30 Nisan 2010 Cuma

Ben de Olcam Kraliçe fekat Kral Kadrosunda Sıkıntı Var


Her memleketin bir millidir bir dinidir üç beş bayramı oluyor çok şükür. Böyle kutlu günleri olmayanları milletten saymıyorlar, ezik diye hor görüyorlar uluslararası arenada mirim. Ben öyle duydum.

Malumunuz bir hafta önce 23 Nisan'dı. Çocuklar cumhurbaşkanının koltuğuna felan oturdular. Ne bileyim türk yıldızları uçaklarlan ciuvv ciuvv gösteri yaptı, törenler mörenler, balon, pamukhelva. Formatımız belli.

Saatlerimiz 22.25'i gösterirken burda da Hollanda'nın şenlikli bir günü son hızıyla devam etmekte. Adına Queen's Day diyorlar, dün geceden itibaren tüm Hollanda meydanlara dökülmüş eski kraliçenin doğumgününü kutluyor. Yeni kraliçe, garibim aralık ayında doğduğu için "yemişim, aralıkta bayram günü olsa ne olur olmasa ne olur" demişler ve eskisininkini kutlamaya devam etmişler. Halihazırdaki kraliçeye yazık dicen ama onun bunu pek taktığını sanmıyorum, zira 65 yaşlarındaki bu teyzem baca gibi tüttüren, birayı şarabı hamuduyla götüren muazzam biriymiş. Ben bir dahaki Amsterdam ziyaretimde kendisini mekanında ziyaret edip bir ufak rakı hediye etmeyi ve "yaşlanınca sizin gibi olmak isteyen gençlere ne tavsıye edersiniz" diye sormayı planlıyorum.

Ben Queen's Day'dan çok hazzeden biri değilim. Bunun da iki sebebi var. Birincisi her yer turuncu oluyor. Hollanda'nın milli rengi. Tesadüfe bak ki benim de en uyuz olduğum renk turuncu lan. Ne biçim renksin sen turuncu? Bana yakışmıyorsun bi kere. Halbuse bir kırmızı öyle mi? Evet, sen benim rengim değilsin dengim değilsin turuncu. Bu böyle biline.

Öte yandan, ne güzel memlekettir ki Hollanda, herkesler milli renk diye kırmızı, beyaz, yeşil meşil takılırken bunlar "bizim rengimiz cascavlak turuncu olsun, şanımız yürüsün len" demişler. Bu huylarını takdir ediyorum.

QD'yle dirsek temasını korumamın ikinci nedeni de etrafin inanılmaz kalabalık olması. Normalde beş dakkada aldığın yolu yarım saatte anca gidiyorsun. Bilen bilir, ben bir sıcağa bir de kalabalığa gelemeyen bir insan evladıyım. Dolayısıyla "neheeeyyyy, bi gidin lennn" diye kendimi dağıtıyorum sağım solum insan ebe sobe olunca.

Fakat bu adamların milli olsun dini olsun her türlü bayramda adeta sünger gibi bira içmelerinin hastasıyım. Nerdeyse bütün şehir, çoluk çocuk ne içiyorlar yaleppim, görmeniz lazım. Nasıl goygoycu millettir bunlar, anlamadım gitti. Yirim.

Bu sene Queen's Day'de bişi yapmamaya and içtiydim ama bizim kürkçü dükkanının eski barmeni R. bugün 4'te güpegündüz konser vereceğini söyleyince yeminimi bozdum, evden çıktım. Gruplarının adı China Girlz ve sürekli bir biçimde David Bowie şarkıları söylüyorlar. Yüce rabbimin eseri, tesadüfe bak ki R. de David Bowie'nin yandan yemişi ve bir otuz santim uzunu. Hal böyle olunca akşamüstü ver coşkuyu al coşkuyu derken mekanın önünde içtik de güzelleştik. Ondan sonra benim bünye kalabalıktan ve sıcaktan yine bir sinir yaptı, 7 gibi koşa koşa evime geldim. Ohh mis.

Kanalın diğer tarafındaki pub'ın önüne de bir sahne atmışlar, şimdi jazz çalıyor bir grup, uzaktan onların sesi geliyor. Bu gece yine sabaha kadar sürecek mevzu. Ama ben uyuyup çok güzel bir rüya görmeyi planlıyorum. Bakalım, bu işler hep kısmet.

Şindi sizi bugün R.'nin söylediği pek neşeli bir David Bowie şarkısıyla başbaşa bırakıyorum.

Ve son olarak: Çok kral kadınsın kraliçe. İyi ki doğdun.



28 Nisan 2010 Çarşamba

Ne biçim yazı oldun len sen gudik


Bugün Charles Amca - ki kendisi emekli olduğu halde bölüme gidip gelmekte olan ve çalışmayı çok seven bir amcadır - ben dalgın dalgın sigara içmeye seyirtmekteyken - ki o anda aklımda olan şeyi söylesem hafsalan almaz - Daç şiveli türkçe telaffuzuyla "Berfuğğ" diye bağırdı arkamdan. "Buyur paşam, 70 yaşındasın, söyleyeceğin her ne ise emir telakki ederim" dedim. Adam sadece "Nasılsın?" diye sordu.

Uvvv beybi. Hollandalı'dan beklenmeyecek yedi hareketten biri durup dururken içten, samimi, harbi bir "nasılsın" duymaktır. Bunu duyan hatırşinas Türk o an titrer ve kendine gelir.

- "Sükür Charles, sen nasılsın?" dedim.
- "Tünelin sonundaki ışığı görüyorum ve iyiyim. Sen tünelin neresindesin?" dedi.
- "Başındayım, ortam zifiri karanlık" dedim.
- "Hayatta anlar vardır ki inanılmaz depresif olursun. Sanki ne kadar uğraşsan da içinden çıkamayacaksın gibi gelir. Geceler geçmez, sabahlar sıkıntıya uyanırsın. Sonra bir anda silkinirsin, kendine gelirsin, yapacağım dersin, başlarsın, gerisi gelir. Ve bir bakmışsın benim gibi tünelin sonundasın" dedi.

Ona şunu sormak istedim: Çarls, sen ki 70'ine merdiven dayamışken ışığı görmüşsün, yani bana diyosun ki mevzu bir süre safi karanlıktan ibaret, buna alış. Öyle mi?

Bunun yerine şöyle dedim:
- Merak etme, çok kötü değilim. Sadece herhangi bir şeye başlayacak, herhangi bir şeyi bitirecek isteğim yok.

Son sözü "Keep going Berfu, keep going" oldu adamın.

Tünel, ışık mışık derken bir hayatın daha sonuna geldik sayın seyirciler demek istemezdim ve demiyorum. Hadi bana bir alkış!

Doğum yapar gibi...Keep going Berfu. Push...push. Evet, en iyisi normal doğum bence. Sezeryan falan, ne bok işler onlar? Annem beni öyle mi doğurmuş sanki? De get. Biraz acı çekmeli, biraz hissetmeli en alasından. Kanamak zaten bundan dolayı güzel değil mi? Keep going Berfu. Push...push!

Derken, bir normal hayatı daha bizden beklendiği gibi yaşamalı ve yaşlı amcaların bilge baykuş sözlerine kulak vermeliyiz.

Diye düşünürken, bir yazının daha sonuna geldik sevgili okur.

Hikaye içinde hikayedir* şu yaşadığımız.
Üstü kalsın**.

!

* İsmini hatırlamadığım adamdan alıntı.
**İsminin bir harifini atan adamın şiirinden alıntı.

Fotoğraf: Çarls Amcam tünel deyince benim aklıma "İstanbul Tünel" geldi desem terbiyesizlik etmiş olur muyum? Üstelik burda Londra'dan sonra dünyanın en eski ikinci metrosundan bahsediyorum, boru diil, tikkatini çekerim:)

25 Nisan 2010 Pazar

CocoRosie


CocoRosie die bi grup var, ne de değişik kullanır o hatun vokalistler seslerini! Böyle bazen ağlar gibi, bazen titrer gibi, bazen üşür gibi. Hem sonra bazen hastalanmışlar da sesleri kısılmış gibi. Ve daha da ötesi bazen çekirge yutmuş gibi. Tuhaf. Ben de ondan mı sevmekteyim acaba kendilerini?

Bir de sözler tabi..."I am watching myself like an old movie on colored TV". Ne tesadüf, ben de lan. Paralelliğin böylesi Coco ve Rosie.

Bu kızlarımız teee nerelerden kalkıp mayısta şirin belde Groningen'de konser verecekler. Fakat nerde para nerde imkan. Biz yine rapidşeyr'den her şeyr'de bir hayır vardır diyerek indirdiğimiz albümlerini dinlemeye devam edelim.

Size de eski albümlerinden : Oh those beautiful boyz...Tattoos of ships and tattoos of tears.

20 Nisan 2010 Salı

O Zamanlar


O zamanlar hepimiz az cok deli gibiydik. Bunu aciklarken herkes kendine gore anlamli bir cumle kuruyor ya da kurdugunu dusunuyordu.

Birisi cok fazla uyuyamadigi icin kendinde olmadigini soyluyordu.

Bir digeri ustu uste almak zorunda oldugu ilaclarin onu uyusturdugundan dem vuruyor, bu delimsek halin ilaclar bittikten sonra gececegini umuyordu.

Disaridan en akilli gorunen ise istemedigi bir hayati yasadigi icin aklini yavas yavas yitirmekte oldugunu dusunuyor, bunu disindan soylemeye korktugu icin sadece 'bu aralar yaptigim sey beni tatmin etmiyor' diyordu.

Uzun süredir yemek yemeyen adamın aklında siyah saçlı bir kadın vardı ve ona kavuşunca ruhunun bir yarısının tamamlanacağı, böylece zihninin ona oynadığı oyunların da ortadan kalkacağı konusunda ısrar ediyordu.

Artik tamamen delirmis olansa hic olmadigi kadar mutlu ve hafifti. Gunlerini ve gecelerini sokakta, buz gibi taslarin ustunde uzanarak geciriyor ve karincalarin davranislarini gozlemliyordu. Bu yaptigi ona o kadar anlamli gelmisti ki zamaninda psikolog yerine zoolog olup insan degil hayvan davranislarini cozumlemeyi secmis olsaydi belki de delirmeyebilirdi. Ama artik onun icin cok gecti.

Ben farkli bir yol secmis surekli bir seyler yaziyordum. Bazen yazdiklarimin birakin baskalarina, bana bile pek bir sey ifade etmedigini goruyor ve o sayfayi yirtip hemen yeni bir sayfadan anlatmaya basliyordum. Boyle boyle o kadar cok sey yazmis ve yok etmistim ki, aylardan sonra hala birinci sayfada oldugumu gordugum o gün sadece gulumsedim. Zira gec de olsa fark etmistim. Yaptiklarimin, yasadiklarimin ve yazdiklarimin bir sey ifade etmesini beklemekten vazgecmeliydim. Fark etmek delilikten kurtulmaya isaret sayilabilir miydi?

Hepsini cagirdim. Uykusuzluktan muzdarip olana 'uykuyu', hasta olana 'iyilesmeyi', istemedigi bir hayati yasayana 'tatmin olmayi' ve aşık olana 'siyah bukleli kadını' beklememeleri gerektiğini soyledim. Coktan delirene ise yapabilecegim pek fazla bir sey yoku. Bu nedenle ona karincalarin dikkatini cekebilmesi icin bir kesekagidi cekirdek hediye ettim.

O aksam hepimiz her seyi, hepsini oldugu gibi kabul ederek huzurlu bir uykuya daldik. Ertesi sabah uyandigimizda herhangi bir seyin degismemis oldugunu gormek ilk defa hicbirimize aci vermedi.

Ve sonsuza kadar ne mutlu ne mutsuz....sadece yaşadık.

Resim: Max Moran
Muzik: Radiohead / Fitter Happier


19 Nisan 2010 Pazartesi

Türk pop tarihinde en tuhafıma giden şarkı sözleri - Madde 1


"Festival gibisin katılmak istiyorum" - Kenan Doğulu

Kenan bu ne demek koçum?
Hayır bi de bu şarkıyı albüm ismi yapmışsın ya, onu hiç anlayamıyorum.

Biri sana dese bunu, ne dersin hazırcevap okurum?

a) Buyrun katılın. Fakat tanga giyip samba yapmanız icap ediyor.
b) Katılım ücretine bir yerli içki dahil değildir. Yannış olmasın, sıkıntı olmasın.
c) Ahhh daha önce kimse bana bu kadar romantik bişi söylememişti Kenan. Al beni.
d) Sevgilim, şu gudik bana festivalsin mestivalsin bişiler diyo, bi ilgilenir misin arkadaşla?

17 Nisan 2010 Cumartesi

Aksak Ömer Yokuşu


Safiye, eve giden en kısa yol olan Aksak Ömer Yokuşu’nu tırmanmadan önce biraz soluklanmak için tuhafiyeciye girdi. Türlü türlü düğme, iğne, tığ, dantel ipi, fisto, kurdela, çıt çıt, mezuro, yüksük ve pul payet dolu bu dükkanı işleten Kekeme Osman, her zamanki gibi kasanın arkasında oturmuş, arada gözlüğünü burnuna indirip hesap makinasını tıkırdatarak, alacaklıların isminin yazılı olduğu deftere birşeyler karalıyordu. Safiye’yi görünce istifini hiç bozmadan başıyla selam verdi ve defterin üstündeki isimlerden birinin yanına “20 lira” yazıp, başka bir sayfaya geçti.


Kekeme Osman, belki de kekemeliğindendir, konuşmayı pek sevmezdi. Üstelik Safiye, hemen her akşam dolmuştan iner inmez buraya girdiğinden ve kurdelaların sarılı durduğu rulolardan sarkan parçaları ya da fistoları elleriyle uzun uzun yoklayıp gittiğinden, Osman onun dükkandaki varlığını çoğunlukla unutur, onu müşteri gibi görmezdi. Safiye’nin ayda bir hasbelkader satın aldığı makara ve toplu iğne gibi ufak tefek şeyler de olmasa, Kekeme Osman allah affetsin kadının kendisine aşık olduğunu düşünecekti.


Safiye Osman’a hemen hiç bakmaz, dükkana girer girmez önce yeni birşey gelmiş mi diye etrafı süzerdi. Değişen hiçbir şey olmadığını anlayınca hemen kırmızılı ya da morlu bir kurdelaya yapışır, elinin altından kayan bu ipek gibi yumuşacık şeye dokuna dokuna türlü hayallere dalardı.


Hayellerinde Safiye temizlikçi değildi. Bugün evine temizliğe gittiği Rükzan Hanım gibi kocası zengin bir ev hanımıydı. Büyük salonlu, şıkır şıkır avizeli, orta sehpasında güne gelen misafirlere tutmak üzere amerikan sigaralarının olduğu, vitrininde küçük içki şişelerinin durduğu bir evi vardı. Evin her köşesini en ince ayrıntısına kadar kurmuştu kafasında. Dükkana her gelişinde yeni bir parça! Mesela yatak odasındaki şifonyerin üçüncü çekmecesinde üstü sarı sırmayla işlenmiş bir bohçası vardı. Bu bohça dörde katlanmış ve Kekeme Osman’ın dükkanındakiler gibi pırıl pırıl ve yumuşacık yeşil bir kurdelayla sağlamca kapatılmıştı. Bohçanın içinde Safiye’nin çeyizlik dantelleri durur, hayalinde ne zaman ona misafir gelecek olsa bu bohçadan ayrı bir takım örtü çıkartıp salonuna sererdi. Kırmızı bir kurdelaya daldığı zamanlarda ise genelde aklında adını Filiz koyduğu kız çocuğunun saçını toplayıp, sonra da süs olarak bu kurdelayı fiyonk yapıp kızının saçına tutturduğu bir sahne olurdu.


Ama Kekeme Osman bunların hiçbirini bilmezdi tabi. Ona göre Safiye parasızdı ve çaresizce hergün buraya gelişi, belki de Osman’ı bezdirip şu kurdelalardan birini bedavaya getirebilmek içindi. Osman normalde olsa metresi üç liradan, üstüne sadece %100 zam koyarak sattığı şu çaputu bu kadından esirgemezdi ama alacak defteri borçlularla doluydu. Bu da adamı iyice titiz ve cimri biri yapmıştı. Üstelik Safiye güzel de değildi.


Ama o gün, hiç beklenmedik birşey oldu. Safiye ellerini renkli raflarda bir süre gezdirdikten ve her şeye dokunduktan sonra en sonunda simsiyah bir kurdelaya yapıştı. “Şundan bir metre keser misin?” diye sordu Kekeme Osman’a. Osman şaşkınlıkla başını kaldırdı veresiye defterinden. “Bi bi bi metre mi? “ dedi zorlukla. “Evet, bir metre” dedi Safiye. Osman babasından yadigar paslı uzun makası ve tahta cetveli aldı. Konuşmasında olmayan ustalık zanaatinde oldukça boldu. On beş saniyeden kısa bir sürede bir metrelik kurdela ölçülmüş, biçilmiş, kesilmişti. Osman kurdelayı küçük bir poşetin içine koydu “A a a altı lira ver yeter” dedi. Safiye cüzdanını çıkardı, bozukluklarını birleştirdi ve adama tam altı lira uzattı. “Hadi hayırlı işler” dedi çıkarken. Kekeme Osman sustu. Elindeki bozukluklara baktı, güldü. Sonra yokuştan yukarı tırmanmakta olan Safiye’ye baktı, güldü. “Aslında fena kadın değil” diye geçirdi içinden. Ve bunun üzerine tam üç kere tövbe etti. Dışından değil içinden tövbe ettiği için düşüncesinde kekelemedi.


Ertesi gün Safiye’yi, oturduğu soluk boyalı evin yanındaki lisenin bahçesindeki ağaca asılı buldular. Çırılçıplaktı. Sol kolunun bileğine dolayıp fiyonk yaptığı siyah bir kurdelayı saymazsak.


Bu olaydan ilham alıp bir şiir yazan adam hariç – ki tesadüfün böylesi adı da İlhami idi - bu ölüm Kekeme Osman ve Rükzan Hanım dahil hiç kimseyi maalesef sanıldığı kadar etkilemedi.


Toprağı bol, mekanı cennet olsun.

13 Nisan 2010 Salı

Dizi Kuşağımızda Bu Hafta


Hayatımın anlamı kuzen Yiit insanı Aralık sonunda bir pazartesi "bu akşam hep beraber Ezel izliycez aga, evde ses gürültü istemem, çayı demleyin, sigaraları hazırlayın, götünüz başınız oynamasın, efendi gibi oturun" dediğinde hayretlerden hayretlere sürüklenmiştim. "Bir erkek evladının dizi merakı da ne ola? Tövbeler tövbesi, çocuğu hocaya götürüp okutsak mı ya la? demiştim içimden.

Yiit Ezel'in çok süper, şahane, uvvv beybi gibisinden bir dizi olduğuna beni ikna etmek için iki kart kullandı. İkisiyle de beni tam onikiden vurdu. Birinci kart dizideki oyunculardan biri. Şindi hemen "Kenan İmirzalıoğlu di mi? Ay evet evet ne yakışıklı, dalyan gibi mübarek" diye atlayacaksın sazan okurum, ama o diil. Evet, adam yakışıklı, o ayrı. Fekat ben Tuncel Kurtiz'i duyunca onikiden vuruldum.

İkinci karttaysa bir şiir vardı. Tuncel Kurtiz'in, yani Ramiz Dayı'nın- eski bölümlerden birinde okuduğu bir şiir. Yiit mini çakalı, artık edebiyat sevdamı bildiğinden midir yoksa tamamen tesadüf eseri midir bilemem, youtube'dan o şiirin okunduğu kısmı bulup izletti bana. Şiiri daha önce duymamıştım, pür dikkat ve sessiz dinledim. Oscar Wilde'ın şiiriymiş meğersem. Vay didim. Ramiz Dayı da ne güzel okumuş hocam şiiri. Bak burda.

İşte o günden beri bir umut, Ramiz Dayı yine şahane şiir patlatacak diye izliyorum bu diziyi. Ama yok, antik kuntik olaylar ceryan ediyor sürekli. İyice Kurtlar Vadisi Pusu havasına büründü ortalık. Sıkıntı oldu. Şu tip repliklerden gına geldi misal:

- Dayıığ dayııı, bu düzen kimin düzeni dayı? Ne zaman bitecek bu oyun dayığğ?
- Sabret yiğen.. sabret.

Sabredecek hal kalmadı olm, cacık oldu dizi.
Bu arada bir rivayete göre bunun senaristleri Monte Kristo Kontu'ndan etkilenmişler. Kitabını okumadım ama Jerar Döpardiyö'lü (okunduğu gibi yazdım, uzun uzun kasamadım, affet) versiyonu çok iyidir. Herkese tavsiye ederim.

- Dayığ, blog yakında cacık olacak dayığğğ. Bak dizilerden bahsetmeye başladım sürekli.
- Ya neden bahsedeceğdin yiğen? İyi işte, kafamız dağılıyo topluca.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Bir babam bir de o gözlüklü çocuk dediydi ki...



Şimdiye kadar iki kişi bana "sen benim ilk göz ağrımsın" dedi.
Severim bu lafı.

İlk diyen babam. Malum, en büyük çocuğum. Bi de üç senede, doktordu tedaviydi derken anca olmuşum. 80 çocuğuyum ben. O zamanları şöyle anlatır babam: "Doktor para istemiyordu. Sigara yoktu memlekette. N'olur ödemenizi sigarayla yapın, bulun buluşturun dedi. Ben de kaçak sigara aramaya başladım". Yani sevgili okur, ben tiryaki bir doktorun tedavisinin eseriyim. Acaba ondan mı bu kadar çok sigara içmekteyim?

Babam, küçüklükten beri beni böyle tanıtır eşe dosta: B. benim ilk gözağrım. Geçen yılbaşında memlekete gittiğimde babamın da dahil olduğu bir musikişinaslar cemiyetinin konserine gittik İzmir'de. Babamın sesi soloya yetmiyor ama koroda, arkaya dizili takım elbiseli, siyah gece kıyafetli kadınlar arasında oldukça başarılı. Çok mutlu oldum. Anlamsız bir gurur hasıl oldu. Ulen küçükken onlar gurur duyar bizim yaptıklarımızla, büyüyünce biz onlarla. Tuhaf. Neyse, konser arası oldu, annemle tuvalete gitmek için dışarı çıktık. O sırada babamı gördük koridorda. Kolumdan tuttuğu gibi beni kulise çekti, şefle ve ne kadar korist varsa hepsiyle tanıştırdı. Hemen her seferinde de aynı şeyi söyledi: B. benim ilk gözağrım. Otuz yaşına yaklaşmakta olan bir insanım, hala babamın küçük kızı, ilk gözağrısıyım. Kuliste de nasıl hanım hanımcık haller bende, bir görseniz inanmazsınız, direk oğlunuza alırsınız.

Neyse efendim, belki babamın bu deyişinden mütevellit, ilk erkek arkadaşımla ayrılmamıza müteakip adamın beni "ilk sevgilimsin" diye anmak yerine "ilk gözağrımsın kiz" diye anması hoşuma giderdi. ("Sen de benim ilk gözağrımsın len, rahat ol" demedim ona hiç. Zira o vakit hafiften gıcıktım kendisine).

Siz kimin ilk gözağrısısınız, kim sizin....bilemem ama kıymetlidir o insanlar cicim okur.

Yukarıda babamın musiki cemiyetinden bir amcanın o konserde söylediği ve benim çok sevdiğim bir şarkı var: Üzgünüm Leyla. Leyla da onun ilk gözağrısıymış mı ki böyle içlenmiş? Kimbilir.

Bu şarkı enteresandır, bilir misiniz? Zira önce hüzünlü bir makamla başlar. "Lan adam gecenin rengini katmış içinin matemine. Yazıktır, günahtır. İçmem mi ben şimdi. Hancııı, şarap getir" diye dertlenirsiniz. Sonra bir anda coşkulu bir makama geçer. Pek rastlanan birşey değil türk sanat musikisinde. Malum hicazsa hicaz devam eder, nihavendse nihavend.

Herneyse! Ne uzattık lafı.
Parçadan çıkarılacak sonuç: ilk sevgilimi özlemediğim kesin olduğuna göre, ben galiba babamı özledim. Evet, korkarım böyle bu.

8 Nisan 2010 Perşembe

Şam Şam Şam (Üst üste söylemeyi dene, çok komik oluyor okur)


Bu sabah kız kardeşimi aradım. Şam'daydı. "Öğlen Ürdün'e geçiyorum. Buralar şahane" dedi.
Annem Şam şekeri istemiş, onu bulmaya çalışıyordu. Bir de bize inci kolye alacakmış. Tatlı su incisi. Nası bişidir, gözümün önüne getiremedim. Sonra fiyatını sordum, cebren ve hile ile öğrendim, pahalı gelince "ay ay ay ben istemem, sen sadece kendine al" dedim. Böyle bir beğenmemece etmemece, burun kıvırmaca yaptım. Parasını başka şeye harcasın çocuk. Ben pahalı hediyeyi n'apiiim, sen sağsalim dön yeter. Şam'da kayısılar nasıl, var mı yok mu diye sordum bi de, varmış. Bundan iyisi Şam'da kayısı. Evet. Doğruymuş bu.

Sonra annemi aradım. "Şeker istemişsin, ne iş?" dedim. "Eeee ne arabın yüzü ne Şam'ın şekeri demişler, merak ettim, istedim" dedi. Güldük. Ben de "şam şeytanı" istedim ama yokmuş dedim.

Şam'la ilgili ne çok şey varmış ya dilimizde.
- Şam ağızlı.
- Yok, bunu tutturamadın kızım.
- Canım sağolsun Cevat Abi.

Siero Siero Bacaksız


Hihhhh, ne acaip tipler var çevremde.
Seviyorum onları. Senin benim gibi olmayanları. Oğuz Atay'ın deyişiyle "Tutunamayanlar" ı.

Siero ne güzel adam. Aylar önce Paard'da (kürkçü dükkanı orası, oturma odası, tipikıl duç pub) tanıştım. Son albümünü Peter'a (tüm zamanların en sağlam bartender'ı) getirmişti. Adamın eski karısı için bestelediği şarkıyı üç kere üst üste çalmıştı Peter.

Beş gün önce pili biten saatimi "valla pil bu, bir haftaya belki değişir" diyen kunil saatçiden bugün nihayet aldıktan sonra bölüme dönerken kürkçü dükkanına uzaktan göz atmamla onu gördüm. Havanın 17 derece olmasından feyz alan Peter masalardan birini dışarı çıkarmıştı. Siero ve Axel masada dumanlanıyorlardı. Siero beni görür görmez uzaktan bağırdı. De tukse lady. Evet o benim. Türk hatun.
Yanlarına çöktüm, hemen hollandacadan ingilizceye döndü muhabbet. Allah razı olsun, Axel'le Siero'ya cennet mekan yaleppim.

- Nası gidiyo müzik işleri? dedim.
Cebinden bir Cd çıkardı. "Bu ara kesat, ama bu senin olsun" dedi. "Eyvallah, biran benden" dedim.
Anlatmaya başladı. 20 yıllık karısının onu bir anda bırakma hikayesi, tıpkı Talib gibi hem akciğer hem kemik kanserinden ölen en yakın dostunun hikayesi...Axel'le gözlerimizi aça aça ve sürekli "shit, what the fuck, no way" diyerek dinledik.

"1987" dedi, "Berlin'de Nick Cave ile tanıştım. Eroinden dolayı kafayı yemişti. Ona Hollanda'dan gönderdiğim ilacın, uyuşturucunun haddi hesabı yok".
- Yok artık dedik Axel'le.
- Valla billa dedi.

Nick Cave'i anlattı. O kadar uyuşturucuya rağmen nasıl çekingen olduğunu, nasıl tatlı olduğunu. Sonra dedi ki:

- Wim Wenders Wings of Desire'ı çektiğinde Berlin'deydim. Filmde Nick Cave'in şarkı söylediği sahnede beni görebilirsin. Ama gözlüklüyüm. O sahnenin çekimi 12 saat sürdü.

Sevgili okur, kaç kere yazdım buraya, sen bilirsin, Wim Wenders benim en sevdiğim yönetmen, Wings of Desire da adamin en sevdiğim ikinci filmi.

- Siero, valla mı, yeminlen mi, hakkat mi? dedim.
Türkceye cevirirsek "sana yalan borcum mu var yaprağammm, evet 1987'de Berlin'de Wings of Desire'da figurandım" dedi.

Siero!
Hoş adam. Eski eşi Hollandalı. Kendisi İtalyan-Hollanda kırması. Belki ondan bu kadar hoş. Ben yedi yaşındayken, ben daha Wim Mim bilmezken adamın filminde takılmış.
Siero. Eşinden ayda 2000 oyra nafaka alacak kadar şanslı. "Hiç birşey yapmıyorum artık" diyen ve sürekli dumanlanan Siero'nun bir de Nikon kamerası var. Fotoğrafçıymış eskiden. Şimdi sadece içiyor. Şimdi sadece anılarını anlatıyor. Şimdi ona bir bira ısmarlayana minnettar.

İcabında seni bağrıma basarım. Ama senin gibi olmak istemiyorum. Ve senin gibi olmak ne kolay Siero. İşten bile değil. Korkuyorum.

O zaman Nick Cave'den bir şarkı. Wim Wenders'in en sevdiğim filmi Until the End of the World'un soundtrack'inden hem. Şiir okuyor sanki Nick. En çok da şunu demesini seviyorum:

Some things we plan, we sit and we invent and we plot and cook up,
Others are works of inspiration, of poetry,



7 Nisan 2010 Çarşamba

''Collateral Murder – Bir Savaş Suçu''


Postdijital'in sivri dilli yazari F. dun demis ki:

Dünyada dün gecenin konusu, bir Amerikan helikopterinin, aralarında Reuter Ajansı’ndan bir gazeteci ve foto muhabirinin de bulunduğu bir düzine insanı katledip, içlerinde 2 küçük çocuğun bulunduğu, yaralıları kurtarmaya gelen minibüse de saldırmasını konu alan video idi.


Mevzubahis yazi asagidaki linkte. F.'nin yazisinin altindaki videoyu izlerken kani donmayan olursa insanligini bir kez daha gozden gecirebilir zannimca.

Collateral Murder – Bir Savaş Suçu

6 Nisan 2010 Salı

Haberler: 1- Odullendirildim 2- Kuafor Ali beni buldu


Hayat'in Kadirlen Turkan yazima gonderdigi yorumdan sonra bloguna girip postaladiklarini okumaya basladim bir bir. Sonra da 25 Ocak tarihli su yazisina denk geldim ve bir anda 'uvv beybi' dedim. Megersem Hayat bana bir odul vermis.

Bildigim kadariyla ilk kez odul aliyorum sevgili okur. Cikma teklifi almis gibi bir kizarmacalar, etmeceler bende, yuze anlamsizca yayilan bir gulumseme. Halbuse kendimi boyle seylere prim vermez sanirdim. Dupeduz mutlu oldum sabah sabah. Bu vesileyle oncelikle Hayat'a tesekkur ediyor, sonra da mim'in gerekliligini yerine getirmek uzere kendimli ilgili 7 seyden bahsediyorum. Buyur burdan yak.

* Kendime dair hatirladigim en eski ani uc yasina ait. Dedemin bana uc tekerlekli turuncu bir bisiklet hediye ettigi ve lojmanin bahcesinde turladigim gun.

* Kahveyi sekerli icemem, cayi da sekersiz.

* Tatil icin gitmeyi sevdigim tek yer Kas'tir.

* Ilk dinledigim yabanci kaset Madonna'nin True Blue albumuydu.
* Isi gucu birakip hayali bir alem uzerine kitap yazmak isterdim.

* En sinir oldugum sey 'dagdaki cobanla benim oyum bir olabilir mi?' gibisinden bir elististliktir. Misal 'Cok avam' lafini duyunca sinirlerim ziplar, kendimi zor zaptederim.

* Birinden nefret etmeye calisip basarisiz oldugum cok olmustur.

Onumuzdeki yayin doneminde odulun hakkini verebilirim isallah. Allahim yaleppim sen yuzumu kara cikarma, hayirli post'lar nasip et. Dinimiz amin.

_____________________

Simdi baska bir habere geciyoruz.

Gecen hafta cok sahane birsey oldu. Aylar once tum kadinlarin kanayan yarisi, ortak derdini dile getirmek icin kaleme aldigim Hatun Kisinin Kuafor Sorunsali baslikli yazima, yazida bahsettigim, gec bulup cabuk kaybettigim Kuafor Ali'den yorum geldi. Nereden buldu, nasil buldu beni bir anlasam. Bi de 1 Nisan gunu gondermis yorumu. ''Kim beni kekliyor, sazan gibi atlamayalim bu sefer, iki efendi duralim, kimmis emin olalim'' diye kastim da kastim Ali'yi. Neticede bana oyle saglam deliller sundu ki ikna oldum. Yasa be Ali. Kestigin saclar lapiska, yaptigin gelin baslari alemin diline destan olsun. Tekrardan selamlar, hormetler.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Herkes gibi benim de kendimden memnun olmadığım anlar oluyor tabi


Ühüüü, kaç yaşına geldim hala masterdan tez hocam, dünyalar iyisi, babacan, şahane mi şahane Nebi Hoca'ya birşey hazırlarken bir mükemmeliyetçi olma durumları, bir heyecan, çocukça bir telaş, "babam benle gurur duymayacak" endişesi:/

Atamadım bunu üstümden. Nedenini de biliyorum. Masterda da tezimi son anda yetiştirmiştim. Ben ne kadar tembelsem bir tanecik hocam o kadar çalışkan. Neden hala benden umudunu kesmedi anlayamıyorum. İki senedir "tezinden yayın yapalım" diyor, ben de "evet, kesinlikle" diyorum. Nihayet geçen hafta "e hadi amaa" dedi kararlılıkla. İki senedir ertelediğim işe sen ben bodoslama dal. Unutmuşum herşeyi. Cuma göndermem gereken şeyi gönderemedim. Sonra araya paskalya davşanı tatili girdi. Hayalim haftasonu gündüzleri deli gibi çalışmak ve bu işi bitirmekti. Ama cuma küp gibi, cumartesi daha da küp gibi içince pazar günü bendeniz "kimse beni yataktan kaldırmasın, si yuvvvv, haftaya görüşürüz" moduna girdim. Bugün de tabi bütün bunların acısını çıkarttı yüce rabbim benden. Neticede beş dakka önce hocama mevzunun yarısının olduğu ilk taslağı gönderdim.

Ühüüü, azarlar mı ki beni hocam?
Bana akıl fikir, hoca(ları)ma sabır, hipotetik sevgilime çok maaşlı bir iş nasip eyle yalepppim. Zira bu gidişle ben mezun falan olamicam, adam bakcak bana. Hiç bakma öyle ters ters. Evet böyle.

Bugünün anlam ve önemi


Bugünü "Dünya Brazzaville Dinleme Günü" ilan etmek istiyorum sevgili okur. Bütün şarkıları da birbirine benziyor gibi ama olsun. Böylece arkaplan müziği olarak bana sıkıntı yaratmıyor, bir yandan çalışıp bir yandan musiki dinleyebiliyorum.

Bu adamlar bizim memleketi çok seviyorlar. Sürekli geliyorlar. Benim hastası olduğum ve artık sadece iki ayda bir çıkan, çoğunlukla ise internet üzerinden hizmet veren BANT Dergi ile münasebetleri de anladığım kadarıyla enseye şaplak olmuş çoktan. Ne hoş:)

Ben esasen dergicilikle uğraşmak istiyordum biliyor musun? Hayalimdi. Uğraştım da. Hepsi amatör ama güzel şeylerdi. Biri lise dergisi, ilk göz ağrım "Değişim". Hala elime aldıkça içim titrer, bakmaya doyamam. Matbaaya ilk 16 yaşımda, bu vesileyle gitmiştim. Kokusu burnumda. İkincisi ODTÜ'nün Halk Bilimi dergisi, sosyal antropoloji ve alt kültür yazıları...O dergiyle bağım azdır. Üçüncüsü yarım kalmış bir proje. Edebiyat yazıları, öyküler, şiirler olacaktı içinde. Hiç bahsetmeyelim, üzülürüm.

O kadar çok e-dergi var ki alemde. Girip kurcalıyorum bazen ama nedense içime sinmiyor bu sanal alem şeysi. Bu yüzden İstanbul'da sahaflara gittikçe sevdiğim dergilerin eski yayınlarını toplamaya başladım. Hayalet Gemi'nin zar zor bulduğum 1993 Şubat sayısına dosya konusu "Kayıp" mış ve demişler ki derginin başında:

Kitaplar, anılar, eşyalar, insanlar, kalemler, mekanlar, sevinçler, heyecanlar, binalar, şarkılar, şiirler, ziyafetler, aşklar, kediler, kuşlar, büyükadamlar, küçükadamlar, katiller, resimler, renkler, gemiler, bakışlar, sözler, sesler, yıllar, uygarlıklar, barbarlıklar, tarihler, ümitler, makinalar, felaketler, filmler, yazarlar, kurşunlar, güzellikler, bombalar, çiçekler, mezartaşları... Hepsi arkalarında soluk birer hayal bırakarak, kaybolup gitmedi mi?
Bu vesileyle Hayalet Gemi mürettebatından Murat Gülsoy ve Ayfer Tunç'a selam olsun.

Lafa nasıl başladığımı unutmadım ve oraya geri dönüyorum. (Hah, işte şimdi kanıtladım çok da yarım akıllı olmadığımı okur!!!) Dünya Brazzaville Dinleme Günü münasebetiyle, şarkılarınız burda. İlkinin adı Bosphorus (Deniz'e gitsin), ikincisinin adı Ugly Babylon.
Sohbetlen, muhabbetlen...






4 Nisan 2010 Pazar

Kadirlen Türkan


Desktop'ımı süsleyen yeni resim işte budur. Küçük dayımın gençliği hafiften Kadir abimize mi benziyor ne? Neyse, bunun konumuzla alakası yok. Dayımın maceralarını kısmetse başka bir zaman anlatırım.

Ne güzel filmdi Selvi Boylum Al Yazmalım.
Bir de Teyzem'i çok severim.
Merak edip de Müjde Ar mı daha güzel Türkan Şoray mı diye sorsalar, cevap veremem, kitlenirim.

3 Nisan 2010 Cumartesi

Merhaba, ben ibişötesinden geldim ve bu halimden mutluyum


Bazen nasıl da şapşal oluyorum.
Şapşal sevimlisi gibi.
Hihhhhh, şapşal sevimlisi seven birini bulsam. Bütün şapşallıklarıma neşeyle gülse.

Mesela sabah işe gitmeden önce saçlarımı yıkamadan hızlıcana bir duş almak için girdiğim banyoda, köpüklü möpüklü baya da bildiğin uzun duş işine giriştiğimi on dakka sonra dehşete düşerek fark ettiğimi anlattığımda beni yadırgamasa. Ne severim onu.

Ve evet, dün sırf bu nedenle işe geç kaldım. İkinci şampuanda, kafam köpük köpükken adeta aydınlanma yaşadım: "hassittir, eni konu banyo yapıyorum, saçlar bir saatte kuruyor, 9'da işte olmamın artık imkanı mümkünati kalmadı. Elveda güzel yarınlar, elveda danışman....Merhaba saç kurutma makinesi"

2 Nisan 2010 Cuma

Bişi diyip gitcem hatırşinas okur


Sarhoşken daha iyi ingilizce konuşmak.
Ve fakat neden?
Fransız değilim ki ben.

O zaman bu akşamdan bir şarkı. Eskilerden hem....En güzeli hep eskiler.