Cuma günü neredeyse uçağa atlayıp oraya geliyordum. Sonra "nereye gidiyorsun be yavrucum, daha oturum iznin çıkmamış" dedi içimden bir ses. Ben de tuttum sesle kavga etmeye başladım.
- "Çıkmamışsa çıkmamış, 25 Temmuz'a kadar hala geçici vizem var benim. Gider gelirim.
-Ohoooooo, böyle her kötü hissettiğinde Türkiye'ye gitceksen....
- Ne var, güçsüzüm belki bugün? Çok mu kötü güçsüz olmak?
-N'olcak gidince? Bir hafta sonra gelince daha mı iyi hissedeceksin?
-Muhtemelen
-Sanmam"
Annemi görmek istediğimi söyledim içimdeki sese. O zaman sustu. Yani o zaman ben anladım ki, eğer annemi görmek istiyorsam, bunun tek nedeni dizleri karna çekip, dertop olup, cenin posizyonunda annenin dizinin dibine kıvrılmaktır...O en korunaklı ana rahmine dönüş isteğidir. Ve bu gülünecek, dalga geçilecek, tartışılacak birşey değildir.
Sonra yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm...Birkaç saat, pek de nereye gittiğime aldırmadan. Açılırsın, iyi gelir, güzel olur hesabı. İşe yaramadı. Bu arada sabah yediğim bir dilim ekmek üstüne ucu ucuna eklediğim sigaralar midemi iyice bulandırmıştı. Bölüme yakın olan bir türk sandviçcisinde, benle ilk önce Hollandaca konuşmaya başlayan ve hatta Hollandacası Türkçesinden daha iyi olan kadına, sorduğu sorular üzerine önce burda doktora yaptığımı, evet daha dört yıl burda kalacağımı, evet saçlarımın boya olmadığını ve hayır buraya daha önce bir kez daha geldiğimi ama kendisiyle değil eşiyle tanıştığımı söyledim. Eşiyle tanışmış olduğumu söyledikten sonra kadının yüzünden bir bulut geçti, ben de bunun üstüne "eşiniz de bizim ODTÜ Psikoloji'deki Faik Bey'in kardeşiymiş ha, ne tesadüf di mi? " demek zorunda kaldım. Kardeşim zaten halet-i ruhiye zıçmış, bi de böyle mik mik yüzünden şüphe bulutları geçen hatunlara muhabbet yapıyoruz. Bana ne abicim senin kocandan? Ben buraya sadece beyaz peynirli bol domatesli sandviç yemeye ve hatta ayran içmeye gelmişim. Keşke şu diğer köşedeki Dutch sandviçcisine gitseymişim de sarı peynirli jambonlu gudik sandviçten yeseymişim.
Sonra bölüme gittim ama hiç çalışamadığımı fark edip 30 metrekarelik saraydan bozma odama geri döndüm. Pıfffff. Sıkıntı. Neyse ki saatler çabuk geçiyor bugünlerde. Siz de fark ettiniz mi? Böyle ne olduğunu anlamadan sabah olmuş, akşam olmuş, yıllar geçmiş gibi...
Velhasıl danışmanımla sözleştiğimiz üzere saat 7'de her zaman kahve içtiğimiz Images adlı sinema cafede buluşup bir saat kadar "Differences Between Dutch and Turkish Culture" üstüne bir muhabbet yaptık. Hoşuma gidiyor. Zira Talib'in bazı şeylerin neden o şekilde olduğuna dair çok muazzam soruları var. Kimi zaman, örneğin "siz neden arada sırada aslında pek de hoşlanmadığınız insanlarla görüşüyorsunuz. Neden "have to" gibi bir kavram var sizde? Görüşmeseniz olmuyor mu? Mesela dayını sevmiyorsun, neden görüşüyorsun? "gibi sorular sorduğunda, kendimi bizim kültürün bazı değerlerini savunan birçok açıklama yapıp sonra da "you are right, it sucks" derken buluyorum. Yani bi yerde savunmaya gerek yok bazı şeyleri di mi.
Neyse, sonra da Groningen'in en sevdiğim yeri olan Da Vinci adlı İtalyan Lokantası'na gidip zeytinyağlılara, deniz mahsüllerine, beyaz şaraba yumulduk...Uzuuuuun uzun sohbet ettik Talible. Ben de daha iyi hissettim kendimi sabaha göre. Yeminlen cennetlik bir insan benim danışmanım, aha buraya yazıyorum. O gece Flemenko dinledik bi de. 27 yaşında ölen bir şarkıcının şarkıları...Ne tuhaf di mi? Kurt Cobain ve Janis Joplin de 27 yaşında ölmüş ve hatta Jim Morrison'ı da sayabiliriz tam 27 olmasa da. Ben Flemenko'nun bu kadar hüzünlü bir tür olduğunu bilmiyordum. Meğer şarkılar çok acıklı sözlere sahipmiş. Bu 27 yaşında ölen adamın da o kadar güzel bir sesi vardı ki...Bir şarkının sözlerini şöyle çevirdi Talib:
"There is one thing I have to tell you
But I cannot possibly tell it here, in this garden
Because then, all the flowers will fall down".
Evet, oldukça üzücü birşey söylemek üzere olunduğu daha güzel ifade edilemez gerçekten.
Flemenko dinleyince ben yine bi hüzünlendim. Aklımda gencecikken ölen güzel sesli adam, Talib'in çevirdiği bu dizeler, annemin dizi, uyuyamama...
Buraya geldiğimden beri ilk defa "Keşke gelmeseydim" dedim.
Resim: Bengal / Fume
- "Çıkmamışsa çıkmamış, 25 Temmuz'a kadar hala geçici vizem var benim. Gider gelirim.
-Ohoooooo, böyle her kötü hissettiğinde Türkiye'ye gitceksen....
- Ne var, güçsüzüm belki bugün? Çok mu kötü güçsüz olmak?
-N'olcak gidince? Bir hafta sonra gelince daha mı iyi hissedeceksin?
-Muhtemelen
-Sanmam"
Annemi görmek istediğimi söyledim içimdeki sese. O zaman sustu. Yani o zaman ben anladım ki, eğer annemi görmek istiyorsam, bunun tek nedeni dizleri karna çekip, dertop olup, cenin posizyonunda annenin dizinin dibine kıvrılmaktır...O en korunaklı ana rahmine dönüş isteğidir. Ve bu gülünecek, dalga geçilecek, tartışılacak birşey değildir.
Sonra yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm...Birkaç saat, pek de nereye gittiğime aldırmadan. Açılırsın, iyi gelir, güzel olur hesabı. İşe yaramadı. Bu arada sabah yediğim bir dilim ekmek üstüne ucu ucuna eklediğim sigaralar midemi iyice bulandırmıştı. Bölüme yakın olan bir türk sandviçcisinde, benle ilk önce Hollandaca konuşmaya başlayan ve hatta Hollandacası Türkçesinden daha iyi olan kadına, sorduğu sorular üzerine önce burda doktora yaptığımı, evet daha dört yıl burda kalacağımı, evet saçlarımın boya olmadığını ve hayır buraya daha önce bir kez daha geldiğimi ama kendisiyle değil eşiyle tanıştığımı söyledim. Eşiyle tanışmış olduğumu söyledikten sonra kadının yüzünden bir bulut geçti, ben de bunun üstüne "eşiniz de bizim ODTÜ Psikoloji'deki Faik Bey'in kardeşiymiş ha, ne tesadüf di mi? " demek zorunda kaldım. Kardeşim zaten halet-i ruhiye zıçmış, bi de böyle mik mik yüzünden şüphe bulutları geçen hatunlara muhabbet yapıyoruz. Bana ne abicim senin kocandan? Ben buraya sadece beyaz peynirli bol domatesli sandviç yemeye ve hatta ayran içmeye gelmişim. Keşke şu diğer köşedeki Dutch sandviçcisine gitseymişim de sarı peynirli jambonlu gudik sandviçten yeseymişim.
Sonra bölüme gittim ama hiç çalışamadığımı fark edip 30 metrekarelik saraydan bozma odama geri döndüm. Pıfffff. Sıkıntı. Neyse ki saatler çabuk geçiyor bugünlerde. Siz de fark ettiniz mi? Böyle ne olduğunu anlamadan sabah olmuş, akşam olmuş, yıllar geçmiş gibi...
Velhasıl danışmanımla sözleştiğimiz üzere saat 7'de her zaman kahve içtiğimiz Images adlı sinema cafede buluşup bir saat kadar "Differences Between Dutch and Turkish Culture" üstüne bir muhabbet yaptık. Hoşuma gidiyor. Zira Talib'in bazı şeylerin neden o şekilde olduğuna dair çok muazzam soruları var. Kimi zaman, örneğin "siz neden arada sırada aslında pek de hoşlanmadığınız insanlarla görüşüyorsunuz. Neden "have to" gibi bir kavram var sizde? Görüşmeseniz olmuyor mu? Mesela dayını sevmiyorsun, neden görüşüyorsun? "gibi sorular sorduğunda, kendimi bizim kültürün bazı değerlerini savunan birçok açıklama yapıp sonra da "you are right, it sucks" derken buluyorum. Yani bi yerde savunmaya gerek yok bazı şeyleri di mi.
Neyse, sonra da Groningen'in en sevdiğim yeri olan Da Vinci adlı İtalyan Lokantası'na gidip zeytinyağlılara, deniz mahsüllerine, beyaz şaraba yumulduk...Uzuuuuun uzun sohbet ettik Talible. Ben de daha iyi hissettim kendimi sabaha göre. Yeminlen cennetlik bir insan benim danışmanım, aha buraya yazıyorum. O gece Flemenko dinledik bi de. 27 yaşında ölen bir şarkıcının şarkıları...Ne tuhaf di mi? Kurt Cobain ve Janis Joplin de 27 yaşında ölmüş ve hatta Jim Morrison'ı da sayabiliriz tam 27 olmasa da. Ben Flemenko'nun bu kadar hüzünlü bir tür olduğunu bilmiyordum. Meğer şarkılar çok acıklı sözlere sahipmiş. Bu 27 yaşında ölen adamın da o kadar güzel bir sesi vardı ki...Bir şarkının sözlerini şöyle çevirdi Talib:
"There is one thing I have to tell you
But I cannot possibly tell it here, in this garden
Because then, all the flowers will fall down".
Evet, oldukça üzücü birşey söylemek üzere olunduğu daha güzel ifade edilemez gerçekten.
Flemenko dinleyince ben yine bi hüzünlendim. Aklımda gencecikken ölen güzel sesli adam, Talib'in çevirdiği bu dizeler, annemin dizi, uyuyamama...
Buraya geldiğimden beri ilk defa "Keşke gelmeseydim" dedim.
Resim: Bengal / Fume
2 yorum:
kuzum:(
bir kac gun icinde asli'nin gerekli sevgi-sefkat dozajini enjekte edecegi avuntusuyla seni teee buralardan sarip sarmaliyorum..
ablacıgım...
ikimizde biliyoruz ki bu donmeler gececek ve sen orada ozanla birlikte mutlu mesut bir dort sene gecireceksin : )bu konuya olan inancini kaybetmeyesin ablacıgım : )) (alican efekti)
ayrica insan mahlukatinin psikolojisini benden bin kat iyi bilirsin ki turkiye de olmaktan da memnun degildik. almanyadayken biran once donmek istiyordum ve dondugum zaman ise tekrar almanyaya gitmek..
Danny bir keresinde bana "burada insan kendini yalniz hissediyor.. Hayat baska hersey baska... ama her zaman kendime burada sayili gunum oldugunu hatirlatiyorum ve boylece daha sunu da yapmadim bunu da yapmadim diye dusunebiliyorum" demisti. senin de daha yapmadigin bir cok sey var, once onlari bitir ondan sonra gelmek konusunu tekrar dusun... ki bu yapmadigin seyler arasinda en muhimi butun avrupayi dolasmak var, en az iki seneni alacak zaten bu : )
seviom seni cok !
Yorum Gönder