02 Kasım 2009 Pazartesi

Buyur burdan yak tiryaki okur


Meraba kuşum. Nasılsın?
Ne zamandır düşünüyorum nasılsın acaba diye. Afiyettesindir işallah sefkili okur.
Beni soracak olursan, hamdolsun, Tanju Okan abimin çizgisinde, benim en iyi dostum içkim sigaram, onlar da terkederdi olmasa param şeklinde takılıyorum – ki terkettiler hocam. Geçen hafta resmen çulsuz kaldım. Bu vesileyle minimalist takıldım. Evde ne kadar erzak varsa, bulgur, pirinç, mercimek onlara dadandım ve evet, üstüste sigara içmek yerine saat başı bir sigara içtim sadece. Bana bir yıldızlı pekiyi lütfen. Allam yaleppim sen açtakilere açıktakilere yardım et, homlısları gör, kimseyi parasızlıklan terbiye etme. Amin.

Geçen haftasonu Gülci’yle Rotterdam’ın altını üstüne getirmekle kalmadık bi de Özge ve Bilge’nin evine dadandık. Özge’nin harika yemekleri eşliğinde – olm fırınlı evi özlemişim – ve fıçılar dolusu şarapla çen çen çen çen muhabbet ettik. Sanki onları yıllardır tanıyormuşum gibi geldi. Siz de orda olsanız ve elinizde çekirdekle bizi izliyor olsanız sevgili okur, derdiniz ki “la Berfu’nun Bilge ve Özge’yle ilk defa görüşüyor olması mümkün diil. Bizi kandırıyo şırfıntı”. Çekirdeğinin tuzu olayım canım okur, fakat inan ki durum böyleydi. Bi de nasıl süper bir çiftse bunlar, insanın “evlat edinin beni, şu minderlerinize kedi gibi kıvrılırım, sıkıntı yaratmadan takılırım” diyesi geliyor. Aynı durum Gülci’nin evi için de mevzu bahis. Suyun yanı başında, köprü manzaralı, içinde at koştur, yayıl. O denlicesine şahane. Neyse artık kendilerine iade-i ziyaret için bu tarafa bekliyoruz. Malum git gel Groningen altı saat. Evet, doğru duydun çiçeğim, aynen Konya gibi.

Bu günlerde eğlencem Pepe ve Dropje. Kendileri şam şeytanı gibi kapkara iki kedi. Sahipleri tatile gittiler, anahtarı da bana bıraktılar. Her akşam önce karınlarını doyuruyor, sonra kumlarını temizliyor ve nihayet kendileriylen oynuyorum. Fakat bir tanesi niyeti bozmuş, sürekli diğerinin tepesine çıkmaya çalışıyor. Ben de “la olm siz kardeşsiniz, üstelik o da senin gibi erkek” diye diye üsttekini terliklen kovalıyorum. Ama bana mısın demiyor. Bi tane kuzu gibi pufidik bi oyuncak var, onu düdüklesin diye Pepe’yi kenara çekip kuzuyu verdim Dropje’ye ama hayvan memnun kalmadı. Hayır, ne bok yerlerse yesinler de sahipleri bunları bana emanet etmiş sevgili okur, ondan mütevellit biraz titizim. Hani olur ya akraba kızı tatil için büyük şehre gelir, ev sahipleri de “sen bize emanetsin, hafazanallah ırıspı falan olursun, sonra memlekettekilere açıklayamayız” diye sıkarlar da sıkarlar kızı. Ve böylece kızın kötü yola düşeceği yoksa bile düşer. Bu hikayenin sonunda da öyle olacak diye korkuyorum.

Hepinize Amelie tadında masalsı hayatlar, izzet-i nefs sahibi kediler dileyerek huzurlarınızdan ayrılırken, şu an dumanlı rakı masalarında dostlarla şenlenen akşamcı okurlara muazzam insan Müzeyyen Senar’dan herhangi bir şarkı gönderiyorum. O ne söylerse güzel söyler.

Fotoğraf: Google Images

22 Ekim 2009 Perşembe

Ahan da buraya yazıyorum


Bana ikidir yorum gönderen ADSIZ adlı bir okur var. “Hollandalım, amsterdamlım” falan diye sesleniyor ekseriyetle. Diyor ki yazılarım her nasılsa adamda viagra etkisi yapıyomuş tövbe estağfurullah. Destuuuuuur derler adama. Halk sağlığına zarar vermesin diye kendisinin yorumlarını yayınlamıyorum fakat bu arkadaş allah korusun beni tenhada yakalasa yemin ediyorum sıkıntı olabilir. Öyle diyim ben sağa.


Bundan mütevellit “len olm sapık sapık adamlar niye benim blogumu okuyor, hayır ayıpçı bişi de yazmıyoruz” diye dertlenirken, geçen gün öyle bişi yazmış ki beni kendime getirdi. Evet, şu allam yaleppim diye başladığım ve hezeyan dolu, “ben böyle doktoranın taaaa...” gibisinden bir post’um vardı. Ona yorum yapmış. Adeta ağzıma sıçmış. Özetle “gerizekalı mısın lan, mis gibi doktora yapıyosun, hala bık bık bık söyleniyosun” demiş. Muhtemelen Erdener Abi’den feyz alarak “benim bir müddet aç bilaç gezmemin, fakir bir yerde yaşamamın aklımı başına getireceğini” belirtmiş.


Doğru diyo adam bi yerde. Dışardan bakınca çünkü gerçekten şımarıklık gibi görünüyor. Karar verdim bundan sonra abuk sabuk doktora bunalımı yapmıycam olm. Sanki herkes istediği konuyu mu çalışıyo? Sanki herkesin danışmanı çiçek de bi benimki mi böcek? Ahan da bak buraya yazıyorum: bundan sonra bu blogda en azından bu konuda şikayet etmeyeceğim. Cümleten rahatlayacağız bu vesileyle. Güzel günlere yelken açacağız canım okur.


ADSIZ sapık okurum da neye niyet neye kısmet, hayırlara vesile oldu bak. Yine de kendisini yüce rabbime havele etmeyi borç bilirim.


Haftasonu yolculuk var.

Cebimdeki son parayı da böylece bitirip, son haftaya yine Ebru’dan borç alarak girmeyi planlıyorum. Hesap yaptık, kısmetse ocak ayına müteakip belimi doğrultuyorum.


Bu akşam ıspanak yedim. Herkese tavsiye ederim.


Ve böylece bir haber bülteninin daha sonuna geldik sayın seyirciler. Sırada film kuşağı: Winter Sleepers. İyi seyirler.


Karikatür: Yiyit Özgür

21 Ekim 2009 Çarşamba

Bu gecenin şiiri


Bu gece Deniz'le içtik.
Sen de ki Ankara'da hep gidilen bir meyhanede...
Ben diyim ki Groningen'de ilk gidilen bir pub'da...

Bana göre 4 saat 18 dakika,
Deniz'e göre 4 saat 3 dakika.

Deniz Hollanda'yla Türkiye arasındaki saat farkının
1 saat 15 dakika olduğunda inat etmekteydi.
Bense, hayır, sadece bir saat olduğunda...

İkimiz de inatçıysak bence tartışmanın lüzumu yoktu.
Kapattık saat mevzunu.
Zaten devirmiştik birer şişe şarabı.

Beyza ve Yiğit'i de andık çokça.
Bir devri kapatır gibi hüzünlü,
Başka bir devri başlatır gibi heyecanlydık.

Hayallerden bahsettik ve olana değil
Olmayana dertlendik.
Deniz'le.

Sanki bir balkondaydık
Ankara'da.
Balkonu olmalıydı tüm güzel evlerin.

"Yanlış yerde yanlış insanlarla yanlış birşeyler"
Dedik.
Dedik de doğru yeri, doğru insanları, doğru şeyleri bilemedik.

Bu gece Deniz'le içtik.
"Ne kadar değişsen de bazı şeyler aynı"
Dedik.
Birlikte içmek gibi
Ankara'da hep gidilen bir meyhanede.

Resim: Google Images

19 Ekim 2009 Pazartesi

Pelin bi git allasen


Bir de baktım feysbuk'ta tam 390 tane arkadaş birikmiş. Bu arkadaşların hepsi arkadaş olsa öpüp başıma koyarım, "ne geniş çevrem var benim beee, sırtım yere gelmez, bi düğün yapsam kişi başı bir küçük altından sırf arkadaşlar 390 altın ediyor" diye sevinirim mini çakal gibi. Ama değil anacım değil. Ben "hayırrrrrr" diyemeyen hastalıklı bir bünye olduğumdan mütevellit, misal alt komşunun ebesinin hörekesi gibi çok da alakam olmayan bir kişi beni ekleyince "yaa çok ayıp olur redderdersem" diyip "accept" diyorum. Berfu, kime ayıp olacak, niye ayıp olacak? Bir daha görecek misin o kişiyi?

Sonuç ne oluyor peki? Doğru düzgün samimiyetimin olmadığı adamların status'leri ve gönderdikleri saçmasapan videolar yüzünden, adeta canciğer kuzu sarması olduğum dostlarımın arada sırada koydukları şeyleri bile göremez oluyorum.

Allam hele bazısı var ki her on dakikada bir status güncelliyor. Bak hemen hemen şöyle:

- Pelin is "working"
- Pelin is "still working" (lan o zaman ne diye bi daha yazıyosun kunil?)
- Pelin "wants to see ayıcık" (ki ayıcık erkek arkadaştır sanırım).
- Pelin "akşama çin lokantası'nda" (bravooo. o çubuklar var ya o çubuklar...neyse).
- Pelin "hayat neden bu kadar acımasız?" (Ahh Pelin, salaksın gibi çünkü biraz. Acaba ondan mı acımasız?)
-Pelin "ayıcık'ım seni seviyorum". (Kızım manyak mısın, niye sevgiline ayıcık diyosun? freudyen tespitlerde bulunurum, yakarım başını. ayrıca beş dakka önce hayat acımaz, şimdi ayıcık seni seviyorum bık bık, manik depresif misin, sınırda kişilik misin, kimsin lan sen?).
-Pelin "kahve molasıııııı" (o ıııııı'dan anlıyoruz ki pelin çok sevinçli)
-Pelin "back to work :( " (ne olmasını umuyordun Pelin?)
-Pelin "İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı" (Ah Pelin, tabi ki arada bilindik mısralar yazmalısın buraya ki herkes senin ne kadar entel olduğunu anlasın. Bilmezsin ki Orhan Veli'nin kemikleri sızlamakta mezarında. Zira hepimiz biliyoruz ki senin İstanbul'u dinlediğin falan yok. Kafayı kendinle bozmuşsun, bi kendini dinliyosun, bi de bize dinletiyosun. Kendini dünyanın merkezinde sanan Pelin seni. Yürü git).

Off, ve bu böyle gider akşama kadar. Var böyle insanlar. Ben de feysbuktan önce bilmezdim. Adeta yoruyorlar abicim. Tamam ben de yazıyorum arada bişiler de, "cumaya gittim, dönücem" minvalinde an be an durum bildirmeye ne gerek var güzel kardeşim? Zira Pelin, bu senin için büyük bir şok olacak ama, inan insanlar senin her on dakkada bir ne yapmakta olduğunu hiç merak etmiyorlar. (Pelin is "üh üh üh, insanlar çok acımasız". Sıs la, kırıcam ağzını).

Bunlardan daha kımıl zararlısı başka bir tür varsa onlar da sürekli "Üç gün içinde 10.000 türk bayraklı profil" falan gibi post'lar gönderenler. Vatan millet sakarya videoları atanlar. Şunu kınıyoruz, bunu kınıyoruz, onun ağzına sıçıyoruz diye ortalığı yıkanlar. Bu tiplerin yanında, bana her gün texas poker zamazingosu ya da "profilini kimin izlediğini takip et" gibi saçmasapan şeyler gönderen arkadaşlarım yemin ediyorum yunmuş yıkanmış kalıyor.

Şimdi ben kendi durumumu açıklayayım. Ben bu feysbuk illetine halen Amerikanya'da eğitimine devam etmekte olan en nadide dostlarımdan biri Burcu sayesinde bulaştım. Bir gün bana "la olm bizim köyde feysbuk diye bişi çıktı, sen de gelsene" dedi. Ben de "Burcum sen girersen ben her türlü girerim" diyip daldım. Güvenirim Burcu'ya. Boru değil, kadim dost. Onla arkadaş olduğumuzda daha regl olmamıştım be, o denlicesine. İlk üç ay sadece beş arkadaşım vardı. Aramızda birbirimizi dürtüyor (poke moke), birbirimizin duvarına işiyoduk. Çok "cozy" bir ortamdı yani. Sonradan tabi bir patladı mevzu. Gelen dürttü giden dürttü. Cadılar Bayramı gelince birbirimize pumpkin mi fırlatmadık, kırismıs gelince hindi mi dövüştürmedik, sonra dostlarımızla sanal rakı masalarına mı oturmadık bu feysbukta..neler neler yapmadık ki. Yemin ediyorum bi sevişmediğimiz kaldı. Kısaca olayın boku sanırım iki üç ay içinde çıktı ve feysbuk "peak" ine ulaşıp tekrar normallemeye başladı. Ama o iki üç ay içinde de geleni eklemişiz gideni eklemişiz, ortalık karmançorman olmuş be yavrucum.

- Berfu "Çarşı Pelin'e karşı" mı yapsam acaba statu mü?

Not: Bu yazıyı okuyan Pelin'ler, üstünüze alınmayın canlarım. Rahat olun.

16 Ekim 2009 Cuma

Requem for a dream


Allam yaleppim sen beni ıslah et işallah.


Allam yaleppim, ben sana inanmayı da bıraktım birkaç sene önce gudik gibi, o zamandan beri bahtım kara. Buradan hareketle, az önce düz mantık yaptım, acaba işlerim o yüzden mi hep iki ters bir düz, atkı motifi gibi gitmekte?


Allam yaleppim sen bana türkan şoray kipriği gibi havalı motifler nasip eyle. Misal, şu doktorayı bıraktırma bana. Bişi olsun, acaip gaza geleyim. Meğersem eski danışmanım Talib ölmemiş olsun. Sokakta hep birilerini ona benzetiyorum ya hani, bir gün hakketen o benzettiğim adamlardan biri Talib çıksın. “Ben inzivaya çekilmek istemiştim sadece, dağdaki sufist manastırlarına kapandım, arındım da geldim, nerde kalmıştık?” desin. Ya da yeni danışmanım bana süpersonik fikirler versin, her dediğime hiç düşünmeden “evet güzel fikir” demesin.


Allam yaleppim sen beni sabah erkenden kaldır. Uyumayayım saat 11’e kadar. İş var güç var. Hem sonra akşamları tek başıma içmeyeyim o kadar. Böbrek var, karaciğer var. Var bunlar. Elimize almayalım erken yaşta.


Allam yaleppim sen bana güzel hikayeleri olan insanlar nasip et. Dinlemeye doyamayayım. Başka başka? diyeyim heyecanla. O sıkıcı insanları da uzaklara gönder. Biliyorum, istersen yapabilirsin.


Allam yaleppim, sen şu bitmemiş öyküleri tamamlayabilmem için bana iki üç ilham perisi gönder. Sende peri çokmuş, biz öyle duyduk. Birini bana tahsis etsen çok mu? Reca ediyorum. Cinsiyeti de önemli diil. Helal süt emmiş olsun yeter. Hadi öyküler açmadı seni, o zaman bari şu şehirde bir karanlık oda bulayım da tekrardan fotoğraf basmaya başlayayım. Yani allam yaleppim, sen USVA’dakilerin aklına gir de yine açsınlar o karanlık odayı.


Bütün bunlar olursa, sana yeniden inanmaya başlayacağım. Yeminlen. Ekmek musaf çarpsın. Annem çarpsın suratıma iki tokat tenhada. O derece.


Allam yaleppim, keşke olsaydın.

25 Eylül 2009 Cuma

Rüyada Thom Yorke Görmek


Dün gece rüyamda Thom Yorke'u gördüm. Hayır olsun işallah yalebbim. Bi dünya gözüyle göremedik ama en azından rüyalarda buluştum kendisiyle.

İnternetten araştırdım, rüyada Thom Yorke görmek? diye, dinimizce caiz değilmiş, mümkünse gusül abdesti alıp tövbe etmem gerekiyormuş. Olm, ne tövbe etcem be. Adam, bizim burdaki Yunan bir arkadaşla çayhane gibi bi yerde karşılıklı sigara içiyodu dertli dertli. Ben de yanlarına gidip muhabbete turp sıkıyodum.

Neyse, eleman benim rüyama girince herhalde dedim bana bişi anlatmak istiyo. Düşündüm düşündüm, en sonunda dedim gücendi galiba bana. "Ne kadar rakip, ne kadar düşman varsa blogunda onların şarkılarını çalıyosun, abine bi güzellik yapmıyosun" bağlamında yani...

Kendisinden çok özür diliyorum. Hatta haftaya kart atıcam, geçmiş bayramını kutlayıp, rüyamda kendisini sıkıntılı gördüğümü belirterek nazara karşı kurban kesmesini tavsiye edicem. Ve de "coldplay elinize su dökemez, içinizi ferah tutun" diycem.

Bu vesileyle size hangi parçalarını dinletsem acaba? Karar vermek zor çiçeğemm. Halet-i ruhiyenize sıkıntı olmasın diye Kid A'yi komple eliyorum. Sakincecik bişiler çalalım: No alarms and no surprises. Siiiiiiiilence.






Fotoğraf:
Thom'un pasaport için çektirdiği fotoğrafa ulaştığımı düşünüyorum:) Rüyamda da sol gözünü kısıp duruyodu valla. Biz zaten onu gözü kısık, burnu yamuk her türlü seviyoruz.

24 Eylül 2009 Perşembe

Size de oluyor mu?


Bazen bi türkçe pop dinlemek istiyorum deli gibi. Ama uygun ortamı bulamıyorum sayın seyirci.


Herşey kendi context’inde anlamlıdır demiş bilgin bir şahsiyet. Doğru demiş. Nasıl ki rakı şu kuzeylerden kuzey beğen şehrinde aynı tadı vermiyorsa...Türkçe pop da öyle işte.


Bugün gerizekalı makalelerimden fazlasıyla bunalmış olduğum bir anda youtube’u açıp sertab erener’in envai çeşit şarkısını dinledim. Bir yandan türkçe’ye halet-i ruhiye olarak çevirmeyi uygun gördüğüm “mood” un risk alma davranışı üzerine etkilerini okumaya ve bu yetmiyormuş gibi bi de anlamaya çalışırken, bir yandan da sertab’ın “bir minicik kız çocuğu bakkkkk, duruyor orada haaaaağğğlaaaağ” diyen sesine eşlik ettim. Sonra attım makaleyi sağa. Siktir et kızım, ne işin olur mood’la ne işin olur riskle? Kapa gözünü, bi düşün.


Kapadım gözümü. Bir arabadaydım. Yaz vakti. Şoför mahalinin yanında oturuyorum. Camdan dışarı bakıyorum. Rüzgar yüzüme vuruyor. Yemyeşil bir yerden geçiyoruz. Radyo açık, türkçe pop şarkılarımızı dinleye dinleye güneye bir yerlere gidiyoruz. Nasıl mutluyum.


Sonra bir kahvaltı sahnesi. Kış kahvaltısı. Salondaki masayı donatmışız dostlarla. Açmışız kral tv’yi. Arkada fon oluşturmuş ordan gelen müzik. Rafet el Roman “sorma neden sorma neden” diyor. Çatal bıçak sesi, ince belli cam bardakta çay kaşağı şıngırtısı, pazar gazeteleri, neşe....


Ve başka bir zaman ben Soner Arıca’yı çok efendi buduğumu itiraf ediyorum. Kızlar benle dalga geçiyorlar, gülüyoruz deli gibi. Daha sonraysa Yıldız Tilbe’yi çok kıro bulduğumu...Kıro kadın diyince aklıma onun geldiğini... Ve Levent Yüksel’in bu gece soooon’unu söylüyoruz arkadaşlarla, liseden mezun olduğumuz o gece. İzmir’de, Alsancak’ta, Kıbrıs Şehitleri’ndeyiz. Azıcık içmişiz. Yanaklarım pembe.


Ben türkçe pop’u değil de o hallerimi mi özlüyorum len acaba?


Context’ini düttüğümün bu kuzey şehrinden, sizin için Ege Fm’e istek parçası yaptım kuşum. Bulutsuzluk Özlemi’nden geliyor: “Küçük bir çocuk yeni uyanmış gözleri mahmur / Muavin de çocuktu fakat uykusuzdu/ Soldaaaa güneş yükseliyorduuu, güneyeee giderken.”


Not 1: Bu arada sosyal sorumluluk bağlamında belirtmeden geçemiycem, şarkılarının bazılarını hala çok sevdiğim ve lise-2'de konserlerine gidebilmek için babamla kavga etmişliğimin olduğu Bulutsuzluk Özlemi, ODTÜ bahar şenliklerine katılmak için "üç şişe viski, Dedeman'da suit isteriz" dedikleri gün gözümden düşmüştür. "Şili'ye özgürlük" demekle olmuyor yaprağaaam. Viski ne len, gudik? Bi Soner Arıca kadar olamadınız:)


Not 2: Ya bi de türkçe pop'tan girdik, türkçe rock'tan çıktık. Kusura bakmayın, idare edin ballarım.

23 Eylül 2009 Çarşamba

Eşitsizlikle Tanışmak


İlkokul 2'ye gidiyordum o zaman. Antepliler Apartmanı diye bi yerde otururduk. Önü boştu, çoluk çocuk koştururduk, dolanırdık. Mahalle havasının hüküm sürdüğü küçük bir yerdi zaten. Herkes aşağı yukarı aynıydı. Ama birgün...

Hiç unutmam, bir gün annem limon mimon gibi bişi istetmek üzere beni alt komuşu Perihan teyze'ye gönderdi. Merdivenlerden indim, azicik yürüdüm, Perihan teyzelerin kapının önüne geldim sonra bi afalladım. Bütün apartmanda, istisnasız her dairede bulunan o standart kapı zili gitmiş, yerine pirinçten aslan başlı bir zil gelmişti. Pırıl pırıl da parlıyordu. Aslında aslanın ifadesi biraz korkunçtu, zira ağzı açıktı ve o aralıkta da zilin küçük düğmesi duruyordu. Ama belki de daha önce hiç görmediğim bişi olduğundan, ben yine de kendisini sevmiştim. Düğmeye basınca, klasik kapı zilleri gibi değil, adeta şarkılı türkülü bişiler çalıyordu. Üstelik hafızasında beş-on ayrı parça mevcuttu. Her seferinde başka bir zil öttürüyordu. Tabi bi de gözlerinden kırmızı ışıklar çıkıyordu. Uuuuu beybi.

Perihan teyzelerin durumunun bizden daha iyi olduğunu o ana kadar hiç düşünmemiştim. Zira çocuk olduğumdan mütevellit, ne salonlarındaki ceviz mobilyalar ne de avizeleri bana oldukça janjanlı bi yerde olduğum izlenimini vermişti. Ne anlarım cevizden, ne anlarım kristalden. Ahir zaman işte. Henüz sike sürülcek aklın olmadığı sularda seyrediyorum. Ama, o aslan başlı zil, işte o herşeyi açıklamıştı bana. Küçük ve saf olduğum için, "vay be" demiştim, "acaba bir gün bizim evin de böyle zili olacak mı? Cıkk, çok zor. Pahalıdır bu. Altından galiba hem". Şimdi üstüne para verseler taktırmam o zilden. Ne çirkin, ne anlamsız şey len o. Ama o zamanlar...ah o zamanlar nelere özenmezdik ki?

Ben işte, eşitsizliği ilk orda bi fark ettim galiba. Ya da daha önce de fark etmişimdir belki ama yarım akıllı olduğum için unutmuşumdur hemen. Bunu unutmadım dostum.

Sonra üçüncü sınıfta Canan diye bi kız geldi sınıfa. Benim yanıma oturttu hoca. Bu Canan çok şeker sevimli bi kızdı, severdim. Birgün çantasından uzay mekiği gibi, süpersonik bi kalemkutusu çıkardı. Gözlerimi alamadım. Böyle nası atraktif bişi. Üstelik kumaştan falan değil, kemik gibi ya da sert plastik bi maddeden yapılmış. İçinde de renkli renkli kalemler var. Silgileri dizmek için ayrı göz, özel kalemtraş yeri... Uuuuu beybi yine. O derece. Nerden aldın sen bunu? diye sordum, babası Fransa'dan getirmiş. Bir de havalı ki sorma. İki renk getirmişmiş de, yarın da öbürünü kullancakmış da, şöyle kıyafetler alınmış da bi de ona bıdı bıdı. Böylece iyice ikna oldum: biz fakiriz len galiba.

Salaklık işte. Fakir de değildik, zengin de değildik. Bence tam kararındaymışız. Ama bunu idrak edemiyorsun küçükken. Hep bir upward comparison hali. Oysa depresyon çalışan psikologlar ne demiş: yapacaksan downward comparison yap, kendini çiçek gibi hisset. Olmuyo ama işte, illa yukardakilere özencez. Bi de Sineklerin Tanrısı'nda gayet de güzel anlatıldığı üzere, çocuklar acımasız oluyor be dostum. Bazen bile isteye ağzına sıçıyorlar. Öyle olunca tabi iyice bi eziliyosun.

En zor olan şudur aslında ve de kendini ezik hisseden sabi-sübyan için milattır bu. Bunu memur çocuğu olan ya da kıt kanaat geçinen bir evin ferdi olan herkes yaşamıştır. Sınıftan hali vakti yerinde bi arkadaşın "beşinci barbimi de dün aldı babam, sonra da Ken aldırcam. Senin kaç tane barbin var?" diye sorduğuda "bende sadece Fatoş bebek var" diyecek cesareti kendinde bulmaktır. Çocukken bu tip sorulara ilk başta "bende on tane barbi var, hah" falan diye cevap verirsin. Maksat, hakir görmesinler seni. Ne zaman ki "yemişim lan, barbiyle mi adam olunuyo" noktasına geldin, o olgunluğa ulaştın, işte o zaman delikanlı gibi Fatoş bebeğinle övünmeye başlarsın. Üstelik iki yaşındayken hediye gelen başka bir bebeğin saçlarını yolduktan sonra ona Hasan ismini taktığını da keyifle anlatabilirsin. Bu da "barbim yok ama hikayesi olan oyuncaklarım var, çok kıymetliler" demektir. (Hasan da hala İzmir'de, benim kitaplıkta durur. Keldir ve üstünde örgü bir elbise vardır. Deyme barbiye değişilmeyecek bir güzellik).

Bunu yapamıyorsan ilerde sıkıntı olur. Hırs olur bünyede. Gerek yok. Zaten bu eşitsizlik durumunun ve "evladım herşeye sahip olmanın imkanı yok" mevzunun çocuğa anlatılması elzemdir. Öyle her istediğini alırsanız, oyuncaklara boğarsanız, yemin ediyorum datminsiz olur çıkar, başa bela olur ilerde. Bunu da kulağa küpe edin. Sonra Berfu dediydi dersiniz.

Orasından burasından ışık çıkan aslanlı kapı zili efektiylen huzurlarınızdan ayrılırken, hepinizi gözlerinizden hasretle öpüyorum.

Resim: Olm, google images'a Fatoş Bebek yazdım, fakat karı kız resmi çıkınca mecburen zil resmine döndüm. Ne çirkin şeymiş o yav. Allah vermeye.

20 Eylül 2009 Pazar

Yencek şey var yenmicek şey var


Bizim bölümde bi çevre psikolocisi grubu var, kendilerini vermişler recycling’e, vermişler daha az araç kullanmanın faydalarına. Çok takdir ediyorum onları. Çalışmalarını can-ı gönülden destekliyorum. Taa ki “böcek yeme” işine kadar. Ne demişler, üç yerde durucan: kırmızı ışıkta, levfaa olan yirde, bi de böcekte.


Şindi çevre psikologları arasında yeni ekol, et-balık tüketiminin çevreye verdiği devasağ zararları bir nebze de olsun azaltabilmek adına, insanları böcek yemeye teşvik etmek. Bu bağlamda “böceğin yenilebilir birşey olduğu konusunda insanları nasıl ikna ederiz (persuation) , böceklerin temiz, helal süt emmiş hayvanlar olduğu hususunda algıya nasıl ayar veririz (attitude change), hangi tip böcek insanda iyğğrenme yaratmaz, hangisi yaratır (evolutionary perspective)” gibi mevzulara girmişler. Daha geçenlerde bizim danışman konuyla ilgili uzman görüşü vermek üzere Utrecht’e bir toplantıya gitti. Toplantıda da zeytinli peynirli aperatifler yerine böcük verilcekmiş. Tövbe estağfurullah, yenir mi o be?


Tamam böcek yiyen toplumlar var, maşşallah turp gibiler hepsi de ama sor bakalım niye yiyorlar? Acaba adamın senin kadar parası olsa yer mi böcek? O da senin gibi her gün dana pirzola, kuzu şiş, but, ciğer yemek ister. Yoksa çekirgenin mekirgenin ne tadı var allasen?


Dikkatini çekerim, burda turistik gezi amacıylan gittiğin yerde enteresanlık olsun diye bir külah deep fried çekirge yemekten bahsetmiyorum. Zira onu hepimiz yapıyoruz. Ne biçim türsek, böyle şeylere imza atmayı, sonra da dost meclislerinde “ya şekerim valla ben yedim ondan, hiç de iğrenmedim, malum o yöreye özgü bişi, bu fırsatı kaçırmak istemedim” deyyü deyü anlatmayı seviyoruz. Yemin ediyorum, bizim kadar huyu pis başka tür yok şu hayvanlar aleminde. Misal bi aslan hayatta çizgisini bozmaz. Efendi gibi geyiğini avlar, çatır çatır yer. Ben şu an Isparta’dayım, iyisi mi bu yörenin meşhur lezzeti gül reçelinin tadına bakayım demez. Neyse, lafı uzatmamdan sıkılan ciddi okurun çağrısına kulak vererek konuya geri dönmem icap ederse, bahsettiğimiz şey börtü böceği haftada bir iki, ana öğün olarak, pilav üstü, lavaş arası falan yemek. Yok efendim onları sosluyorlarmış da, salçalıyorlarmış da bık bık bık. Beni soslasan benim de tadım güzel olur abicim.


Ayrıca böcekleri kuşlar yiyor zaten. Bi de biz yersek, bak valla beş-on sene içinde nesilleri tükenir, sonra kuşlar ne yiyeceğini sapıtır, ortalık Hitchcock filmine döner yemin ediyorum. Sonra da sorarsın: Kuşlar bizden ne istiyor? Ebenin hörekesini istiyor.


Deniz böceğinde sıkıntı yok. Denizden babam çıksa yerim diyen biriyim ben de. Bi de “olm bunlar tuzun içinde takılıyor, tuz da mikrobu kırar, ayrıca mis gibi kokar” gibi bi algım var galiba. Fakat hayır, diğerlerini yiyemem beybi. Bunu benden istemeyin. Çevrecilik de bir yere kadar. Gereksiz ışıkları söndürür, makarama bakarım ben aga. Evet, böyle bi insanım.


Resim: Birds'ün afişi. İbret-i alem olsun diye koydum. Kuşların "hareket yapma hareketin kralını görürsün" dediği ve sözün bittiği nokta...Herkes akıllı olsun, benden söylemesi.

19 Eylül 2009 Cumartesi

Sevgili Güzin Apla: Ben de her genç kadın gibi pembe rüyalar görmek istiyorum. Ne yapmalıyım? Rumuz/ Gonca fem


Kanala nazır odam var, iyi hoş da, bundan mütevellit bir kısım garabet-ül mahlukat ile bir arada yaşıyorum. Misal, Özge’nin şu yazısında bahsettiği büyüklü küçüklü sivrisinekler ve örümcek abiler. Bunlar benim habitatımın vazgeçilmez parçaları oldu. Onu bunu öldürmeyi sevmeyen bir yapım olduğundan da elemanları mümkün olduğunca rahat bırakmaya çalışıyorum. Adeta gizli bir anlaşmamız var: ben onları görmezden geliyorum, onlar da beni. Gül gibi geçinip gidiyoruz genelde. Ama bazen sıkıntı olabiliyor. Anlaşmayı bilmeyen ve odaya yeni taşınmış bir mahlükat-ül cücük, ben tam da uykuya dalmak üzereyken bi aparta geçebiliyor. O zaman işte, bendeniz de n’apayım, yavruyu kendi çabalarımla önce etkisizleştirmeye, bu mümkün olmazsa da öldürmeye mecbur kalıyorum.


Geçen de böyle bi durum oldu. Yatmışım, bi baktım, cüsseli bi örümcek abi yatağa sıfır duvarımda adeta Kuğu Gölü balesini icra ediyor. Bir hareketler bir hareketler…Arada kendini aşağı sallandırıyor, hopp iki sallanıp tekrar duvara yapışıyor. Tamam canım, sevimlisin anladık, ama lütfen, sen bu kendini bilmezlikle gece benim yatağa iniş yaparsan, ben de len bacağım kaşındı diye sana ellersem, sonra sen bi korkarsan, beni ısırırsan…Yani bunların olmasını istemeyiz bebek, değil mi? Diyerekten, hayvanceğizi önce çubuk, sonra kağıt yardımıyla duvardan almaya çalıştım. Fakat nasıl tırstı bu. Adeta deli oldu, kendini oradan oraya atmaya başladı. ‘Dur len korkma, valla bişi yapmıcam, seni dışarı atcam sadece. Orda kuşlar kadar özgür olacaksın bebeyim’ desem de, anlamıyor hayvan. Ve korktuğum üzere, paraşütlen yatağa acil iniş yaptı. Yastığa doğru ilerlemeye başladı, ben önünü kesiyorum, bu sefer yorgana gidiyor. En sonunda peçeteylen bacağından tuttuğum gibi attım dışarı. Yavrum, bu odada yasamanın bir takım kuralları var. Lütfen. Ben sizin ördüğünüz ağlara hamle yapıyor muyum, yapmıyorum. Siz de efendi gibi takılın di mi?


Neyse ama, bu hayvanın oradan oraya koşturduğu bir kaç saniye beni bi şekilde etkilemiş demek ki, gece şöyle bir rüya gördum:


Dünyaya meteor düşmüş ve bu da dinazorların tekrar ortaya çıkmasına vesile olmuş (her nasılsa). Ama eskiden türlü türlü bitki, değişik etli butlu hayvanatla beslenen bu dinazorlar, biz doğanın dengesinin içine ettiğimizden yiyecek doğru düzgün bişi bulamıyorlarmış. Bu yüzden insanları yemeye başlamışlar. Ben ve annem de böyle heyhüla gibi bi dinazordan kaçıyoruz. Yağmur ormanı gibi bi yerdeyiz. Sonra meteorun düşmesiyle tsunami de olmuş, o yüzden sel sularına kapılıyoruz (bilinçalti burda da geçen hafta memlekette yasanan sel felaketine göndeme yapmaktadır). Sel sularıyla bir oraya bir buraya savrulurken (tıpkı duvarımdaki örümcek gibi), suyun altından bir çift göz görüyorum ben. Kafasını bi çıkartıyor, sekiz katlı apartman gibi…Yani kurtulmanın imkani yok, eşedüenlaaaaa diyip kendini bırakıcaksın, o denlicesine hayvani bi yaratik. Dinazor bana hamle ediyor, ağzını açıyor, kafam kadar dişi var, ve ben o sırada anneme dönüyorum ‘Ya anne, mevzumuz buraya kadarmış. Yiycek bu beni. Ama biliyo musun, şimdi o örümceklerin, sivri sineklerin falan neler hissettiğini anlıyorum. Demek ki onlar bizden, bizim onlardan korktuğumuzdan daha çok korkuyorlarmış, Ben de bir örümcek için işte su dinazor gibi bişiyim anne’ diyorum. Dinazor beni tam yiyecekken uyandım. Eh, insan öldüğünü göremez derler, doğru herhalde. Ama bi yusuf yusuf uyandım ki anlatamam. Sen koru yaleppim, dağlara taşlara, gelmesin dinazor bi daa.


Fakat ben bu beynin icine edeyim. Yeter lan. Bacağından tutup dışarı attığım örümceğin korkusuyla da empati kurmaya gerek yok artık. O kadar da olmasın be abicim, bana da yazıktır. Bari rüyalarımda şöyle biraz daha çirkef olayım, onu bunu döveyim, öldüreyim, zımbalayayım örümcekleri, di mi? Freud sağ olaydı da beni bi inceleyeydi, “bastırma çocuğum, dökül” diyeydi, hehyat! Toprağın bol, terapin alemde kral olsun oy Freud, can Freud, oedipus’u komplex Freud.


Ve böylece bir pıroğramın daha sonuna geldik sayın seyirciler. Esen kalın.