzak durdum ilk başta. Sonra bir "pffff" lamışım cigerden, haberim yok. Hani "bir offf çeksem karşıki dağlar yıkığğğğlırrr" gibisinden. Güldü adamcağız. N'oldu dedi. Saatlerdir ilk sigaram, öğrenciler ağzıma sıçtı diye anlatmaya başladım. Eşşekten düşenin halini ancak eşşekten düşen anlar sevgili okur. Saatlerdir sigara içememenin sıkıntısını da tabi Jos bilecek. Çok iyi anlıyorum seni. İnsanın kafası duruyor adeta şu zıkkımı tam zamanında içmezse dedi. Tam o sırada fark ettim, dumanı bir üfleyişi var, adeta kafasını bir bulut içinde bırakacak şekilde....ki ben hiç sevmem içtiğim sigaranın dumanı yüzümü kaplasın. Bilakis ötelere, çoook uzaklara üflemeye çalışırım dumansız sahalara düşkün okur. Yine o anda aklıma ikinci birşey geldi: bu adam neden hep puro içiyor? Hem benim bildiğim puro ağır birşey. Her saat başı içersen mazallah yamulursun.

- Jos, sen hiç sigara icmez misin? Hep puro içiyorsun.
- Sigarayı ömrü hayatımda üç kere, o da zorunluluktan, yanımda puro olmadığı için içtim ve hiç beğenmedim. O şeyi nasıl içebiliyorsunuz hayret ediyorum.
- Ama puro sigaradan daha ağır. Esas sen onu nasıl içebiliyorsun ben hayret ediyorum.
- İçime çekmiyorum ki. Asla içime çekmem.
- Tadını mı seviyorsun?
- Hayır, kokusunu. Kokusunun burnumda bıraktığı lezzet...hmmm...işte o yüzden içiyorum.

Güldüm. Güldü. Sonra devam etti:

- Annem istediği için puroya başladım.
- Nasıl?!?
- Annem istedi. Elli sene önce. Babam öldükten sonra. Babam hep puro içerdi. O öldükten sonra annem bir gün beni çağırdı ve sordu "Jos, rica etsem sen de baban gibi puro içebilir misin? Evin öyle kokmasını özledim". Ben de bir an düşündüm ve hemen "Tabi, eğer seni mutlu edecekse" dedim. İşte böyle.

Jos'un annesi, Jos evden taşındıktan sonra bu sefer kendisi başlamış puroya. O koku, eşinden yadigar o koku....o koku= eşi. Demek ki.

Bu hikaye çok hoşuma gitti naif öyküleri benim kadar seven okur.

Birini çok sevmek ve kokusunu hatırlamak için çocuğundan puroya başlamasını istemek kimilerine göre bencilce belki ama bu konuda ahkam kesebilmek için ancak birini tam da o şekilde kaybetmiş olmamız icap eder. Ben öyle bir kayıp yaşamadım. Ama yaşarsam da sanki çocuğumdan aynı şeyi isteyebilirmişim gibi geliyor. Ya da şöyle diyelim: kayıp zamanlarında yapılan türlü manyaklıkları ve anlamsız gibi görünen istekleri mazur görmemiz gerekiyor.

Yeni bir kutu aldım ikinci elciden. Teneke. Üstünde asilzadeler var. Pek şeker. Onda bu hikayeleri biriktirmeye karar verdim. Başkalarının anıları müessesemizin çatısı altındaki paslı kutuda güvenle saklanmaktadır efendim!!! Paylaşmak istediğiniz anılarınız olursa, seve seve dinleriz:)

Not: Ya dayanamadım. Bi de şu şarkıyı dinletcem. "It's memories that I'm stealing / but you are innocent when you dream" sevgili okur. O yüzden bol bol hayal kur. Tom abinin kimselerde olmayan sesi de fon olsun :p

14 Şubat 2010 Pazar

Kuzey'den


Nasıl da sakin geçti günümüz! "Ölü birinin adını anar gibi narin". Kimin dizesiydi bunlar? Sanki Küçük İskender ama emin değilim. Sahi ne yapıyor ki Küçük İskender?

Odamı bir temizleşim ki şaşarsın. Zaten pek küçük, hemen temizleniyor. Ama bu sefer coştum, kitapları falan çektim rafların hepsini sildim. İçi binbir çeşit takı, gümüş, boncuk, yüzük dolu - kişisel hazinem - rafta çokça oyalandım. "Şu kızların hediyesi, bu eski sevgilimin, bu Piray'ın, bunu Beyza'yla Ayşe Abla'dan almıştık, şunu tek başıma Ayşe Abla'dan almıştım, bunu Sevinç Teyze'den". Takıcısıyla ahbap olan biriyim ben, evet. Taksicileriyle de. Bakkalla da. Türkiye'deyken öyleydim.

Burayı düşündüm. Daha geleli iki sene olmadı. Bir buçuk seneden biraz fazla. Geçen gün bölüme yürürken sigara almak için durduğum meydandaki büfenin sahibi kadından selpak istedim. Yokmuş. Sonra çantasını açtı, bende iki tane var, bu senin olsun, benden dedi. Güzel başladım böylece güne. Ne hoş. Biraz lafladık, havalardan, herkesin hasta olduğundan bahsettik, aynı anda burnumuzu sildik ve ben yoluma devam ettim. Bir buçuk sene sonra biraz sohbet...Buna da şükür. Başka kim var? Geçen sene hep gittiğimiz pub'ın sahibi Peter. Odamda ondan çaldığım shot bardakları var. İnce belli çay bardağı gibi. Haberi yok. Olsa kızar. Sanırım. Ona biraz bardak almalı, hiçbişi olmamış gibi hediye etmeli. Sonra da sırrımızı söylemeli "ben senden dört tane shot bardağı çalmıştım, sekiz tane olarak getiriyorum, affet". Bir de türk marketlerin sahipleri var. Her gittiğimde indirim yapan kasap ve dönerci Murat Abi'yle eşi. Mango'nun sahibi kadın ise artık Ebru ve beni görünce "Merhaba" diyor. Türk olduğumuzu öğrendiğinden beri böyle bu. Nerden öğrendiyse merhaba'yı? Olsun. iyi geliyor. Bir yere ait olmadığını hissettiğin anda bu insanlar "yok hayır, burdasın işte, buralısın artık, biz seni biliyoruz" diyor. Peki.

Kendimizi şımartmak için ne yapalım?
Güzel bir kitap okuyalım. Bir iki kadeh bişi içebiliriz. Abartmadan. Öykülere devam edebiliriz. Yazamazsak Anais Nin'in günlüklerini açıp biraz ilham almaya çalışabiliriz.

Nasıl da sakin geçti günümüz! Gecemiz daha da sakin geçsin. Hak ettik.

İtirazım Var Dinleyen Yok


I-pad diye bişi çıktı biliyosunuz. Böyle defter gibi, incecik, pek de şık. Koy çantana, istersen kıtalar arası transatlantik falan yolculuk et. Zira yükte hafif pahada ağir bir nesne. Bundan bahsederken Leo dedi ki "ilerde bunun teheyyyy daha ne modelleri çıkacak. Kitap defter kalmayacak. istediğin herşeyi bunun gibi aletlere yükleyeceksin. Herşey sanal olacak". Durup bi düşündüm "ulan öyle olursa sıçtık yemin ediyorum".

Fisikolong olduğumdan mıdır nedir zaten bu aşırı teknolocik hadiselerle dirsek temasımı korumayı tercih ediyorum. Misal bir i-phone çılgınlığı yaşandı geçen sene köyümde. Nedenini anlayamadım. Anlattılar durdular şöyle de iyi böyle de şahane. İyi de ballıböreğemm, ben telefon dediğin aleti bir arama yapmak, iki mesaj atmak, üç sabah uyanayım diye alarm kurmak için kullanan ilkel bir varlığım. Napcam ben o aleti, nereme sokcam?

Fakat hatun olduğumdan mıdır aslan burcu olduğumdan mıdır bilemem, şık şeylere zaafım var. I-phone alırsam da sadece pek şık, pek estetik olduğundan alırım. Ona da o kadar para dökcek bütçe (veyahut göt) bende an itibariyle mevcut değil. I-pad ve gelecekte bürüneceği daha da ileri teknolocik hallerine gelecek olursak, ben bir kitabı ekranda okuduğumu düşünemiyorum hocam. Sayfaların altını çizmek yerine, bold mu etcez, nedir yani? Ya da yanına not düşmek istersek "insert comment" mi yapcaz? Cıkkkkk. Aynı tadı vermeyi bırak yanına bile yaklaşamaz. Üstelik kitap kokusu diye birşey var, onu nasıl çözecekler? O olmadan olur mu be dostum?

Hem sonra bozuluyor bu aletler illa ki. Üstüne kahve dök, hemen cortlar. Kitabı ise alırsın güneşe koyarsın, kurutursun. Tamam sayfalar bilazcık kabarır ama en azından külliyen kaybetmezsin mevzu bahis eseri.

Diyorum. Ben.
Teknolocinin fazlasından korkuyorum sevgili okur. Biz bize daha güzeldik.

12 Şubat 2010 Cuma

Özledik


Bununla ilgili yazmali mi yazmamali mi bilemedim. Bazi seyleri surekli hatirlamak / hatirlatmak iyi degildir zira. Bu da oyle birsey.

An itibariyle cok sukur pazartesi baslayacak deneyimle ilgili son ayrintilari da bitirmis durumdayim. Masamin ustundeki fotografa bakiyorum. Rahmetli danismanim dostane gulumsuyor. Aylardir ustume olu topragi serpilmis gibi calismaktayken, bugun rahmetlinin olum yildonumu oldugundan midir nedir, ayri bir sevkle calistim. Zira ise gec geldigimde, yapmam gereken seyleri son ana biraktigimda falan yeni danismanimdan ziyade sanki beni yukaridan gozetleyen Talib yuzunden vicdan azabi cekiyorum. Ote taraftan bazen oturup adamcagizla kavga ettigim bile oluyor: Madem olecektin, ne diye beni taa buralara getirttin be adam!!! Sonra pisman olup hemen ozurler diliyorum. Iste bugun ona bir hediye...Binbir umutla aldiginiz doktora ogrenciniz aslinda tembel degil, isterse cok seyler yapabilecek biri, yeni deneyine baslamak icin hazir...

Rahat rahat uyusun diyecegim ama bir yerde gomulu bile degil. O zaman kulleri rahat rahat dalgalansin, ucussun etrafimizda diyelim.

Onu, bir danismani ozler gibi degil, iyi bir dostu ozler gibi ozledik.
Bir sene nasil gecmis hayret ettik.




11 Şubat 2010 Perşembe

Seninle başım dertte / Ne yapsam bilemiyorum / Canımdan bir parçasın / Söküp atamıyoğrummm


Lensi diyorum söküp atamıyorum diye miyopuna astigmatına kurban olduğum, şehla gözlü okur.

Hani aylar önce bir bahsetmiştim ya Türkiye'de doktor bana "ohaaa lan sen nası ezilmedin bugüne kadar" diye şaşım şaşım şaşıraraktan gözlük vermişti. Ben de gözlüğü sevmeyip birkaç saat taktıktan sonra şimdi unuttuğum bir yere kaldırmıştım. O gün bugündür kendimi Hollanda doktorlarına emanet ettim. Soft lens idi hard lens idi, hangisini versek ne yapsak, gözün çapı, armudun sapı, üzümün çöpü derken nihayet bir çift nurtopu gibi lensim oldu. Fakat hocam, Diyarbekir Diyarbekir olalı böyle zulüm görmedi hesabı, ne zor işmiş bu meretleri takmak!

Tam taktım zannediyorum hoppp düşüyor. Bi de elime melime diil, lavoboya, sabunluğun üstüne, olmiycek yerlere düşüyor. Alıyorum, tekrar gülsularıylan yıkıyorum mis gibi, en baştan deniyorum. Yaleppim şu göz kırpma refleksi bende ne güçlüymüş! O lens daha gözümün bebeğene değmeden ben kirppp diye can havliyle kırpıştırıyorum gözlerimi ve sonuç fecaaat. Sabah neredeyse yarım saat uğraştım. Nihayet lensleri takmayı becerdiğimde ÖSS'de ilk ona girmiş çocukların babaları gibi kıvanç duydum adeta (kendimle). Ama her sabahın bir de akşamı varmış cağnım okur. Hava karardı, lensler soldan soldan batmaya başladı. "Aha kurudu la bunlar galiba" dedim. Kulak dolgunluğu işte, yoksa bildiğimden değil, bu mereti takanlar hep artisleniyor ya öyle "ay gözlerim kurudu" diye, ben de kendimce evde bir başıma öyle artislenmek istedim bir an. Allah kısmet ederse yaşamak ve yaşatmak istediğim diğer bir heyecan da "ay durun lensim düştü, kimse kıpırdamasın" aktivitesi:) Neyse efendim sözü yine balla börekle uzatıyorum, kısa keseyim, batınca zamazingolar "evet, kıymetlim lenslerimi çıkarmanın vaktidir" diyerek geçtim aynanın karşısına. Geçmez olaydım. Sabah yerine oturmayan lensler şimdi de yerinden oynamıyor. Mübarek lehimlemişler sanki. Bana mısın demiyor. Her birini on dakka falan kurcukladığım gözlerim kan çanağı gibi olmuşlardı ki, en sonunda gudik lensoletto'ları çıkarmayı başardım.

Yani okur, sana bu satırları çok zor şartlar altında, hafif ağlamaklı bakan gözlerle yazıyorum. Sana bir tiyo: sen sen ol tırnakların uzunsa lens takcam-çıkarcam diye uğraşma. Kes gitsin, yine uzar onlar yavru kuşum. Fekat bir göz...Bir göz kolay yetişmiyor mirim. Diyerek bir yazının daha sonuna geliyorum.

Not 1: Lens diye arattım, çıkan resme bak! Ama şu Hazel fena diilmiş. Yakışıııır.
Not 2: Yiit'i özledim. Gudik kuzen, okumuyo da blogu. İstanbul'a taşınınca götü kalktı çok afedersiniz.

Melaba bolum baskani. Sana soz veriyorum cok calisicam

Bolum baskani - ki kendisiyle munasebetim/muhabbetim yoktur - bana endiseli gozlerle bakarak 'are you all right?' diye sordu bugun. Ben de kendisine anlamayan gozlerle bakarak 'Yes, sure, are you?' dedim. Bu sefer o bana anlamayan gozlerle bakarak 'fine, fine' dedi. Sonra ben konuyu degistirmek icin hemen atak yaptim : 'mutfaga kanepe alacaktin, ne oldu?'. ''Is-guc arasinda unuttum, iyi hatirlattin, hemen birini gorevlendireyim de IKEA'dan aldirtayim kanepeyi'' dedi. Ve sonra ne cok, pek cok calistigindan bahsetti bahsetti bahsetti...

Bolum baskani neden bana endiseli gozlerle bakiyor? Bunun bir hafta once beni koridorda kistirip 'Berfu, nerelerdesin cocugum? Seni aylardir gormuyorum' diyen 65 yasindaki Charles amcayla ilgisi var mi? Ya da erteleye erteleye bir hal oldugum deneyim yuzunden sikinti yapma ihtimali olan danismanimla? Velhasil bayram degil seyran degil bolum baskani beni niye optu yav? Hayirlisi. Diyip gecelim.

Burda hava korkarim bir daha hic duzelmeyecek. Bana artik oyle gelmeye basladi. Bugun sehrin gobeginde kayak kiyafetiyle yuruyen bir abi gorunce durumun ciddiyetini daha bir kavradim. Fakat tam da onun yanindan gecmekte olan mini etekli ve topuklarini karlara batira cikara giden Dutch kiz goruntusu nasil bir tezat yaratir beyinlerde sevgili okur? Adeta devreleri yakabilirsiniz o anda. Kayak kiyafeti-mini etek- kayak kiyafeti--mini - bizzzt---viztt falan die.

Size Air Doll diye bir filmden bahsetcektim ama cok usendim. Hem blogu hurriyet pazara cevirmeye ne gerek var degil mi? Bir de fikra anlatasim var ama karadeniz sivesi lazim, onu da yaziyla veremiyor insan. Anlatmis kadar olayim mi fikra dagarcigi zengin okur?

Ben en iyisi daha fazla yazmayayim. Icime kurt dustu bolum baskaninin endiseli hallerinden sonra. Bunlar oyle yoktan yere endiselenmez kocum. Valla bak. En iyisi ben de endiseleneyim diyorum ve bu vesileyle hafiften vesvese yaparak isime-gucume donuyorum.

9 Şubat 2010 Salı

Bugunun Sarkisi da Bu Olsun


Sabah Bezis'ten gelen bu sarkiyi benim de sizlerle paylasmam isabet olur diye dusundum. Aslen Tom Waits'in seslendirdigi bu parcayi bence hatun da gayet guzel soylemis, ama hardcore Tom Waits hastasiysaniz uyariyorum, bu cover'i begenmeyebilirsiniz.

Hormetler.

8 Şubat 2010 Pazartesi

Such is Life...


Hayatın anlamı ne?
Bunu hiç merak etmiyorum. Hayatın anlamı umrumda değil.

HayatıMIN anlamı ne?

Bir an_ birkaç an_ hiç unutulmayan,
Bir kardeş_olmadığı düşünülemeyen,
Bir çocuk_ sevdiğin_ çok sevdiğin birinden,
Dostlar_ seni yargılamayan ve ne zaman ziyaret etsen ocağa kahve koyan,
Bir kucaklaşma_ saatlerce konuşmanı gerektirmeyecek kadar anlamlı,
Bir sevgili_ ne az ne çok, seni tam da senin onu sevdiğin kadar/gibi /yüzünden seven,
Yazı_ öyküler ve romanlar ve hikayeler ve günlükler ve mektuplar ve kartlar,
Zeytinlik_gölgesinde dostları ağırladığın ve çocukların ve yeğenlerin ve dostların çocuklarının koşturduğu ağaçlar_yani hepimiz bir arada_yani tamız_yani ölsem eksiksiz ölürdüm* dedirtecek kadar.

HayatıNIN anlamı ne?
Yazmana gerek yok sevgili okur. Sadece düşünmen için sordum!

Resim: Hallice
* Atilla İlhan

5 Şubat 2010 Cuma

Uc bes sey


''I am a human fly and I don't why I say vizzz vizzz vizzzz'' diyerek uyandim bu sabah. Uzun bir uykudan sonra. On saat kadar. Cocuklugumdan beri ayni, degismedi. Uykuya dalana kadar dort donerim, uyuduktan sonra ise ikinci bir emre kadar uyanmam. ''Hey masallah, karpuz yata yata buyur, devam et' dedigini duydum tesvik kredisi veren okur, fekat iki haftadir isle gucle alakami picakkk gibi kestigimden mutevellit, o uykular yakinda bana danismandan saglam bir uyari olarak geri donecek diye korkuyorum.

Farkindaysan uzun zamandir kendimi filme milme verdim. Bu ara benim icin hayattaki bosluklari en iyi dolduran sey gorsel uyaricilar, yani filmler. Tesadufe bak ki burda da bir festival basladi, uc film birden bes film birden derken onumuzdeki gunler bendeniz sinema salonlarinda yavru dutchlarla yanyana bir kisim filme vericem kendimi.

Dun ilkine gittik bile Piray-Leo ben.
A Single Man. Amerikan mamerikan diye azicik korkuyorduk, ne yalan soyliim. Ama fena diildi film. Ustelik yonetmenden ziyade goruntu yonetmeninin elini siktirtacak kadar basariliydi bazi sahneler. Konusunu anlatayim mi? Sonunu soyleyeyim mi? Spoiler olayaim mi su hayatta sana, basina bela gibi ey okur? Olmayayim hadi. Ama biraz olumle, biraz yasamla, biraz mutsuzlukla bir de kucuk ve kiymetli birkac anla ilgili.

Baska ne anlatayim? Himcimssss. Son alti ayda uzuntulerden uzuntulere kosarak kaybetmis oldugum kilolari yilbasinda annemin intensif keyr'i sayesinde geri kazandigim icin pek mutluydum. Fekat henuz doneli bir ay olmamisken yine bir Safinazlasmaca, yine bir zayiflamaca hali. Istemiyorum lan sagliksiz gibi dolanmayi. Allam yaleppim bana pilav ustu donerler, bol yagli-salcali yemekler yemek isteyecek kadar hayvani bir istah nasib eyle. Amin.

Ondan sonra gecen gun bizim arkadas yolda gidiyormus, zenci gormus :p (Bu da cocukken bir zenciyle uzaktan ilk munasebetimizi yasadigimizda ''eneeee, zenci, bak bak, firinin onunden sola donuyo'' diye heyecanlanan cocukluk zamanlarimiza gitsin. Sanki sehrin ortasinda beyaz sirtli tayland maymunu gormus gibi bir sasirmacalar etmeceler. O da adam lan iste). Bu arada benim en korktugum hayvanlardan biridir maymun ama bunu baska bir yazida anlatmak isterim hayvana bitkiye sevgisi sonsuz okur.

Bir de su var sanki bugunlerde:
Kagittan bir kayigim. Birisi beni durgun bir gole birakmis. Orada guvende olacagimi dusunmus ama sonra acaip bir ruzgar cikmis. Henuz devrilmemisim ama golun ustunde yalpalaya yalpalaya gidiyorum. Kendi rotami kendim belirlemek istermisim bir zaman ama artik ondan da vazgecmisim. Henuz devrilmemisim dedim ama epeyce su cekmisim. Batmamak, ters donmemek, murettebati kaybetmemek icin ya ruzgarin durmasi ya da guvenli sig sular bulmak lazim. Ya da golun denize acilan kolundan devam edebilirsek orda guzel bir liman varmis, oyle diyorlar.

Ve orada ayri hikayeler varmis.
Orada yeni'ler varmis.
Orada eski'ler varmis.
Orada 'bir cay demleyeyim, yorgunlugunu alir' diyen dostlar...
Ve insan arkasina donup bakinca hayret ediyormus 'buraya kadar gelebildim mi gercekten?' diye....
Ve...
Ve...
Ve...
Sarkiniz burda.



2 Şubat 2010 Salı

Fotoğraf / 4


Fotoğraf: "I am a goat and I don't have any problems with that"
Giethoorn / Hollanda

Tarot aldık da iyi mi ettik a okur?

Tarot açtım, ölüm çıktı.
Annecimmmm!!!

Ciddiye almalı mı almamalı mı? Almayayım hadi. Zaten alsam ne yapabilirim en fazla di mi?

Fakat aldım. Ciddiye. Bi daha açtım. Bu sefer intihar çıktı. Tövbe estağfurullah, n'oluyo dedim. Paranormal aktiviteler kafaya koymuş, bir şekilde öldürecekler beni.

Bi daha açtım inatla. Bu sefer huzur çıktı.

İnandım gitti sana üçüncü kart.
Hadi hayırlısı.