10 Kasım 2008 Pazartesi

"O akşam da şöyle geçti" ya da "Tanıştırayım, bu Osman - Osman, bu da sevgili okuyucu"


B. şöyleee bir dışarıya baktıktan ve saatte 90 km hızla esen rüzgara eşlik eden sağanak yağmuru ve tüm bu esrarcengiz havaolaylarının penceresini, dandik bir demirden yapılma sokak lambasını ve kanalın suyunu nasıl da bir o yana bir bu yana savurduğunu gördükten sonra evde oturmaya karar verdi. Yapılacak yığınla iş olsa da - zira artık akşamları da odasında çalışacak göööyaa - önce o gün ikinci elciden pek de ucuza aldigi ve adını Osman koyduğu tahta kuklanın fotoğraflarını çekti. Siyah beyazlar istediği gibi olmayınca bir küfür savurdu orta yere. Nasılsa odada ondan ve Osman'dan başka kimse yok. Sonra sıkıldı fotoğraf çekmekten, eve gelirken aldığı çiçekleri - ki biri kırmızı tomurlu biri beyaz biri de sarı ince uzun çiçekli üç demet almıştı gözü doymayasıca B. - vazolara yerleştirdi. Beyaz çiçek pek bi sevimli göründü gözüne tuttu bu sefer bunun fotoğafını çekti. Ama yine yine hemencecik sıkıldı. Kitabını aldı eline, üç sayfa, beş sayfa..."yok ben bi çay yapayım önce" dedi, kalktı. Teeee homlendlerden süperinden çaydanlık getirmiş olsa da üşendi tabii ki, kupaya sallayıverdi dandik poşeti. Olsun. Çayla bir on sayfa daha okudu, iki sigara daha içti. Yine düşündü bu aralar hep düşündüğü gibi "sigarayı bırakmak lazım".

B. neden sonra pencereyi açıp bir daha baktı şöyle bir dışarı. Böyle akşamlarda biz ne yapardık ki Ankara'da diye geçirdi içinden.
a) kestane
b) patlamış mısır ve film
c) hepsi aynı anda
d) hiçbiri

"Cevap veriyorum: hatırlamıyorum" dedi. Hatırlayamaz tabii, zira böyle akşamlarda da böyle olmayan akşamlarda da evde hep bir ses...hep bir hikaye..."Demek ki bana bir hikaye lazım. Şimdi, hemen" dedi ve eski öyküleri okumaya başladı. Bu da hadi desek bi yarım saat oyaladı onu. En sonunda "ehhhhh, çok sıkıldım çok" dedi Osman'a, ve düti friii'den 22 öyraya aldigi ekstra aged tek-i-ala'yı bir hışım açıp, üç shot attı arka arkaya...Tekila da öyle bi yumuşakmış ki böyle hani atsan üç tane daha atarsın... dediyse de durdu. Kendini bilir bir insandır bizim B.

Peki şimdi n'apacak?

Saat on. Bir kilisenin çın çınnnn çınlayan çanlarından belli.

Bence B. hafiften bastıran ve sabah hatırlanmayacak olan bol rüyalı bir uykuya direnemeyecek. Aklında Ozanla Akyaka'da pufidik armut koltuklara gömülüp kitap okudukları, bira içtikleri, arada başlarını kaldırıp birbirlerine şöyle bir gülümsedikleri bir akşamüstünün huzurlu imgesi...


4 Kasım 2008 Salı

Naif Zamanlar


Off, bayılıyorum böyle filmlere. Yok ki artık böyle filmler.
- We didn't meet by coincidence Mr. Bond.
- What do you mean?
- I know that you're not here to play golf. What do you want?
Ve 007 adamın ayaklarının dibine bir külçe altın atar. Bu "uleeeeen, bu altın işinde de senin parmağın olduğunu biliyorum teneşire gelesice" anlamı taşımaktadır, fakat adam oldukça cool biçimde golf oynamaya devam eder. Arada arkadan zıbımmmmmmmmmm gibi oldukça sade, ama birinin diğerine gözdağı vermekte olduğunu gösteren efektler gelir. James Bond'un oyun bittikten sonra adamın arabasının bagajına gizlice bıraktığı, dit dit dit diye sinyal veren ve Bond'un bu adamı takip etmesine yarayacak manyetik bilmemne cihazı bile kafam kadardır...(ki sonraki Bond filmelerinde bu manyetik hödöpöt dolmakalem, çakmak ve hatta hap kadar miniminnacık boyutlarda karşımıza çıkacaktır.
Ve en güzeli şunu hayal etmek belki: Bahsettiğimiz 1964 yapımı bir Bond filmi olan "Goldfinger". 1967'de, mesela bir Ahmet, mahallede uzun zamandır hoşlandığı ve Kuaför Ali'nin yanında çalışan Meltem'i, artık daha fazla dayanamayarak İzmir'de yazın gidilen açıkhava sinemasına film izlemeye davet etmiştir. Bu daveti yapmadan önce bir ay kızın iş çıkışına yakın dükkanın önünde volta atmış, uzaktan selamlaşmış, arada yanına kadar gidip hal hatır sormuş, bir türlü konuya giremeyip küskün küskün evine dönmüştür. En sonunda bir akşam kızın kendisine biraz da utangaç gülümsemesinden ve konuşurken yanaklarının kızarmasından cesaretlenerek konuya girmiş, Meltem de kısacık bir "olur" demiştir.
Akşam sinemanın önünde buluştuklarında Ahmet bir cebinden kabakçekirdeği, diğer cebinden çiğdem çıkarmıştır, zira kızın hangisini daha çok sevdiğini bilmediği için kendince güzellik yapmak istemiştir. Filmin en başında 007'nin, odasına çıkan afet bir kadınla sevişmeye başladığı yerde, ikisi de biraz mahcup olup yutkunmuşlardır. Meltem Bond'u canlandıran aktörün çok yakışıklı olduğunu düşünmüş, ama bunu Ahmet'e söylememiştir. Ahmet Bond'un seviştiği kadının hemen ölmesine sevinmiş, zira film boyunca sevişmeleri durumunda tere batacağını hissetmiştir.
İlk yarının sonunda Ahmet Meltem'e bir de Meysu şeftali suyu almıştır. "Nasıl, beğendin mi filmi?" diye sormuştur ve Meltem yine kısacık "beğendim" demiştir.
İkinci yarıda Ahmet "kızın elini ne zaman tutsam" diye , Meltem de "elimi ne zaman tutacak?" diye düşündüklerinden, ikisi de filmden bişi anlamamıştır. En sonunda Ahmet önce yerine bi başka türlü yerleşmek ister gibi kıpırdanıp sola yanaşmış, bu sırada sol kolu Meltem'in sağ koluna hafifçe değmiş, ikisi de kollarını çekmeyerek bi beş dakika öylece kalmışlardır. Bu sırada iki dirseğin birbirine dokunmasının insanı nasıl olup da bu kadar heyecanlandırabildiğine şaşmışlardır. Ahmet nihayet Meltem'in elini tuttuğunda James Bond da kapatıldığı laboratuardan kurtulabilmek için, bir elinde dıkşıyn dıkşıynnn diye ses çıkaran bir silah, emin adımlarla ilerlemektedir. Ama bu sahneyi ikisi de hiçbir zaman hatırlamayacaklardır.

Onlar naif zamanlar...güzel zamanlar...mış. Bence.