25 Aralık 2008 Perşembe

Sviiit Ciisıs olsun bu yazının başlığı da


Sevgili okur, cancaazım, zaten iki elin parmağını geçmiyor sayın, yerim seni:)
Biliyorum bu blogda arada daha ufuk genişleten şeyler okumak, ne bileyim en azından bir kitap eleştirisi falan görmek istiyorsun ama nafile. Bu aralar böyle...Yapacak birşey yok. Şindi artık resmi olarak vii vişş yu e meri kırismıs sularında olduğumuzdan mütevellit ve dahi ben yine gecenin ikisi olduğu halde uyuyamadığımdan, en iyisi bugünü anlatayım sana.

Kaç günlerdir nasıl bir telaş var şehirde anlatamam. Tükkanlar tıklım tıklım, herkes hediye paketlettiriyo, sokaklar deli bir soğuğa rağmen dolu ve bunun da tek nedeni tabii ki ohhh sweet jesus christ'ın doğumu. Bizim bayram alışverişleri de böyle olur gerçi. Bugün Ebru hatırlattı. Doğru. O yüzden kınamıyoruz yavru dutchları. Üstüne üstlük bu yavrucakların individuated self'ten bir an geri durarak related-self'e geçtikleri yegane zaman da işte 24-26 Aralık arasındaki birkaç güncüğe tekabül ettiğinden, yüzlerdeki gülümsemeyi, telaşı, çiçekçilerin önündeki kalabalığı falan görmek, bir yandan sevindiriyor beni. "Sana ne oluyosa lennn" diyen gudik okuyucu, seviyorum seni. Ben de bilmiyorum bana ne oluyor? Evet bana giren çıkan ne? Şöyle ki şimdi herkes X-mas'ı ailesiyle bacısıyla falan geçiriyo ya hani...Hani bizdeki bayramlar hesabı...Bizim aileler eşler dostlar da memlekette be caaanım okuyucu. Öyle olunca da tabii...

Neyse işte, öyle olunca da tabii işte, biz de Ebru'ylan birbirimize "yavrum you are the family here" diyerek bu iki geceyi yemekli memekli içkili türkülü geçirelim dedik. Tükkanlar cumartesiye kadar kapalı olacağından önce pazar, sonra Ankara Market, sonra Albert Heijn (Migros), sonra kasap ve sonra da peynirciye giderek alışveriş yaptık. Akşam bir şişe şarabı, yanında mezelerle hızlıca yuvarlayıp, akşam yemeği olarak da üstüne ıspanak yedikten sonra (halimize kimse acımasın, ıspanak çok güzeldi) bu sefer soluğu evin hemen ilerisindeki Katolik Kilisesi'nde aldık. Neden? Meraktan sefkili okuyucu, meraktan. X-mas öncesi yapılan şu ayinleri bir görelim, olay neymiş, ne değilmiş merakından. Üstelik daha bi havalı olur diye duaların Latince okunacağı ayini seçtik.

Kiliseye gittiğimizde içerisinin tepeleme dolu olduğunu gördük ve ilk başta "eee zaten biz de arkadan sessiz sessiz izleyeceğidik" diyerek duvara sırtımızı vererek dikildik. Sonra beyazlar içinde ve yeminlen de nur yüzlü bir rahip amca yanımıza gelerek bize hollandaca önde sağ tarafta yer olduğunu söyledi. Ben tabii bunu sadece adamın el kol hareketlerinden anladım. Ebruyla "ulenn şindi öne gidersek kalkamayız da bak, ama gitmezsek de rahibe ayıp olacak" diye bi onbeş saniyelik kararsızlıktan sonra, arkadan da gelenlerin baskısıyla öne ilerledik tabi kikir kikir. İyi de yapmışız. Ayin bir buçuk saat sürdü ve ben bu sırada dolap gibi birşeyin içine girip, delikli bir pencerenin önünde günah çıkarmanın, bir psikoloğa gidip de dert anlatmaktan çok daha rahatlatıcı olacağından tutun da, Tanrı'nın var mı yok mu oluşuna şu yaşıma kadar neden hala karar veremediğime dek birçok şey düşündüm. İkincisinin cevabını - yani neden hala karar veremediğimi - biliyorum ama bunu tabii ki burda anlatmaya gerek yok.
Ayin sonrası Ebru'yla eve döndük ve bugün kiraladığımız, benim de uzun süredir izlemek istediğim The Fountain'ı izledik (Cıkkk, heveslenme kuzum okuyucu, film eleştirisi de yapmayacağım uzun uzun). Güzeldi film...yani birkaç yeri hariç bence oldukça iyiydi ve bu yüzden de Venedik Film Festivali jürüciklerinin Darren Abi'ye neden "sen bi daha film milm çekme" dediklerini anlamadım.

Şimdi bu saatte bile hala uzaktan arada gümbürtüler geliyor. Neden? Bu memlekette havai fişek olayına birtek X-mas tatili zamanı izin varmış. Bu adamlar da "bütün sene patlatamıyoruz, geçen baldız evlendi, orda bile patlatamadık inan olsun" diyerek verediyorlar fişeğe abicim. "Etsinler elleme" dediğini duyar gibiyim cicim okuyucu ama süpersonik danışmanımdan öğrendiğim kadarıyla her sene en az yirmi kişi ya gözünü ya elini kaybediyormuş, telef oluyormuş bir kısım organ:/ Bunu söyleyince Talib ve ben geçenlerde beş adım ötemizde patlayan bir fişengin kulakları sağır eden etkisini ve bünyede yarattığı anlık mallığı da hatırlayınca, tırstım abicim. Şimdi güzel kardeşim de gelecek cuma günü ve yılbaşı gecesi iyice çığrından çıkan bu fişek atma olayları sırasında "sweet jesus" diye diye tırıs tırıs dolancaz ortalıkta muhtemelen.

Bu yazıyı, Dutch'ların nedense bize ısrarla sorduğu bir soruya, bir de buradan cevap vererek kapatmak istiyorum balım okuyucu. Sorunun ne olduğunu zaten cevaptan şıppp diye anlayacaksın. Ben de bunu saflıklarından mı laf olsun diye mi sorduklarını hala anlamamakla birlikte, yine de kendileriyle hiç dalga geçmeden aynen şöyle yanıtlıyorum her seferinde : "Nooo canparem, we don't celebrate X-mas in Turkey" :)

21 Aralık 2008 Pazar

Uykuyu Beklerken


Umutla Burcu sağolsun, Amsterdam Klezmer Band'i dinledik geçen cuma. Bir balkan esintisi, gipsi mipsi, benim pek de bilmediğim ama artık hastası olduğum yahudi müzikleri...Bu arada müzisyenlerin hem Dutch olup hem de sahnede bu kadar eğlenebilmesine, çalarken kıvırtmalarına "oh yandan yandan" yapmalarına adeta BakKal-ŞaşKal durumları...
Henüz grup sahneye çıkmadan Vera'da ardarda iki Türkçe şarkı çalınması - ki biri Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar, diğeri de Burhan Öçal ve ekürisinden Kayınço...
Sonra grubun konserin başlarında bir yerde "Türkiye var yaaaa muazzamto bir coğrafya, çok etkiledi bizim müziğimizi" demeleri...(yahu milliyetçilikle felan alakam yok ama nedense gururlanıyo insan),
Bir ara cümbüşümsü bir alet görünce sahnede amcamı ve çocukluğun eski yaz akşamlarını hatırlamam (indim havuz bağşığnaa, bir kız çıktı karşığmaaaağ),
En çok klarnetçinin ve arada şarkı söyleyen İsrailli amcanın hastası olmam...
Bu arada dertleri, sıkıntıları bir kaç saatliğine unutmak...
Konser sonrası gidilen Zolder'da gerek kolonları gerek bilardo masasını ve ara ara da kendisiyle çeşitli temaslarda bulunmak isteyen sarhoş abileri kullanarak dans eden, düzgün fizikli (len üstruplu tarif etcez derken kunil gibi tabir kullandık, düzgün fizikli ne yaaaa, daş gibi diyim, sen anla) bir travestiyi ağzımız açık izlememiz...
Bu sırada yan masada oturan 18 yaşlarında ve kafası dumandan bir derya olmuş Hollandalı ve her nasılsa tutucu olan delikanlı bir arkadaşımızın bana dönüp "bu olanları hiç tasvip etmiyorum doğrusu, Hollanda'nın çivisi çıktı, herkes ünlü olmak için gay oluyor. Oysa Allahbaba iki cins yaratmış, bir üçüncüsünü istememiş" gibi abesle iştigal bir açıklama yapması...Benim de her zamanki saflıkla "canım öyle şey olur mu hiç" diye bir tartışmaya girişip, dakkasında da konuyu uzatmanın bir faydası ve çocuğu ikna etmenin de mümkünatı olmadığını fark edip "anyway" diyip Burcu'ya dönmem...
1.30 gibi "aa aaa sadece üç bira içmişim ayol" diye şaşırıp herkeslerden önce kalkmam...
Eve gelmek, kaloriferlerin yanmadığını farketmek, yatağın içine girip yeni kitaba gömülmek...Üç gibi uyuyakalmak ve sonra cumartesi 1 sularında uyanmak...
Yataktan çıkar çıkmaz kaloriferlerin hala yanmadığını acı içinde tekrar fark etmek...Normalde sekiz kişi kaldığımız caaaanım evimizde, hemen herkes vii viş yu ee meri kırismıs için memleketine gittiğinden evsahibesine ve evsahibinin dümbül yardımcısına ulaşmaya çalışmak...Yardım gelmesini, kaloriferlerin tamir edilmesini beklerken battaniyenin altına iyice gömülmek...Ve akşama kadar sızım sızım sızlayan ayakları birbirine sürterek ısıtmaya çalışmak...
Üşümenin de bir yanıyla depreşik ruha iyi gelmesi....
Kaloriferlerin en sonunda saat altı gibi hayata dönmesi...
Ve bugün de evden sadece bir kahve içimlik, Ebru ve Yulia ile kitapçıları gezmelik çıkmak...
Yine kitap okumak, eski fotoğraflara bakmak, bir sözlüğü karıştırmak, Kanalın Suları Çekildiği Zaman adlı bir yazıya başlamanın ve Celal Salik olmanın nasıl birşey olacağını düşünmek, kuruyan birkaç lale yaprağını daha özenle yeşil bir kutuya koymak, neden uykum gelmiyor diye düşünürken sabahtan beri dört kupa kahve bir de espresso içmiş olduğumu hatırlamak ve bu saaten sonra yapılacak en iyi şey yazmaktır diyerek buraya gelmek....
İşte böyle geçti haftasonum.

Fotoğraf:
Osman'ın Gölgesi

10 Kasım 2008 Pazartesi

"O akşam da şöyle geçti" ya da "Tanıştırayım, bu Osman - Osman, bu da sevgili okuyucu"


B. şöyleee bir dışarıya baktıktan ve saatte 90 km hızla esen rüzgara eşlik eden sağanak yağmuru ve tüm bu esrarcengiz havaolaylarının penceresini, dandik bir demirden yapılma sokak lambasını ve kanalın suyunu nasıl da bir o yana bir bu yana savurduğunu gördükten sonra evde oturmaya karar verdi. Yapılacak yığınla iş olsa da - zira artık akşamları da odasında çalışacak göööyaa - önce o gün ikinci elciden pek de ucuza aldigi ve adını Osman koyduğu tahta kuklanın fotoğraflarını çekti. Siyah beyazlar istediği gibi olmayınca bir küfür savurdu orta yere. Nasılsa odada ondan ve Osman'dan başka kimse yok. Sonra sıkıldı fotoğraf çekmekten, eve gelirken aldığı çiçekleri - ki biri kırmızı tomurlu biri beyaz biri de sarı ince uzun çiçekli üç demet almıştı gözü doymayasıca B. - vazolara yerleştirdi. Beyaz çiçek pek bi sevimli göründü gözüne tuttu bu sefer bunun fotoğafını çekti. Ama yine yine hemencecik sıkıldı. Kitabını aldı eline, üç sayfa, beş sayfa..."yok ben bi çay yapayım önce" dedi, kalktı. Teeee homlendlerden süperinden çaydanlık getirmiş olsa da üşendi tabii ki, kupaya sallayıverdi dandik poşeti. Olsun. Çayla bir on sayfa daha okudu, iki sigara daha içti. Yine düşündü bu aralar hep düşündüğü gibi "sigarayı bırakmak lazım".

B. neden sonra pencereyi açıp bir daha baktı şöyle bir dışarı. Böyle akşamlarda biz ne yapardık ki Ankara'da diye geçirdi içinden.
a) kestane
b) patlamış mısır ve film
c) hepsi aynı anda
d) hiçbiri

"Cevap veriyorum: hatırlamıyorum" dedi. Hatırlayamaz tabii, zira böyle akşamlarda da böyle olmayan akşamlarda da evde hep bir ses...hep bir hikaye..."Demek ki bana bir hikaye lazım. Şimdi, hemen" dedi ve eski öyküleri okumaya başladı. Bu da hadi desek bi yarım saat oyaladı onu. En sonunda "ehhhhh, çok sıkıldım çok" dedi Osman'a, ve düti friii'den 22 öyraya aldigi ekstra aged tek-i-ala'yı bir hışım açıp, üç shot attı arka arkaya...Tekila da öyle bi yumuşakmış ki böyle hani atsan üç tane daha atarsın... dediyse de durdu. Kendini bilir bir insandır bizim B.

Peki şimdi n'apacak?

Saat on. Bir kilisenin çın çınnnn çınlayan çanlarından belli.

Bence B. hafiften bastıran ve sabah hatırlanmayacak olan bol rüyalı bir uykuya direnemeyecek. Aklında Ozanla Akyaka'da pufidik armut koltuklara gömülüp kitap okudukları, bira içtikleri, arada başlarını kaldırıp birbirlerine şöyle bir gülümsedikleri bir akşamüstünün huzurlu imgesi...


4 Kasım 2008 Salı

Naif Zamanlar


Off, bayılıyorum böyle filmlere. Yok ki artık böyle filmler.
- We didn't meet by coincidence Mr. Bond.
- What do you mean?
- I know that you're not here to play golf. What do you want?
Ve 007 adamın ayaklarının dibine bir külçe altın atar. Bu "uleeeeen, bu altın işinde de senin parmağın olduğunu biliyorum teneşire gelesice" anlamı taşımaktadır, fakat adam oldukça cool biçimde golf oynamaya devam eder. Arada arkadan zıbımmmmmmmmmm gibi oldukça sade, ama birinin diğerine gözdağı vermekte olduğunu gösteren efektler gelir. James Bond'un oyun bittikten sonra adamın arabasının bagajına gizlice bıraktığı, dit dit dit diye sinyal veren ve Bond'un bu adamı takip etmesine yarayacak manyetik bilmemne cihazı bile kafam kadardır...(ki sonraki Bond filmelerinde bu manyetik hödöpöt dolmakalem, çakmak ve hatta hap kadar miniminnacık boyutlarda karşımıza çıkacaktır.
Ve en güzeli şunu hayal etmek belki: Bahsettiğimiz 1964 yapımı bir Bond filmi olan "Goldfinger". 1967'de, mesela bir Ahmet, mahallede uzun zamandır hoşlandığı ve Kuaför Ali'nin yanında çalışan Meltem'i, artık daha fazla dayanamayarak İzmir'de yazın gidilen açıkhava sinemasına film izlemeye davet etmiştir. Bu daveti yapmadan önce bir ay kızın iş çıkışına yakın dükkanın önünde volta atmış, uzaktan selamlaşmış, arada yanına kadar gidip hal hatır sormuş, bir türlü konuya giremeyip küskün küskün evine dönmüştür. En sonunda bir akşam kızın kendisine biraz da utangaç gülümsemesinden ve konuşurken yanaklarının kızarmasından cesaretlenerek konuya girmiş, Meltem de kısacık bir "olur" demiştir.
Akşam sinemanın önünde buluştuklarında Ahmet bir cebinden kabakçekirdeği, diğer cebinden çiğdem çıkarmıştır, zira kızın hangisini daha çok sevdiğini bilmediği için kendince güzellik yapmak istemiştir. Filmin en başında 007'nin, odasına çıkan afet bir kadınla sevişmeye başladığı yerde, ikisi de biraz mahcup olup yutkunmuşlardır. Meltem Bond'u canlandıran aktörün çok yakışıklı olduğunu düşünmüş, ama bunu Ahmet'e söylememiştir. Ahmet Bond'un seviştiği kadının hemen ölmesine sevinmiş, zira film boyunca sevişmeleri durumunda tere batacağını hissetmiştir.
İlk yarının sonunda Ahmet Meltem'e bir de Meysu şeftali suyu almıştır. "Nasıl, beğendin mi filmi?" diye sormuştur ve Meltem yine kısacık "beğendim" demiştir.
İkinci yarıda Ahmet "kızın elini ne zaman tutsam" diye , Meltem de "elimi ne zaman tutacak?" diye düşündüklerinden, ikisi de filmden bişi anlamamıştır. En sonunda Ahmet önce yerine bi başka türlü yerleşmek ister gibi kıpırdanıp sola yanaşmış, bu sırada sol kolu Meltem'in sağ koluna hafifçe değmiş, ikisi de kollarını çekmeyerek bi beş dakika öylece kalmışlardır. Bu sırada iki dirseğin birbirine dokunmasının insanı nasıl olup da bu kadar heyecanlandırabildiğine şaşmışlardır. Ahmet nihayet Meltem'in elini tuttuğunda James Bond da kapatıldığı laboratuardan kurtulabilmek için, bir elinde dıkşıyn dıkşıynnn diye ses çıkaran bir silah, emin adımlarla ilerlemektedir. Ama bu sahneyi ikisi de hiçbir zaman hatırlamayacaklardır.

Onlar naif zamanlar...güzel zamanlar...mış. Bence.

17 Ekim 2008 Cuma

Millet akıl toplarken sen çakıl mı topladın a B.?


Bu başlıktaki muazzamto laf Dalga Dublaj'ın işlerinden birinde vardı. Konya şivesiyle söylenince daha güsel oluyor.
Ya evet olm, millet akıl toplarken ben hakikaten çakıl toplamış olabilir miyim acaba? Pazartesiden beri öhö öhööö öksürmekteyim. Bu nedenle dün akşama kadar kendimi karabiberli tarhana çorbası, yingemin teee Yalvaç'lardan gönderdiği adaçayı ve Images'ın taze naneli ballı çaylarına vermiştim. Şimdi size gudik gelecek ama ben ateşlenmedikten sonra böyle hafif hasta gibi olmayı severim. Hani evde yatar durursunuz, anneniz odanıza girip çıkar, aman da şunu iç bunu yaptım sana felan der, siz de elinizde bir kitap mır mırrr takılırsınız. Pek sevimli. Ammavelakin yahuuu yalnızken ne kötü oluyomuş be hasta olmak. Kendi çorbanı kendin yap, bulaşık mulaşık yıka ve kimseden şevkat göreme (zira Ebru'nun tam da bu hafta Türkiye'ye gideceği tutsun, olcak iş diiil).
Neyse ben üç gece böyle takıldım. Bi Yasmin Levy konseri için çıktım dışarı. O da evin karşısındaydı, iki dakkada git iki dakkada gel. Şarkılar sırasında öksürememek için kasıl, boğul şeklinde...Bundan mütevllit dün gece "yeter len, üç beş insan görelim" diyerekten geleneksel perşembe akşamı buluşması için attım kendimi dışarı. Bende bol bol çakıl olduğu için de "hah, şarap kan yapar olm, iyi gelir, ben en iyisi mi şarap içeyim. Beni öldürmeyen şey güçlendirir hemi de, iyi olur. Hem hastayken böyle aksırık tıksırık pisikolocisine girmemek lazım, doya doya yaşamak lazım çiçeğeeem, kaç günlerdir çorba içtin de n'oldu, grip dediğin yatarsan bir haftada yatmazsan yedi günde geçer demişler" gibi düşüncelere gark olarak iki kadeh kırmızı şarabı "ohhh miss" diyerekten yuvarladım. Sonra tabiii gece hafif ateş eşliğinde kabuslar, bir üşüyüp bir terlemeler. Kısacası sabahı zor edip en sonunda hiç istemeyerek antibiyotik denen merete başladım, pffff:/
Bu hastalığın da en iyi tarafı küt diye bir kitap bitirmem oldu. Okumakta çok geç kalınmış birtanesi...Yaşar Kemal'den Binboğalar Efsanesi...(Vayy, kafiyeli oldu bu son iki cümle sanırsam).
Şimdi zahmet olmazsa bana şevkat gösterin bilazz. Sanal manal ama olsun len, iyi gelir belki. Mırrrr:)

Not: Umut Sarıkaya'nın bu karikatürünün konumuzla tek ilgisi Berfu kişisinin bu ara kendini Uykusuz'un eski sayılarına vermiş olmasıdır.

15 Ekim 2008 Çarşamba

Ladino bir akşam...


Groningen'de havanın geç karardığı yaz akşamlarından birinde, azıcık bunalım azıcık sarhoş gibiyken dinledim ilk. Sanırım. Bir evin küçük bahçesinde. Şarap ve peynir. Yanında sürekli konuşmak zorunda olmadığın, birlikte sessiz kalmaktan da keyif alabileceğin insanlarla.
Dilini bilmesem de ne dediğini anladım. Ya da anladım sandım...
Sonra bir baktım taa buralara konser vermeye geliyor.
Kimse yok mu birlikte gidecek? Olsun. Aldım biletimi. Gittim. Büyülüydü.
Keşke onlar da olsaydı. Yani yanlarında sessiz kalabildiklerim.

Neyse, lafı uzatmadan diyorum ki Yasmin Levy'yi dinleyiniz. En azından bir kerecik. Mümkünse sakin bir zamanda. Azıcık şarap...Özlediğiniz insanları düşünürken bulabilirsiniz kendinizi, birazcık hüzünlenebilirsiniz ama olsun. Sonra bir bakmışsınız bir zurna sesi gelmiş...darbuka başlamış inceden...ve siz olduğunuz yerde omuzları kıpırdatmaya başlamışsınız bile. Benden söylemesi.

Not: Myspace'teki birkaç şarkısından benim naçizane favorim Irme Kero'dur efendim.

Size kameramı nasıl aldığımı anlatmış mıydım?



Aslında yazının başlığını Amerikanya Günleri koymalı, “Washington portakalı yalanmış aga, gittim yerinde gördüm” diye başlayarak “kimseleri görmeden uçuverdim uzaklara/memleketi düşündüm New York sokaklarında” diye bitirmeliydim. Ama Eylülün ilk haftasını kapsayan bu kongremsi tatili Feysbuka çılgınmışcasına eklediğim bir dizi fotoğrafta ziyadesiyle anlattığım için tekrar etmek istemiyorum. Onun yerine merak edenler için şöyle özetleyeyim izlenmilerimi ve hemen kameramı nasıl aldığıma geçeyim.


Washington D.C.’de Adams Morgan die bi yerde Meze die bi Turk lokantası var, yediğim en güzel çerkez tavuğunu yapıyor...Yine aynı Adams Morgan’da akşamüstü bira içebileceğiniz bir jazz bar var...içerde amcalar, çocuklar, enstrümanını kapan gelmiş, belli günler “workshop hours” oluyormuş – ki biz ona denk gittik...Buzbira eşliğinde, bir piyanonun yamacında, demeyin keyfimize...


Georgetown, nehir kıyısında, çok pahalı ve çok güzel....


Beyaz Saray ve çevresinde sincaplardan başka bi numara yok (İki dakka da bitirdim ortamı fekat gerçek bu).


Takdir edilesi bir durum: Washington’da müzelere giriş ücretsiz (Ama gidebildik mi hesine, hayır. Zira kongrede o oturum benim bu oturum senin salondan salona koşturmakta ve bir türlü burnumuzun dibindeki müze alanına gidecek vakit bulamamaktaydık)


Hilton’un önündeki bir çöp tenekesini karıştıran homeless tipler, kapıdan şıkır şıkır çıkan tiplere tezat, dibinde azıcık kola kalmış Burger King bardağını buluna kadar didik didik arayabiliyolar çöp tenekesini...

Ve bütün homeless’lar neden zenci diye düşünmüyor bile aklı olan insan...

Ya da otelde yatakları yapan, odaları temizleyen, kahvaltıda bardağınıza kahvenizi dolduran kadınların/adamların neden hep ama hep Hispanic olduğunu düşünmediğiniz gibi..

Düşünmeye gerek var m?

Her köşe başından mantar gibi fırlayan Starbucks’larda, Cosy’lerde, Subway’lerde çalışan bütün bu insanlar neden suratsız? Neden yüzünüze bile bakmıyorlar? Dannyboy’a sordum “çünkü çok az kazanıyorlar ve sağlık güvenceleri yok ve şöyle ve böyle” dedi. Vee aaa bakın metroda da yine çoğunlukla zenci, hispanic ya da bu koca Amerikanya’nın hizmet sektörünün en altlarında hayatta kalmaya çalışan insanlar vardı...akın akın işe yetişen, yorgun argın işten dönen.


Washington’da sokaklar, caddeler, binalar bana çok büyük geldi. “Groningen’den sonra zaar” dedim.

Alışmışım küçük evlere, dar, arnavut kaldırım sokaklara...Gözgöze gelince “hoi moi” diyen insanlara.

Washington, belki biraz da kongreden ya da jetlagin kaçınılmaz ağırlığından dolayı pek birşey anlamadan geçti. Ne de çok evsiz var burda diyerek...Ulen Beyaz Saray’ın karşısındaki parkta uyuyor adam, görsenize, bişi yapsanıza diyerek...

Peki New York?

Çok sevdim New York’u. Ayrı tutmak lazım...Keşmekeş...yığınla insan...sanki yok mu orda homeless, sanki yok mu orda suratsız insan? Yatakları Hispanicler düzeltmiyor mu yine orda? Öyle, evet, ama başka birşeyler de var New York’ta. Havasından mı suyundan mı...Hiç hazzetmeyeceğimi düşünerek gittiğim halde önünde fotoğraf bile çektirdiğim gökdelenlerinden mi...taksilerinden mi acaba? Şöyle gidip altı ay yaşasam ya da bi sene...research misörç ayağına, pek hoş olur. Bu gecenin beşinde bile güvenli olan şirin belde Groningen’den sonra, yusuf yusuf olur muyuz New York’ta ilk başta? Oluruz. Olsun, olalım. Ona da alışılır. Bak nasıl alıştıysam buralara....


Öhömmm, şimdi haberler:

Ve ben neredeyse Hollanda’ya ayak bastığım günden beri “fotoğraf makinesiiiii” diye sayıklamakta, bölümde Ebru, Ben ve Talib’i bu feryatlarımla yormakta, internette, MediaMarkt’ta, orda burda fiyat araştırması yapıp “sabretmeliyim, Amerikanya’dan almalıyım kamerayı” diye inim inim inlemekteydim. Ben böyle vır zır kamera konuşurken en çok da Ebru’nun içini şişirmekte, kendisini günden güne delirtmekteydim. Bundandır ki Washington’a ayak basar basmaz “len olm bakarak olun, etrafta Teknosa meknosa gibi bişi görürseniz haber verin, yakarız” diye uyardık eşi dostu. İkinci gün Ebru’yla turistik gezi diye şööööyle bi dolaşmaya çıktığımızda da yine gözlerimiz teknolocik alet edevat satan tükkan arıyordu. Ama ne çare a dostlar? Koca beyaz saray muhitinde, yani o zenginliğin şatafatın içinde, bir tanecik dandik tükkan da mı olmaz kamera, tv, aypod falan satan? Hani ya ajanlar çok sıkışsa, acil manyetik zıpkırtıcı zömköç gibi hightech birşeye ihtiyaç duysalar? Ya da Jack Bauer telefonunu kaybetse, Nokia’nın son model kameralı Mp3 çalarlı telefonunu almak istese ansızın, zira süper gizli görevinde başarılı olmak için tam da böyle bir tilifon şart olsa? Nereye gidecek bu adamlar o sıkışıklıkta ayol? Yok ki yok. Ebrum da sağolsun benim kadar dert yaptı. Yapar tabiii, zira onun beynini yiyorum, boşuna yapmıyor dert:)

Neyse efendim, Faşingtından iş çıkmayınca umutlarımızı eski adı New Amsterdam olan NYC’ye yönelttik. NYC’ye vardığımızda saat 7 olduğundan mütevellit “hayırlısıylan yarın alırız kamerayı” diyerek içimizi ferahlattık. Yine de ben de bir kuşkulanmaca, şüphelenmece...Ertesi günü alışveriş günü ilan ettiğimizden dolayı soluğu Times Square’de aldık. Burada ilk başta antik kuntik dükkanlara girip fiyat araştırması yaptık ve hatta birisinde neredeyse kazığı yiyorduk. Adamın teki bize alenen çalıntı kamera satmaya çalıştı, son anda kaleden döndük, gözümüz açıldı. En sonunda, yalebbim, bizim Teknosa gibi bi yere denk geldik. Ben depar ataraktan seyirttim içeriye...O da nesi? Hayalini kurduğumuz Canon 400 D yok, 450 de Avrupa fiyatına. Bizim alnımızda enayi mi yazıyo koçum diye çemkirerekten çıktık dışarı. Ben de yine bi umutsuzluk başgösterdi ki sormayın... Yığıldım kaldım Manhattan’ın göbeğine. Yok len, abartıyorum, ne yığılcam. Gıcık oldum ama, o ayrı. Ve orada, evet hemen orada “Ebru, kapatıyorum bu kamera mevzuuunu çiçeğem” dedim. O da bana “dur daha ölmedik biz, bulucam sana o kamerayı len” dedi.

Akşamüstüne doğru Ceylan’larla buluştuk ve Burger King’e gittik. Bir de ne göreyim, günlerdir erişemediğim internet üç beş pc’siyle karşımda duruyor. Patatesleri silip süpürdükten sonra “müsadenizle, benim biraz işim var” diyerekten pilgisayarın başına oturdum. Kağıt bir doları alete sokmaya çalışıyorum geri veriyor. Tam bu noktada, pek sevimli, bir ayağı aksak cenci bir polis “let me help you lady” diyerek döları iteleyiverdi içeri ve bana nasıl login olacağımı gösterdi. Pek teşekkür ederim iyi kalpli amca. Böylece yedi sene New York’ta yaşamış arkadaşım Yulia’nın bir ara kendisinin de “kamera da kamera” diye başını şişirdikten sonra bana atmış olduğu “aha işte New York’ta kamera bulabileceğin birkaç yer” başlıklı mailine ulaştım. Ceylan’dan da yardım alarak, hemen oracıkta mağazanın yerini belirledik. O sırada Mustafa da geldi. Ve böylece “süper kamera timi” tamamlanmış oldu. Ben yine azıcık umutsuzdum ve o kadar insanı akşamın sekizinde bir yerlere sürüklüyor olmaktan dolayı kızarıp bozarmalı bi haldeydim. Ama bu fotoğraf makinası saplantısı benden ışık ışık nasıl saçılıyorsa artık, herkes duruma kitlenmiş “gidicez, bulucaz orayı, alıcaz makinayı” diyordu habire. Sağolsunlar, varolsunlar...Bir Cuma akşamı Manhattan’da bir yere oturup içmek varken, benimlen taban teptiler.

En sonunda adresin bize söylediği yere geldik, ama karşımızda Macy’s die bi yer bulduk. Böyle YKM gibi bişi diyim ben sağa. Olm bi yanlışlık var herhal diye geri dönecek olduk, Ceylan güvenliğe seyirtti. Meğersem bizim aradığımız teknolocik şey satan yer, bu Macy’s in bir köşesine tezgah açmış orda iş yapıyormuş. Süper kamera timi olarak indik aşağıya ve ben, ne göreyim, ohaaaa sayın seyirciler, Canon 450 D’yi 400 D fiyatına satıyorlar. Keriz misiniz len siz? Ne iyi böyle olmanız. Eheee öbeee. Yani ben bi manyaklaştım orda. Sonra yavaş yavaş kendime geldim ve müşteri bilincimi takınarak muazzamto ürünümüzle ilgili sorular sormaya başladım. Adam “bunun Avrupa garantisi yok valla, bozulursa falan Amerika’daysa alırız geri hacım” dedi. O sırada tam iki ay önce Talib’le Türkiye-Fransa maçı sonrası yaptığımız sohbet aklıma geldi “Amerika’dan kamera alıp napcan, valla bi bozuldu mu iflağ olmaz, elinde patlar” dediydi danışmanım, bilge kişi. Bunu süper time söylediğimde hepsi “la yürü git, al kamerayı, bozulursa bi hal çaresine bakarız” diye yüreklendirdiler beni ve “tamam len takım elbiseli satıcı, yap bizim paketi” dedim.

Bu arada tabii, kongre boyunca falan konaklama olsun, virt olsun zırt olsun kredi kartına gömçürmüştüm. Bu nedenle banka kartından tek çekim yapalım hocam diye güvenle uzattım kartı adama. Zıııt zıııt ve hatta zort. Çekemiyoruz bağyan dedi kasadaki görevli ve bi de yüzüme böyle güvensiz güvensiz baktı. O an aklıma abuk sabuk Amerikan filmleri geldi. Kadın kartı uzatır, çalışmaz, diğerini uzatır çalışmaz, öbürünü uzatır yine çalışmaz. Satıcı yüzünde “you looser” diyen bir ifadeyle başını sallar, kadın “fakat nasıl olur, daha bu sabah marketten süt aldımdı” gibi cümleler kurmaktadır. Neyse ben de “herhalde Öyropa’daki bankalardan para çekerken böyle oluyor ha bebişim” gibi abuklayarak süper time döndüm. Hemen çözümler sıralandı. ATM bulup para çekelim, nakit ödeyelim. Bir de baktık Macy’s in içinde, tam da arka çaprazda bir ATM varmış. Ben ilk başta 820 dolar istiyorum makina dedim, yemedi. Alla alla diyerek 720 ye düşürdüm yemedi, 620 ye düşürdüm yine yemedi. Len olm paran kalmamış senin dedi Ebru. La la laaa param kalmamış dedim süper time. En sonunda çekebildiğim kadar meblayı çektim, cüzdanımdakilerle denkleştirdim. Bu arada herkes sağolsun para çekip üstüne ekleyecek oldu (Ya nasıl teşekkür etsem bilmem ki) . Tabii geri ödemede pratiklik olması açısından ben paranın üstünü hem evde hem bölümde yan komşum olan Ebru’dan almayı uygun görerek, elimde dölarlarla kasaya geri gittim. Pek komikti halimiz:) İşte böyle aldık kamerayı... (tahtaya vurunuz burda, samimiyim, vurun).

Şimdi, ilk kameramı Canon AE1’i Logos Cafe’de garsonluk yaparak almıştım. Kıymeti büyük.

Bunun da ayrı, apayrı bir hikayesi oldu. İnsanlarla güzelleşen...

İşte o günden beri fotoğraf çekip duruyorum. Özellikle Ebru çok baymış durumda, zira en yakınımdaki kişi olarak kendisine sürekli objektif doğrultmakta, bi de üstüne üstlük “ya sen rahat takılsana, tamam bana bakma, sağa çevir kafanı yada, ışığa dön” gibi komutlar vermekteyim. Kızcağız kamera alınınca rahatlarım sandıydı sanırsam, ama tehlikenin büyüğünü görememiş:)

Neyse efendim...Sizlerle, güzel, güneşli, yağmurlu günlerde, sarı ışıklı meyhanelerde, uzun ağaçlı bahçelerde, kahvaltılarda, beş çaylarında, İstiklal’de, Tünel’de, Alsancağın denize giden sokaklarında, Ankara’da, iyi kalpli üvey ana Hollanda’nın küçük meydanlarında yanımda olsun kameram. Olsun ki sonradan bakınca “işte bu gün o gündü” diyelim.

(Bak vurdunuz mu len tahtaya, yakarım) :)

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Banyodaki Lanet - Pek Yakında Sinemalarda


Geçen pazar sabah 8.30'da güm de güm güm diye inim inim inleyen bi sesle uyandım. Ayıptır söylemesi cumartesi gecesi de içmişiz, küp gibi olmuşuz. Ben gelmişim eve 2'de, sonra dur iki müzik dinliyim diyip internette o linkten bu linke tıklaya tıklaya 4'e kadar gezinmişim. En nihayetinde yatağı zor bulup yatmışım. Sonra sabahılan güm de güm güm. İlk başta sallamadım sesi...7x24 evin önünde takılan, ot mot çekip bi dünya gezen geberesice çılgın gençlik bir davul bulmuş verediyor tokmağı sandım. Böyleee yorganı kafama iyice bi çekip rüyamıza kaldığımız yerden devam ediyoruz berfu diyerek cenin pozisyonuma geri döndüm. AmmaVeLakin ses kesilmedi. En sonunda hayırdır işallah yalebbim diyerek kalktım, ama gözüm açılmıyordu. Odanın dışına çıktım, baktım ses sokak kapısından değil mutfak taraflarından geliyor. Dolayısıyla direk "Fekat nasıl olur benim kattaki çocuklar memleketleri Alamanyadalar, o zaman mutfakta biri mi var, misal ev pandası bana dondurma mı getirdi, n'oluyo, kim kiminle nerede?" gibi düşünceler hasıl oldu bana. Sonra azıcık daha kendime gelince sesin aslında banyo kapısından geldiğini anladım. Az önceki düşünceler yerini bu sefer "Banyoda yaratık var sanırsam. Malum bu bir Dutch evi, herşey beklenir. Evet evet, bu kanal sularıyla harmanlanıp evrim geçirmiş bir balık türü, böyle kafam kadar olmuş, şimdi de kendini banyonun kapısına çarpa çarpa dışarı atmaya çalışıyor" gibi şeylere bıraktı.
En nihayetinde nedense yapılacak en gudik şeyi yaparak banyonun kapısını tıkladım. Yani düşünün, içerden biri belli ki orda kaldığı için gümbür gümbür kapılara vuruyor, ben de o kapıyı nazikçe tıklayarak "meleba" diyorum. Zira hala gözüm tam açılmamış, muhakeme yeteneği anca kanaldan çıkmış balığa hükmedecek kadar mevcut, öyle bir noktadayım.
Sonra tabiii bir kızceğiz içerden "help meeeee, help meeee" diye feryad etti. Bir yandan da ağlıyor. Meğer yarım saattir tekmeliyormuş kapıyı. Ben olanca gayretimle asıldım kapı koluna, bana mısın demiyor. Demez tabiii, kitli çünkü. Bunu idrak edene kadar da bendeniz bi 30 saniye kapıyla cebelleştim. Neden sonra aklıma bizim kilidin arada takıldığı, benim de iki hafta önce beş dakika içerde kitli kalıp tırıs tırıs korktuktan sonra artık kapıyı mapıyı kitlemeden banyoya girdiğim geldi. Sonra kıza "Dur çiçeğeeem, ağlama, seni kurariciiiiz, kaça patlarsa patlasın, evet hepimiz biliyoruz ki pazar günü tamirci bulmamız mümkün diil. Ama gerekirse kapıyı kırarız lennn, o derece" dedim.
Bu gazla kendime gelmişim sanırım ki o an "yahuuu bu kızın benim katta ne işi var, bu yukardakilerden birinin arkadaşı mı ki" diye düşünerek "kimsin, kimlerdensin" diye sordum. Ahaaaa, tam tahmin ettiğin gibi Inspector Gadget. Kız üst odada kalan Hintli kızın arkadaşıymış ve her nedense o kattaki banyoyu kullanmak yerine gelip benimkini kullanmaya karar vermiş. Bu olayı diğerlerine anlatırken bu kısımda hep şöyle demiş olmalı: Kullanmaz olaydım ayol.
Bunu öğrenir öğrenmez soluğu Dee'nin odasında aldım. Olm kapısını tıklıyorum tıklıyorum ses yok. İmörcinsiii durumundayız, privacy falan takcak halim yok diyerek daldım odaya. Dee yaz aylarında Hollanda'nın sabahın dördünde beşinde aydınlanan havasından kendini korumak için gözüne siyah bantlardan takmış mışıl mışıl uyuyordu. Benim " hişşşt hüpppp, kime diyorummm" diye haykıran sesimi duyunca, hala hatırladıkça gülmekten kendimi alıkoyamadığım bir şekilde böyle nerdeyse yatakta takla atarak kalktı. Ama gözündeki bandı çıkarmayı akıl edemediği için sağa sola bakıp "kim o, kim var, noluyo" gibi şeyler söylemeye başladı bi de. Yanii aşağıda kızcağız bekliyor, ben burda arkamı dönmüş gülüyorum. Hiç yakıştıramadım kendime dorusu:) Neyse sonunda aramızda şöyle bi muhabbet geçti:
- Dee benim ben, Berfu
-Heee (hee ama bildiğin heee. Demek ki biz haaa diyoruz hintliler heee diyor)
- Berfu len alt kattaki Berfu
-Heee
- Kızım arkadaşın banyoda kitli kaldı. Gel bi el atalım.
- Heee
-Arkadaşın yahuuu
- Heee...Berfu (evet bu noktada yavaş yavaş açılan bilince şahit oluyoruz. Ayıplamıyoruz, zira on dakka önce kendimiz de öyleydik).
- Arkadaşın diyorum, banyomda, kitli diyorum.
- Neden senin banyona girmiş?
-Yahuuu bilmiyorum da boşver şimdi. Kız klastrofobinin kitabını yazmış, travmadan travmaya koşmuş
Diyerek aşağıya geri indim. Bu arada Dee gelir gelmez kıza "ne işin var orda, ayıp değil mi milletin banyosuna giriyosun, rezil ettin beni housemate'lere, ulan akrabanın yaptığını akrep yapmaz" gibisinden bir kısım cümle sarf etti. Ben de "delimin dolumun D., olur böyle şeyler, sen ne yapmak lazım ondan haber ver" diyerek kendisini yatıştırdım. En sonunda Dee bizim evin ve yan evin ve hatta tüm sokağın sahibi olan landlord'un karşıdaki otelin de sahibi olduğunu hatırlayarak oradan yardım istemeye karar verdi. Otelde kat görevlisi olarak çalışan iki çocukceğiz ellerinde alet çantalarıyla gelip bi yarım saat cebelleştikten sonra kilidi sökmeyi beceremeyip en sonunda kapıyı külliyen sökmeye karar vererek "ya allahhh" diye menteşelere giriştiler ve mutlu sonnnn: Hintli kız kurtuldu ayol, müjdeler müjdesi.
Tabii çocuklar kapıyı yerine geri takmayı da başardılar maşşşaallah, sonra da "lütfen banyo yaparken kapıyı kitlemeyin bağğyan" diyerek ayrıldılar.
Banyoyla ilgili tek derdin bu olsun Berfum diyerek rutin ev yaşamıma geri dönmüştüm ki, bir hafta sonra, bugün, az önce bu sefer de havluyu mavluyu sarınıp banyoya gittiğimde o da nesi, karpuz lamba patlamış, içerisi zifir karanlık, pitch black adeta. Haydaaaaa, n'aparsın koçum, odaya geri dönersin, böyle şarap içip öykü yazmak için halihazırda bulundurduğun güzel mumların olduğu tabağı alırsın, yakarsın mumları, tabağı üç metrekarelik banyonun bi köşesine sıkıştırırsın ve sonra da su sıçramasın tikkkattt deyü deyü alırsın duşunu. Pek komikti halim:) Hayır böyle jakuzili makuzili bi banyoda çok hoş bir ambiyans yaratabiling bu mumlarla, fakat benimkinde adeta, hani bi deyim var ya at s..nde kelebek gibi oldu:) Neyse, haticeye değil neticeye bakarsak sevgili dostlar, yıkandık mı yıkandık. Şimdi bir an önce evsahibesine meyl atıp vıdı vıdı etmeli. Yoksa banyodaki bu uğursuzlukla bir hafta sonra delikten gerçekten mutasyona uğramış kanal paluğu çıkabilir korkarım:)


7 Ağustos 2008 Perşembe

Olur mu dersin?


Birkaç gündür hep ama hep:
- deli gibi içmek,
- bolca cemal süreya okumak,
- eve gelince duman'dan "manası yok" , "ah", "bal" ve "haberin yok ölüyorum" u dinlemek,
üzerine kurulu bir hayat yaşamaktayım.
N'oluyo bana be yavrucum? Eşşşşşekkkk kadar oldum, hala abuk sabuk takılıyorum. Yaşıtlarım pek bilinçli adımlar atmaktalar oysa ki....
Ama bak ne güzel anlatmış adam benim halimi:
" Ben atımı böyle dört nala sürüyorum ya
Yetişmek için mi bilmem, kaçmak için mi?
Ya sen? Neden sende tehlike anlarında
Bunca hazırlıksız olma özeni?"

Dibe vursam...kendime gelsem...sonra tekrar yukarı çıksam?

Resim: Castleowl / Bengal

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Yağarsa Yağsın, Ben de Şipidiklen Gezcem Aga


Dedim ya hani haftasonu Hollanda sanki teeeeee Afrika'lardan kopmuş da gelmiş cehennem sıcaklarının etkisindeydi diye, işte bu durum halen devam ediyor. Bölümdeki Dutch arkadaşlar havanın ne kadar sıcak olduğundan dert yana dursun, bana adeta gün doğdu. Zira mayıs sonu buraya geldiğim için 33 kiloluk valizin dörtte üçünü yazlık kıyafetlerle, cicili bicili eteklerle falan doldurup sonra da hiç giyememiştim.
Dün bir heves, çocuklar gibi şen eteği/ askılıyı ve parmak arası terliği geçirip üstüme dışarı attım kendimi. "Lay lay lay tralay layyy" diye seke seke bölüme gittim. Baktım millet "püffffff, çok sıcak, olcak bişi değil, yanıyoruz olm" diye söylenip duruyo. "N'oluyo bilader" dedim, "Yaz dediğin acık böyle olur. Bak ağustosa giriyoruz, şunun şurasında sonbahara ne kaldı. Zati ondan sonra nisana kadar falan yağmur yağar herhal. Tadını çıkar beybii" dedim. Onlar da sıcağın sadece deniz kenarındaysan güzel bişi olduğunu, çalışmak zorundayken çekilmediğini ifade ettiler tane tane. Ben de "hadi beeaaaa, gelirken gördüm parkta bahçede, kilisenin arkasındaki çimlerde falan herkes güneşleniyodu, deniz yok ama güneşleniyo herkes, ayçiçeğeee gibi milletsiniz yeminlen, iş-güç yoksa direk havluyu kapıp güneşe dönüyosunuz" dedim. İçlerinden biri de en sonunda "ya biz sürekli hava durumundan şikayet ederiz. Yağmur yağsın ondan şikayet ederiz, güneş çıksın ona ayrı söyleniriz. Böyleyiz biz" dedi. Aaaaa, paralelliğin böylesi, biz de böyleyiz vallahi. Bak bi ortak noktamız çıktı görüyo musun.

Neyse efendim, bu otuz derecelik muazzamto hava saat 4'e kadar devam etti ve ne zamanki bendeniz bölümden çıkıp evine dönmeye karar verdi, işte o anda bir gökgürültüsü ardından adeta parmak aralarıma boşalırcasına yağan şiddetli bir yağmurun pençesine düştüm. Burada sabah güneş-sonra yağmır-iki saat sonra tekrar güneş alışılmadık bişi değil de ben şimdiye kadar temkini elden bırakmayarak hep yağmurluğumu yanımda taşıyodum, açık ayakkabılarımı falan giymeyerekten güneşli birkaç saatten sonra bastıran yağmur sonrası şipidik terliklerle oradan oraya koşturan Dutch'larla "pehhh, olm kaç senedir burda yaşıyosunuz, hala havasını öğrenememişsiniz, şipidiklen çıkmışsınız dışarı" deyyüü deyyüü dalga geçiyodum içimden. Ama fark ettim ki dün resmen "yağarsa yağsın abicim, fenalık geldi len bana, yaz çocuğu gibi dolaşmak istiyorum artık" diye feryat ederek çıkmıştım evden. Velhasıl yağmur tepeme yağdıııı yağdııııı, şipidik terliklerimle ıslak yollarda fıçınkt fıçınkt diye yürüdüüüüm, yürüdüüüüm. Gayet de iyi oldu. Şimdi anlıyorum sizi yavru Dutch'lar. Şimdi neden yağmur yağacağını bile bile parmak arası terlüğü giydiğinizi, yağmırlığı almadığınızı yanınıza anlıyorum. Zira yaz moduna girmek için havanın bütün gün güneşli olduğu/değişmediği bir günü bekleyecek olursak daha çok bekleriz di mi? Hem sonra ıslanıyosun kuruyosun di mi? Ahan da yoksa günden güne Dutch mı oluyorum? Yok abicim, hayatta olmam ben Dutch mutch. Ama şunu belirtiiiim, böyle böyle alışılıyo herşeye galiba...böyle böyle seviliyo.
İşte bundandır ki bugün de akşamüstü sıçan gibi ıslanacağımı bile bile dünkü format çıkıyorum abicim dışarı.
-Aslansın koçum sen. Küflü peynirden de yidin. Helal sana.
-Evet Osman Abi, yidim, bizim tulum peynire benziyo zaar. Fekat hala bazı sosyal ipuçlarını okuyamıyorum, ona yanarım Osman Abi.
- Sus len, sosyal ipucu falan, abuk sabuk konuşma sabah sabah. Ben peynir diyom sen ipucu diyon.
-Peki abim. Onu da sonra anlatırım artık:)

25 Temmuz 2008 Cuma

Aslı Geliyor:)


Dakikalar geçmiyor adeta sayın seyirciler, acaip coşkuluyum.
Aslı geliyor. Bir günden az kaldı ve ben en iyi dostlarımdan biriyle yarın saat 5.30 civarı sarmaşdolaş kuzu sarması olucam. Schiphol Schiphol olalı böyle coşku görmemişti diyecek Hollanda'nın yerel gazeteleri. Kendimi Aslı'nın şevkatli kollarına teslim ederek huzur bulucam. Şimdi ölsem, eksiksiz ölürdüm* diyebilicem adeta. O derece. Yürü be Berfu.
Geçtiğimiz haftalar yine bir dizi şahane sahnelerle süslendi. Bölümde adını bir türlü öğrenemediğim ve geldiğimden beri sadece beş kere gördüğüm bir Dutch kızceğiiiizzzz, odama gelip "tatile gidiyo musun" diye sordu. Ben ki insan seven, kedi gibi mırrrr mırrrrr bir şahsiyetim, eeeee kızın biri de egelmiş odama kadar, yani düşünün, yıllardır kendini adadığı bütün o pörsınıl zpeys olayından sıyrılaraktan gelmiş yanıma, bana bi soru sormuş, ben de başladım anlatmaya: "Ya gidemicem, daha yeni geldim ya hani, o yüzden yazın burdayım. Ama eylülde iki haftalığına bi gidip gelcem. Kışlık mışlık hiçbişi getirmemiştim. Onları alcam tabeee gidince. Hem de bırnımda tutuyor valla. Dostlar, ailem, sevgilim....." şeklinde bi dakka falan konuştum. Kız da dinledi dinledi ve sonra "aaa tamam burdaysan ben çiçeklerimi sana bırakabilir miyim, bir haftalığına bilmemnereye gidiyorum da" dedi. "Yessss, of course yavru Dutch'ım" dedim ben de. Len olm, ben birine çiçeklerimi bırakmak istesem, bu kişi de iki saat bana memleket hasretinden bahsetse, sürekli yağmur yağan bir şehirde koca bir yaz geçirmek zorunda olmanın verdiği depresif ruh halinden dem vursa, ne biliiiim önce bi "so sorry for you cigerim" falan derim, çiçek mevzuuna sonra girerim herhal:) Velhasıl bu olay bana Talib'in yakın zamanlarda verdiği bir tavsiyeyi hatırlattı: "Biri sana nasılsın diye sorarsa direk iyiyim de. Başka bişi deme. Aman haaaa. Tikkat. Fena diiilim bile deme. İç güveysinden halliceyim hiç deme. Zira biz "iyiyim" i duymak isteriz. Nasılsın diye de adetten sorarız. Nasıl olduğunla da hiç ilgilenmeyiz. Öte yandan Dutch'lar zaman zaman özel hayatınla ilgili konularda senden ufak ufak bilgi almaya çalışacaklar. Böyle sen ne olduğunu anlamadan, zararsız sorular falan soracaklar. Fakat sen aynı soruları onlara sorduğunda hiçbir cevap alamayacaksın. Buna da alış". Hmpppp, bu kültürün içinde harmanlanmış olup yine de onun bazı şeyleinden hazzetmeyen bir danışmana sahip olmak ne hoş:)
Neyse, dün Ben'in birleştirici gücü sayesinde bölümdeki asistanlar toplaşıp The Dark Knight'ı izlemeye gittik. Film pek güzeldi, ağzımız kulaklarımızda salondan çıkar çıkmaz soluğu bir barda aldık. Orda da geyiğin dibine vurduk (Tabiii burda en fazla ne kadar vurulabilirse). Evlere dağılırken böyle neşe içinde, sevgi böcüğü şeklinde ve "ay bi akşam da bizim evde toplaşalım. Ve hatta bigün senin odanda kahvaltı yapalım" nidalarıyla ayrıldığımızdan mütevellit, ben "ya yok beee, bu Dutch'lar o kadar da uyuz değil sanırsam, bir şansı daha hakediyorlar Berfu. Bunu dünya barışı için yapmalısın ve insansever yapından taviz vermeyerek bağrına bu şahsiyetleri de basmalısın" noktasına gelmiştim ki..... olm sabah yine bölümde "hey, sana da hey koçum" muhabbeti. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demezler mi adama? Neyse, sinirimizi bozmuyoruzzzz ve n'apıyoruz, birtanecik babannemizin o muhteşem sözünü savuruyoruz tabii ki bu noktada: "Dengesüzlerin içünde kaldım yelebbiiiiii" :)

İşte hala ve hala hafsalamın almakta zorlandığı bir kısım "Hollanda kültüründen inciler" in üstüüste gelişinden mütevellit, yarın bana hepinizi, sevdiğim herkesi hatırlatacak olan Aslı'yı görecek olmak beni çok mutlu ediyor. Çocuklar gibi şenim. Kalbim pırrr pırrr.
O yüzden yarın 2.44'te, bana hep iyi gelen tren yolculuklarından biriyle Amsterdam'a doğru ilerlerken, hayatımın en kötü haftasını da geride bırakıcam . Valla bak sayın seyirci. Haftaya bekle beni, bir bir anlatıcam ne yaptık ne ettik.

* Pia / Atilla İlhan
Resim: Hallice / Yaşayan Ölülerin Gecesi (Konumuzla hiç alakası olmamakla birlikte zombi filmlerini çok seven Aslı için özel olarak buraya konmuştur:)

20 Temmuz 2008 Pazar

"Yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık / Bir ovanın düz oluşu gibi bir şey" demiş Cemal Süreya


Cuma günü neredeyse uçağa atlayıp oraya geliyordum. Sonra "nereye gidiyorsun be yavrucum, daha oturum iznin çıkmamış" dedi içimden bir ses. Ben de tuttum sesle kavga etmeye başladım.
- "Çıkmamışsa çıkmamış, 25 Temmuz'a kadar hala geçici vizem var benim. Gider gelirim.
-Ohoooooo, böyle her kötü hissettiğinde Türkiye'ye gitceksen....
- Ne var, güçsüzüm belki bugün? Çok mu kötü güçsüz olmak?
-N'olcak gidince? Bir hafta sonra gelince daha mı iyi hissedeceksin?
-Muhtemelen
-Sanmam"
Annemi görmek istediğimi söyledim içimdeki sese. O zaman sustu. Yani o zaman ben anladım ki, eğer annemi görmek istiyorsam, bunun tek nedeni dizleri karna çekip, dertop olup, cenin posizyonunda annenin dizinin dibine kıvrılmaktır...O en korunaklı ana rahmine dönüş isteğidir. Ve bu gülünecek, dalga geçilecek, tartışılacak birşey değildir.

Sonra yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm...Birkaç saat, pek de nereye gittiğime aldırmadan. Açılırsın, iyi gelir, güzel olur hesabı. İşe yaramadı. Bu arada sabah yediğim bir dilim ekmek üstüne ucu ucuna eklediğim sigaralar midemi iyice bulandırmıştı. Bölüme yakın olan bir türk sandviçcisinde, benle ilk önce Hollandaca konuşmaya başlayan ve hatta Hollandacası Türkçesinden daha iyi olan kadına, sorduğu sorular üzerine önce burda doktora yaptığımı, evet daha dört yıl burda kalacağımı, evet saçlarımın boya olmadığını ve hayır buraya daha önce bir kez daha geldiğimi ama kendisiyle değil eşiyle tanıştığımı söyledim. Eşiyle tanışmış olduğumu söyledikten sonra kadının yüzünden bir bulut geçti, ben de bunun üstüne "eşiniz de bizim ODTÜ Psikoloji'deki Faik Bey'in kardeşiymiş ha, ne tesadüf di mi? " demek zorunda kaldım. Kardeşim zaten halet-i ruhiye zıçmış, bi de böyle mik mik yüzünden şüphe bulutları geçen hatunlara muhabbet yapıyoruz. Bana ne abicim senin kocandan? Ben buraya sadece beyaz peynirli bol domatesli sandviç yemeye ve hatta ayran içmeye gelmişim. Keşke şu diğer köşedeki Dutch sandviçcisine gitseymişim de sarı peynirli jambonlu gudik sandviçten yeseymişim.

Sonra bölüme gittim ama hiç çalışamadığımı fark edip 30 metrekarelik saraydan bozma odama geri döndüm. Pıfffff. Sıkıntı. Neyse ki saatler çabuk geçiyor bugünlerde. Siz de fark ettiniz mi? Böyle ne olduğunu anlamadan sabah olmuş, akşam olmuş, yıllar geçmiş gibi...
Velhasıl danışmanımla sözleştiğimiz üzere saat 7'de her zaman kahve içtiğimiz Images adlı sinema cafede buluşup bir saat kadar "Differences Between Dutch and Turkish Culture" üstüne bir muhabbet yaptık. Hoşuma gidiyor. Zira Talib'in bazı şeylerin neden o şekilde olduğuna dair çok muazzam soruları var. Kimi zaman, örneğin "siz neden arada sırada aslında pek de hoşlanmadığınız insanlarla görüşüyorsunuz. Neden "have to" gibi bir kavram var sizde? Görüşmeseniz olmuyor mu? Mesela dayını sevmiyorsun, neden görüşüyorsun? "gibi sorular sorduğunda, kendimi bizim kültürün bazı değerlerini savunan birçok açıklama yapıp sonra da "you are right, it sucks" derken buluyorum. Yani bi yerde savunmaya gerek yok bazı şeyleri di mi.

Neyse, sonra da Groningen'in en sevdiğim yeri olan Da Vinci adlı İtalyan Lokantası'na gidip zeytinyağlılara, deniz mahsüllerine, beyaz şaraba yumulduk...Uzuuuuun uzun sohbet ettik Talible. Ben de daha iyi hissettim kendimi sabaha göre. Yeminlen cennetlik bir insan benim danışmanım, aha buraya yazıyorum. O gece Flemenko dinledik bi de. 27 yaşında ölen bir şarkıcının şarkıları...Ne tuhaf di mi? Kurt Cobain ve Janis Joplin de 27 yaşında ölmüş ve hatta Jim Morrison'ı da sayabiliriz tam 27 olmasa da. Ben Flemenko'nun bu kadar hüzünlü bir tür olduğunu bilmiyordum. Meğer şarkılar çok acıklı sözlere sahipmiş. Bu 27 yaşında ölen adamın da o kadar güzel bir sesi vardı ki...Bir şarkının sözlerini şöyle çevirdi Talib:
"There is one thing I have to tell you
But I cannot possibly tell it here, in this garden
Because then, all the flowers will fall down".
Evet, oldukça üzücü birşey söylemek üzere olunduğu daha güzel ifade edilemez gerçekten.

Flemenko dinleyince ben yine bi hüzünlendim. Aklımda gencecikken ölen güzel sesli adam, Talib'in çevirdiği bu dizeler, annemin dizi, uyuyamama...
Buraya geldiğimden beri ilk defa "Keşke gelmeseydim" dedim.

Resim: Bengal / Fume

1 Temmuz 2008 Salı

İtiraf Ediyorum


Farkettim ki burda içimden sıklıkla geçirdiğim cümlelerden biri "what the fuck are you talking about kardeşim??" Yaaa, daha bir ay oldu ama ben çoktan içimden dışımdan ingilizce küfretmeye başladım. Neyse. Neden bu cümleyi sürekli tekrar eder olduğumu anlatmak için başa sarayım, vızıbızıvızııbıtttttt.
Yaşadığım evde giriş katta ben ve iki alman, üst katta bir Endonezyalı, bir Hintli, bir Çek, bir Alman bi de nereli olduğunu anlayamadığım biri daha kalıyoruz. Fıkra gibi adeta. Ama öyle bir ortam ki, herkes social interaction denen mereti minumumda tutmaya çalışıyor. Ben ilk geldiğimde kastım biraz, malum komşu komşunun külüne muhtaç düsturu içimde hala taze, fekat anladım ki gerek yok.
O yüzden artık, mesela ben mutfakta yemek yaparken eve biri mi geldi, "Hey" / "Sana da Hey" gibi temel karşılama cümlelerini kurup devam ediyoruz. Genelde.
Bazen ama bi duraksama sonrası biraz daha konuşmak icap ediyor. Hani asansöre binersiniz, başınızla selam verirsiniz, sonra "eki ekii" diye gülersiniz. Sonra katları saymaya başlarsınız, ama 8. kata çıkıyorsunuzdur ve say say bitmiyordur katlar. İşte o anda, 5. katla 6. kat arasında "siz de mi burda oturuyorsunuz?" ya da "hava da pek sıcak" gibi bir cümle dökülür birinizin ağzından. Bizim evde de "sana da hey" sonrası bu tip saçmalamalar yaşanıyor.
İşte tam o anda, tutamıyorum kendimi, karşımdaki bıdı bıdı konuşurken, ben içimden"what the fuck are you talking about?".

Ya da misal, bölüm. Buraya geldiğim ilk gün sekreterimizin "Berfu, bizim burda şahane bir adetimiz var. Sabah 9.30'ta ve öğleden sonra 3.30'ta hepbirlikte aşağı iniyoruz, kahve içiyoruz. Bu var yaaaaaa bi bizde var. Muazzam bi olay. Vandırfılll" diyerek anlattığı coffee break'leri ilk duyduğumda "ehee ne şanslısın kızım bak, ne süper ortam, birlik beraberlik. Aynı ODTÜ gibi. Aynı Meteksan'ın bahçesine sigalaya inmek gibi. Pörfektttt" diye düşünmüştüm. Fakat daha ikinci gün anladım ki olay çok farklıymış. Zira insanlar birbirleriyle sadece bu yarım saat diliminde konuşuyorlar, onun dışında herkes put gibi. Koridorda rastlıyorsun mesela, "hey / sana da hey bilader" durumu. Aman bişi söyleme, kofii breyke bir saat kaldı, orda geyiğimizi çeviririz durumu. Ve hatta asansör durumu. Hadi tamam, iş zamanı işimizi yapalım, bunu anlarıııııım. Buna bişi demeeeeem. Ama abicim bari kahve aralarında biraz samimi olalım, içten olalım di mi? Yoooook. O zamanlarda da mütemadiyen mümkün olduğunca genel konular tartışılıyor. Metro gelirse Groningen'in trafiği düzelir mi? Hollanda'nın Avrupa kupasındaki hezimeti. İspanyollar kupayı haketti mi? Çorbanın içinde ne var? Türk mutfağı ne kadar zengin? Bunları mesela, bi yarım saat tartışabiliyoruz. İşte tam o anda, "what the fuck are you talking about?".

Bunu bloga küttttedenek haykırdım şimdi, zira bugün asistanlardan biriyle tuvaletin önünde yaptığımız muhabbet ve sonrasında ev arkadaşlarımdan biriyle mutfak tezgahının önünde elimde marulla yaptığım şahane sohbetten sonra, daha fazla tutamadım kendimi. Uzatmadan, sadece birincisini anlatıp gidicem, uyicam artık.

Deniz'in nazar değdirmesinden mütevellit Bay Uyku Bozukluğu iki üç gündür yine peşimde ve dün gece de sabaha karşı 4 sularında "üffffff uyumasam mı len, yok yok uyumak lazım, saati 7'ye kurayım da banyo yapayım, sonra da erkenden bölüme giderim" gibi olağanüstü bir "optimism bias" sergileyerek yattım. Beni tanıyan herkesin çoktan anladığı gibi, tabii ki de uyandığımda saat 11'e geliyordu:) Velhasıl acele tarafından bir duş ve hızlı kahvaltı sonrası koşar adım bölüme gittim. Bu arada telaştan tuvalete gitmeyi unutmuş olduğumdan, odaya çantayı atar atmaz koridorda depar ataraktan tuvalete koşturdum. O sırada da asistanlardan biriyle burun buruna geldik. Geleneksel kısa selamlaşma sonrası kız bana "nereye gidiyorsun, öğle yemeğine mi?" dedi. Saat 1.30'a geliyor ve bu memlektte bu kız dahil herkes yemeğini 12.00- 13.30 arası yiyor. O nedenle bu sorunun "ben de yemedim, haydi yemeğe gidiyorsan birlikte gidelim" iması taşımadığını, sadece 5. kat ile 6. kat arasındaki o boşlukta küt diye ağızdan çıkıveren cümlelerden biri olduğunu hemen anladım. "Yok, ben daha yeni geldim aga, bugün geç uyandım, kahvaltımı yeni yaptım, o derece yani, tu diss digreeee oh yeah" dedim. Kız da tuttu "ne yidin kahvaltıda" dedi bu sefer. Olm ne yiycem, zeytin peynir yedim. Yujıııl Törkiş breykfıst. Bunu tabii usturuplu bi şekilde kendisine anlattım, böyle len men demedim ayıp olmasın diye. Ki zaten ingilizcede "len" ne demek bilmiyorum daha:) Bence muhabbeti uzatmanın manası yoktu, o yüzden sıkısıkıya yapıştığım tuvaletin kapısını her cümlemden sonra hafif hafif aralamaktaydım. Ama kızcağız bu sefer "yani öğle yemeği yemiycen haaa, sadece kahvaltıyla mı durcan, okeyy, I seee" dedi. Ben de "Yes" dedim ne diyim. İşte tam o anda, içimden....Biliyorsunuz işte, yine aynı cümle:)

Burda insanlar birbirlerinin özel alanlarına girmekten o kadar çekiniyorlar ki, ne zaman grup halinde birşeyler yapılacak olsa ya da gruba bile gerek yok, tuvaletin önünde karşılaştığınızda bile ne konuşacaklarını şaşırıp abuk sabuk bir muhabbete dalıyorlar. Cevabı zeytin ve peynir olan sorular yöneltiyorlar ki karşılığında sen ona "eee, harbiden bak nasılsın, hiç iyi görünmüyorsun? Sevgilinle falan bi durum mu var? " gibi acaipppppp özel bi soru sormayasın. Bu alışılmayacak birşey değil ama bazen kendimi gerizekalı gibi hissediyorum. Olm kaç yaşına geldim, dönen muhabbete bak. Ben böyle muhabbete turp sıkarım demek istiyorum. Konuşmicam ben bunlar hakkında demek istiyorum. Asansör değil burası, günün yarısını birlikte geçiriyoruz demek istiyorum da onun yerineeee "what the fuck are you talking about?".

Şimdi en büyük hayalim bunu birgün birine dışımdan da diyebilmek. Düşünsenize, bahçede oturulmuş, Dutch mutfağının ne kadar salak olduğundan bahsediliyor, patetesin öneminden bahsediliyor, havuçla patatesin haşlanıp püre yapılmasından bahsediliyor. Ve herkes neşe içinde birşeyler söylüyor. Ben birden bu cümleyi savuruyorum ortaya... Ha haaa. Şahane olmaz mı:)

İyi geceler yedi cüceler:)

Resim: Hallice / The Cell

23 Haziran 2008 Pazartesi

Sendrom ya da Son Durum:)


Perşembe günü Ebru, Ben ve ben (ortadakinin adı Ben, sonuncusu gerçek ben), İngilizlere göre cats and dogs diye bize göre ise bardaktan boşanırcasına şeklinde tabir edilen bir yağmur sonrası, second-hand shop'lardan birine gidip bakınmak üzere bölümden çıktık. Lal lal laaa, tralalllaaa diye yürürken bahçede, bir baktım yerde bir sürü simikliböcük. Böyle büyük büyük bi de, pek sevimliler. Meğersem yağmur sonrası bunların kendini bi yola atası olurmuş. Sonra Ebru "ahan da bakın, burda ne var" diye yerde fiti fiti ilerlemeye çalışan başka bir hayvenceğize dikkat çekti. Ben bilmiş bilmiş "bu kabuğunu terk etmiş ve intahara sürüklenen bir sümüklüböcük herhal" dedim, fekat değilmiş. Sülükmüş o fiti fiti giden şey. Böylece dünyagözüyle sürüngen bir fanfir de görmüş oldum.

Buraya kadar iyi hoş. Gittik second-hand shop'a ama kitaplıklar çok dandikti, ben de her zamanki gibi "kutu" aldım kendime (Kutu kutu pense insanı Berfu'nun bundan sonraki hobisi second-hand'leri dolaşıp kutu toplamak:) Ben ayrıldıktan sonra, nedense sadece ve sadece perşembe akşamları 6'dan sonra da açık olan dükkkanlara gire çıka, oyalana moyalana evimize geldik. Herşey herzamanki sıradanlığındaydı yani. Evet iki saat önce bir sülük görmüştüm ama bunu o anda unutmuştum. Bana ne len sülükten, seni bana sayıyla mı verdiler sülük, ben seni bilmem etmem, çıkmışsın karşıma, niye hatırliyim ben seni. Fakat acımasız bilinçaltım böyle dememiş. Adeta bir koloni kurarak bu hayvanceğizlerden, şu kızın rüyasında onlara bi de fink attırayım demiş.

O gece rüyamda bir kısım kendini bilmez sürüngen fanfir bacaklarıma yapışmış "gınamm gunummm" diye iliğimi kemiğimi kurutuyordu. Ve bazıları evrimleşmişti bunların, bacağımı delip geçmişler, ben de kuyruklarından tutup tutup dışarı çıkartıyorum, birinden kurtuluyorum diğeri geliyor. Püfffffffffffff:/

Neyse, böyle kabuslu bir uykudan sonra zar zor uyanarak Hollandaca kursuna gitmek için hızlı çekim yataktan fırladım. O gün kursun son günü olduğu için benim için anlam ve ehemmiyeti büyüktü. Üç haftadır devam eden kabus sona eriyordu. "Neden kabustu?" sorusuna cevabım aşağıdaki karikatürde gizli, Yiğit Özgür'ü ellerinden öpüyorum, hislerime tercüman olmuş.


Ders bittikten sonra bölümde daha fazla takılmak istemeyerek odama geldim yine. Saat çok erkendi, bi film izliyim bari dedim. Normalde ne yaparsın güzel kardeşim, böyle ucubik rüyalar görüyorsan, halet-i ruhiyen bi denge tutturamamışsa ne izlersin, salak bi Holiiiivud filmi olur, Tosun Paşa olur, Şekerpare olur, yani gülünesi eğlenilesi birşey olur di mi. Bense ne zamandır izlemek istiyorum bunu, işte an o an diyerek "Barda" adlı filmimizin başına oturdum. İlk yirmi dakkası fasafisoyla geçen ve oyunculuk adına çok az şeye sahip bu filmden tam sıkılmaya başlamıştım ki Nejat İşler ana avrat dümdüz küfretmeye başladı ve sonra benim gittikçe büyüyen gözlerimin önünde bir sürü kan, şiddet...kısacası aslında bu dünyaya ait olan ve bizim görmekten hoşlanmadığımız, aklımıza getirmek istemediğimiz bir sürü şey oldu. İyice dağıldım.

Sonra cumartesi günü "bugün dağılmak yok, neş-eli ol-ki genç kalasınnn bu dün-ya-dan-daa zevk alasın" mottosuna sarıldığım için, "Stealing Beauty" i yetmiş beşinci kez izlemeye karar verdim. Evet, ben böyleyim. Sevdiğim filmleri tekrar tekrar izlerim, hastası olduğum kitapları bi daha okumaktan kıvanç duyarım len adeta. Stealing Beauty, çoğu yerinde yönetmenin açıkça göstermek istemediği bir burukluk olsa da, bana hep huzur verir - di. Yine verdi, yine müziklere doyamadım, İtalya'sına hasta oldum da bu sefer nedense şu açıkça gözümüze sokulmayan hüzünlü yerlerde pıtır pıtır ağladım. Ya olm ağlancak bi film değil ki bu. Hayatta değil, bak kalıbımı basarım, gerekirse büyük yemin ederim.

Soruyorum, kim ağlar Stealing Beauty'de?
a) Ancak bir manyak ağlar.
b)Ya da gudik biri ağlayabilir.
c) Eğer kunil biriyse o da kesin ağlar.
d) Premenstruel sendrom durumunda olan ve ne yapacağı kestirilemeyen kadın.

Cevap veriyorum, D. Evet bildiniz.
Neyse ki pazar günü itibariyle premenstruel sendrom falan kalmadı, aydınlık güzel günlere yelken açtım. Bi de utanmadan bunu bloga yazdım. Zira batının ilmini bilmini değil ahlaksızlığını almış bir kişiyim:)

Resim: Kutumun üstünden bir kare.

22 Haziran 2008 Pazar

B.'nin Listesi


20 Mart'ta, Metis Yayınları'nın bu sene "Yaratıcı Direniş" konseptiyle çıkardığı ve aldığım günden beri yanımdan eksik etmediğim muhteşem ajandamın sonlardaki sayfalarından birine, "Özlenecek Şeyler" diye bir başlık atıp aklıma geldikçe madde madde notlar almıştım. Bakınız neler yazmışım:

Özlenecek Şeyler (Şimdi düşündüm de başlık biraz dandirikmiş gerçekten. "Şeyler" ne len, di mi ama. Neyse artık çok geç, olduğu gibi yazıyorum zira)

1- ODTÜ'de Kültür İşleri'nin olduğu kısma girdiğimde hep ama hep duyduğum piyano sesi ve mavi boyalı duvar.
2- Beyza'yla ertesi gün giyilecek kıyafetlere karar vermek,
3- Bilkent Uptown
4- İstanbul'da ya da Ankara'da, kızlarla kahvaltı / türk kahvesi / bira / konuşulan & paylaşılan herşey ya da Tavanarası'nda zeytinyağlı bakla ya da Sudem'de felekten bir gece.
5- Sema'yla içilen sabah sigarası
6- Evin önündeki at kestanesi ağaçları
7- Deniz ve Yiğit'in kahvaltıya ya da kahveye gelmesi
8- Pazar sabahı kahvaltısı ve gazeteleri
9- Umut ve Rabişle mülkiyelilerde gündeme dalmak
10- Deniz'in keşfettiği yeni grupları helecanla birlikte dinlemek,
11- Uykusuz bir yolculuktan sonra nihayet İzmir'e geldiğimde çocukluk yatağının huzurlu yumuşaklığına dalıp anında uyumak ve öğlen annemin "e kahvaltı artık ama" diye uyandırmasıyla muazzam masaya maaile oturmak
12- Mango Outlet ve İnci'nin papileri:)
13- Beyza ve Ozanla salonda birşeyler okumak ya da herkesin elinde bir laptop tıkır tıkır çalışmak
14- Şirkette Pınar, Esen ve Öz ile sabah kahvaltısı:)
15- Burcu'nun balkonunda 100. Yıl manzaralı keyifli bir akşam vakti
16- Ozanla yapılan herşey ama herşey. Mesela Ottoman Residence, mesela Kızılay'da dolanmak, Avatar izlemek, gerekirse kendisini iki saat Optimum'da zorla dolandırmak ya da buz gibi denize girmek ya da Dalyan'da dibi görünmeyen yeşil bir suya birlikte atlamak ve tabii uyumak.
17- Şirkette kızlarla öğle arası türk kahvesi ve Öz'e fal bakmak:)
18- İzmir'de Uğurla Bostanlı'da dolanmak
19- Ve yine İzmir'de Alsancak'ta liseden dostlarla, Şenayla, Melisle, Uğurla, Erkanla, Mahirle, Doğuyla, Şahanla....herkesin ismini yazmak zor ama işte onlarla içilen biralar, onlarla yapılan güzeeel sohbetler
20- İstanbul Tünel
21- Efes Pilsen
22- Bengi ve Şerbet (tüylü hali)
23- Burcu Amerikanya'dan tatile geldiğinde, Bengi ,Burcu, Berfu şeklinde voltranı oluşturmak, 3B olmak, yılların rahatlığıyla ve yargılanmayacağını bilerek herşeyden konuşmak, herşeyi anlatmak.
24- Gülsen'in huzurlu evinde, Pisik ve Mınık'ı zor kullanarak sevmeye çalışmak, Gülsen'in muazzam filtre kahveleri, samimiyeti.
25- Rabişle "senin kardeş de mi böyle, aha benimki de öyle valla" diye Zülüşle Beyza'yı çekiştirmek
26- Şirkette NMA'nın tuttuğu ritimler, büyük bir hevesle ve gülerek "yaaa adamı şöyle öldürmüşleri şurasını kesmişler" diye anlattığı psikopat hikayeler.
27- Hemşo Mert'le "İzmir gibi yer var mı be dünyada" diye millete gına getirdiğimiz sohbetler ya da "My name is Mert Shimshire I am from New Hamshire" gibi birşeye hepbirlikte deli gibi gülmek:)
28- Esen'in Fenerbahçe'nin galibiyeti sonrası şirkete sarı lacivert formalarla, atkılarla gelmesi:)
29- Pınar'ın fırında karnıbaharı
30- Sema'yla "ya valla istifa edicem, yeter artıkkkkk" diye birbirimize senede elli kere dert yanmamız.
31- İnanmicaksınız ama Emre'nin bana "gerizekaaaalıııı" demesi, ya da "bi daha böyle giyinmeyin lann, bacaklarınızı kırarım" demesi:) Ya da ne zaman canım sıkılsa beni neşelendirmesi, kocaman omzuna her zaman başımı yaslayabilecek olmanın verdiği güzel huzur.
32- Cuma toplantılarında hocalar bomba imhayı unutup gündeme daldıklarında Sema'yla "sigaraya çıkalım hadi, hadi hadi, tam zamanı" diye birbirimize kaş göz etmek ve nedense çıkamamak:)
33- En ufak bişeyde küt diye Rabiş'i, Aslı'yi Arzu'yu, Özlem'i ya da Bengi'yi arayıp dert yanmak
34- Aslı ve Arzu geldiğinde ertesi sabah kahvaltıdan sonra ilk iş yeni alınan kıyafetleri ve pabuçları göstermek hatta genel ısrar üzerine bi de onları giyip evin içinde dolanmak:)
35- Deniz, Yiyit ve Beyza'yla geleneksel "hoşgeldin meclisimize ey dost" dansını icra etmek
36- Ve yine onlarla Penguen ya da Uykusuz'un o haftaki karikatürlerini anlatıp anlatıp gülmek
38- Serkan'la uzun uzuuuun Orhan Pamuk'tan ve Kara Kitap'tan konuşmak
39- Mehmet'in bir sürü çikolatayla çıkıp gelmesi ve evimizi şenlendirmesi,
40- ODTÜ'nün herşeyi
41- Ankara'nın birkaç yeri
42- Beşevler Taksi Durağı amcaları
43- Bostanlı iskelesinden Pasaport iskelesine sakin bir vapur yolculuğu
44- Demlenmiş güzel çay ve Tahsildaroğlu beyaz peyniri

Liste eksik tabiii. Bu kadar yazmışız gelene kadar.
Birinci ayımıza girdik resmi olarak Hollanda hudutlarında.
Ve size isminin bir harfini atan şairden bir şiir şimdi:

"Hayat kısa
Kuşlar uçuyor"
CS


Resim: Hallice "Waiting"

18 Haziran 2008 Çarşamba

Hayra Yor Yorabilirsen'in Bu Haftaki Konuğu B.'yi Alkışlarla Buraya Alıyoruzzz


Eski Günlükler, backspace tuşu ve şizofren kedi...

Sürekli yağmurlu havasından mı, kireçli suyundan mı yoksa sarı sarı peynirlerinden midir bilinmez, buraya geldiğimden beri acaip rüyalar görüyorum. Rüyaların çoğunda telaşlıyım, bazısında kaybettiğim birşeyi arıyorum hep. Birinde mesela birileriyle gezinirken dışarda, içi vişne rengi koyu bir sıvıyla dolu olan bir havuz bir anda boşalıyor ve her nedense bu sırada havuzun içinden bir kısım defter küt diye ayaklarımın dibine düşüyor. Baktığımda bunların eski günlüklerim olduğunu görüyorum. Buraya nasıl geldiklerine şaşıracağım halde, ıslanmış yaprakları şöyle bir silkeleyip oracıkta okumaya başlıyorum.

Başka bir rüyada şimdi olduğu gibi yabancı bir memlekette, bir otelin beşinci katında, balkonda oturmuş laptopta bişiler yapıyorum. Aşağıda, yolun karşısında küçük bir park var, beş masa ve herbirinin ertafında dört plastik sandalye. Masalardan sadece biri dolu, iki sevgili birşeyler içiyorlar. Sonra ben word'de yanlış yazdığım birkaç kelimeyi silmek için "backspace" tuşuna basıyorum ve bunu yaptıkça word'deki kelimelerin değil parktaki masaların birer birer yokolduğunu görüyorum. Bunu fark edince "olm aman diyim şu oğlanla kızı da yanlışlıkla silmiim" diye düşünüyorum fakat "acaba bu eşyayı backspace tuşu ile yok etme işi insanlarda da işliyor mu" konulu bilimsel bir merakla ver ediyorum backspace'i. Oğlanla kızın oturduğu masa ve içkiler puf diye yok oluyor. Sevgililer duruma uyanıp nedense küt diye otelin beşinci katının balkonuna bakıyorlar, göz göze geliyoruz. Meğer bu şehirde herkes wireless internetin olduğu ortamlarda, ortalık yerde backspace'e basılmayacağını biliyormuş benden başka. Kız bana çok sinirleniyor ve otele doğru koşmaya başlıyor. Arkasından da sefkilisi...Ben "len nasıl anladılar bu işte benim parmağım olduğunu" diye düşünürken, kız çattttt odanın kapısını bir hamlede açıp bana anlamadığım bir dilde bağırıp çağırmaya başlıyor, bir yandan da ağlıyor. Oğlan da arkasında sümsük gibi duruyor böyle. Bense ne yapıyorum, üste çıkıyorum. Baaaaaak. Olcak şey diil ama çıkıyorum işte üste. Nerden biliiim kardeşim, kastım yoktu, ay em soriii diyorum. O sırada gürültüyü duyan birkaç kişi odaya geliyor ve durumu anladıktan sonra bana işaret diliyle kızın çirkef ve çaçeron olduğunu anlatıyorlar. Sonra her nedense aramızı bulup gidiyorlar. Kız "biraz aşırı tepki verdim, özür dilerim" diyor. Başka bir dil konuşuyor ama anlıyorum, rüya ya bu hani. Ben de "Ben sizi silmek istememiştim, özür dilerim" diyorum. The End.

En acayipini en sona sakladım. Bunu iki gece önce gördüm, tazecik daha, fırından yeni çıktı. Ben şizofren kedilerin bakımının yapıldığı özel ve çok önemli bir rehabilitasyon merkezinde işe girmişim. İşteki ilk günüm ve duvara yapışmış biçimde, odanın içinde deli gibi koşturan, bir yandan da korkunç gözlerle bana bakan kedileri izliyorum. Biri azıcık yaklaşacak olsa basıyorum çığlığı. Bi tane de kadın var, patronum, beni sürekli telkin ediyor "korkacak birşey yok, bunlar aslında çok sevimliler, kendilerinden başka kimseye zararları yok. Sadece ne yaptıklarını bilmiyorlar" falan diye. Sonra beni olaya ısındırmak ve bu dediklerinin ne kadar doğru olduğunu göstermek adına kedilerden birine hooop diye ensesinden tutup sırtüstü yatırıyor. Haydi sev sev, tuttum bak, başını okşa diyor uyuz bir gülümsemeyle. Hareketsiz kalan kedinin hareket eden tek yerinin gözbebekleri olduğunu o anda görüyorum. Yaklaşık 100 km hızla saat yönünde 360 derece dönen bu gözleri görünce yine korkup duvara yapışıyorum. Fekat bir anda kadının elindeki kedi üç aylık bir bebeğe dönüşüyor. Şizofren bebeğe. Rüya ya bu, şizofreninin onset'i bebeklere kadar gerilemiş meğerse. Ben bu dönüşüme şaşırmış olarak kadına ve elindeki bebeğe yaklaşıyorum, daha yakından bakıyorum, bebeğin de gözlerinin döndüğünü ama bir yandan da bana gülümsediğini görüyorum. Bir anda ağlamaya başlıyorum, bebeği kadının elinden kaptığım gibi kucağıma alıyorum, sarılıyorum sarılıyorum "Çok tatlısın, çok sevimlisin, böyle olman hiçbirşeyi değiştirmez, ben seni çok seviyorum" diyorum hıçkıra hıçkıra.

Söyleyin bakalım, bu hayra yorulabilecek bir rüya mı?

Danışmanıma rüyayı anlatıp analizini istediğimde "Bebek-kedi karışımı şey sensin ve şevkate ihtiyacı olan da sensin. Bu biraz Gestalt yorumu oldu ve fakat idate et" dedi. Ben de "aman Freudyen yorum almiiim zaten" dedim.

Olm baby-cat thing bensem eğer, o zaman gözü dönen de benim, delüren de benim, sevimli ve tatlı olan da benim, neyim bennnn??? Hadi ben oysam, o zaman benim suretimde görünen, duvara yapışıp kalan kız kim? Cıkkk, beğenmedim ben bu Gestalt yorumunu. Ben babanne yorumu istiyorum sanırsam.

İşte, halet-i ruhiyemden bir kuple size:)

Resim: Sadi Güran'ın flipbook'undan alınmıştır.