16 Haziran 2009 Salı

Ara



"Hülasa söz burada kısaldı
Söyleyecek laf kalmadı
Yol da
Yolcu da"

5 Haziran 2009 Cuma

Oy Vasi Can Vasi PSP'si Yaman Vasi



Efenim bir Orçun Kunek vardi bildiniz mi? Leman’da mi HBR Maymun’da mi ne enteresan şarkı sözleri yazardi : `seher vakti kursun siktim gorumceme / Inat ettim terlemedim saunada / los isikta sevdicegim diye komidini ellemisim usulca oy yar zalim yar` gibi. Iste su gelen cumle aynen o sarki sozleri gibi olacak ama demeden anlatmadan duramiycam sanki: Dün bir kola kutusu tarafından takip edildim tenhada hey dost can dost.

Bölümden çıkmıştım ki bir rüzgar peydah oldu, sorma gitsin. Üstümüz de ince, sabahki güneşe aldanmışız zaar. İşte evime bir an evvel ulaşayım da battaniyenin altına gireyim kendime geleyim die adımları hızlandırmıştım ki, duvarın üstüne bırakılmış bir kola kutusu rüzgardan da aldığı kuvvetle kendini aşağı bıraktı ve peşimden gelmeye başladı. Sokakta benden başka kimse yok, arkamdan tıngır tıngır bişi geliyo. Gelsin elleme diyosun, duydum ama n’apiiiiim, arkadan gelen şeyin hırlı olmadığını, hırsız olmadığını, çükü olmadığını, seni taciz etmeyeceğini bilsen de huzursuzlanıyosun. Evrimsel bişi olabilir bu bence....Teeeee taş devri zamanında falan da böyleymiş bu diyolllaaaaaaa...Belgeselde izledim, tekerlek ilk bulunduğunda yokuştan sallıyorlarmış aleti, aşağıdakiler falan huysuzlanıyomuş böyle hep hasiktir lan arkamdan bişi geliyo die. Kem küm. Neyse yani inan sen de huzursuzlanırdın. Bence. Ulen yoksa ben de mi tuhaflık var?

Ben işte tuhaf oldugumdan mıdır nedir ilk başta bi işkillensem de kutudan, baktım iki dakka geçmiş halen gelmeye devam ediyo. Bir ara dedim, ulan hiç beklemediği bir anda zınkkkk diye durup bi sigara yakayım, bakalım n’apcak. Fakat sonra, şöyle omzumun üstünden “tövbe estağfurullah ne takip ediyosun len beni” dermişcesine bi bakacak oldum, o an kutuyla göz göze geldik ve bu sefer kendisine kanım kaynadı. Zira o an anladım ki bu çok sadık bir kutu. Beni de görür görmez sevmiş demek ki...Kıyamam. Velhasil tam “ben giderim o gider yanımda tin tin eder. Nedir bu?” diye soracak olsalar “Cevap veriyorum, kola kutusu” diyecek kıvama gelmiştim ki, kutu kanali dik kesen bir yolun basinda durdu. Karsidan karsiya gecmeye korktu adeta.

Ben de coktan yolu yarilamisim. Tuhaf olsam da dönüp kutuyu alacak kadar tuhaf değilim. Di mi? Ama bu sefer “Ben şimdi deliriyomuşum, tam bu anda. Kutyu da alıyomuşum hakketen, eve getiriyomuşum, bir guzel yikayip kuruluyormusum, sonra ice gocmus yerlerini sevkatle oksuyormusum falan’ gibi ne idugu belirsiz bir dusunce gecti aklimdan. Bunu kutuyu Paard’a icmeye goturdugum, insanlarla tanistirdigim, kutuyla tatile ciktigim, ucaga bindigim, hostesi ‘kemer kutuma buyuk geldi, lutfen cocuk kemeri alabilir miyiz?’ diye azarladigim baska goruntuler takip etti. Gulmeye basladim. Size de oluyodur muhakkak. Yani arada kendinizi komik bir contextte falan hayal ediyorsunuzdur, ne biliiiim aptalca birseyler yaparken, di mi? Teee tas devrinden beri insanlar boyle fantaziler kuruyormus diyolllaaaaa. Ondan yani.

Geyigi kisa keselim, sadede gelelim. Ben aklimda kutuyla turlu tatil ve eglence mekanlarindaki halimle Vismarkt’a (buranin Taksim meydani diyim, anla) kadar yurudum. Sonra su delirme isi aklima yatmaya basladi. Bu sefer yuzumdeki gulumseme gitti, tek kas havaya kalkti, ciddi ciddi dusunmeye basladim delirmenin iyi ve kotu taraflarini. Bir kere deliysen akli ehliyetin yok, misal adam oldursen sikinti olmaz. Delu ya bu akli yetmiyo derler gecerler. Ikincisi akilli dusunene kadar deli karsiya gecermis sozunun de gosterdigi uzere, delirmem durumumda doktorayi bitirme ihtimalim de bence daha yuksek. Velhasil Vismark – GroteMarkt (Taksim Meydani’ndan Istiklal’in basindaki Fransiz Kultur’e kadarki mesafe) arasinda da buna ikna oldum, yani delirmenin cok da kotu olmadigina. Sonra aklima baska bisi geldi: ulan simdi benim aklim kit olacagindan bana bir vasi isterler, yani benim adima rasyonel kararlar falan alabilecek. Eee o vasi de hakkaten rasyonel bir insan olursa sikinti olur, karsidan karsiya falan gecemeyiz valla billa, elli kere dusunuruz. Delirmenin anlami kalmaz artik o noktadan sonra. Iste eve kadar da (Fransiz Kultur - Tunel) bu takildi kafama. Madem deliricem oyle bir vasi bulmaliyim ki akilli gorunsun ama biraz catlak olsun. Dusundum dusundum, en sonunda Soner’de karar kildim. Hem PSP'si de var. Beyza’nin arkadisidir kendisi, ailecek severiz. Burdan ilan ediyorum arkadas, delirirsem benim vasim Soner, baskasi karismasin, yemin ediyorum los isikta alayinizi terlikle doverim, oy canlar hey canlar.

Iste size bir Orcun Kunek album kapagi. A ve B yuzuyle tam bir album kapagi gormek ve '250 milyar da verseler dovmem nazli yarimi' adli sarkinin sozlerini okumak isterseniz, buyrun burdan yakin.

2 Haziran 2009 Salı

Bir Guzel Insan: Larry Fink

Gecen gun bolumden cikmis Mayis yagmurunda islana islana evlere donuyorduk ki Flamenko ogrenmek uzere Sevilla’ya gidecek olan Ebru, ‘Resimlerle Ispanya: Muzeler ve Daha Neler Neler’ , ‘Turistin Olmazsa Olmaz Ispanya Rehberi: Yeminlen Gorulecek Cok Sey Var’ gibisinden bir guide almak bahanesiyle beni eski kitapcilardan birine soktu. Bahsi gecen mekan Groningen’deki en buyuk eski kitapci. Benim de zaafim var arkadas; eski kitaba bir de ananemin sacda yaptigi ispanakli bukmeye hayir diyemem, ustuste on tane yerim. Ama bir yandan da Helsinki butcemizi sarsmis, Turkiye gidis-donus bileti ustune kaymak olmus. Bundan mutevellit ilk birkac dakka soyle gecti: kipir kipir bir halde, boyle kitapcinin dehlizlerine girmek isteyip de kendini bir tutmaca, Ebru’nun hangi guide daha iyi acaba konulu sohbetini dinliyormus gibi yapmaca, arada kafa sallayip onaylamaca, omuz ustunden dehlizlere bakmaya devam etmece….Neyse en sonunda dayanamayip ‘ben soyle bi yukari kata cikip bakicam’ diyerek uzadim. Tikis tepis raflar arasinda ilk buldugum kitap Trevanian’in Shibumi’siydi. Kitabi on senedir cesit cesit adamdan duymusuz, bir turlu alamamisiz, ee direk koltugun altina sikistirdik tabii. Buraya kadar iyi guzel. Efendim, akilli insan ne yapar? Ucuza kitap aldim diye sevinir, 4 euro’yu odeyip evine yol alir. Zira eski kitapcinin olayi isi ucuza kapatmaktir. Fekat ben ‘acaba yeni fotograf kitabi geldi mi ki len?’ diye dusunerek biraz daha ileriye seyirttim. Onunde yirmi dakka gecirdigim uc raf arasinda birsuru sey begendim, ama sadece bir tanesi beni sakkkk diye vurdu:

Larry Fink – Social Graces

Adini dune kadar bilmedigim Larry Fink 1941’de Brooklyn’de dogmus olan Amerikanyali bir fotograf sanatcisi. 1984’te cikmis olan Social Graces de onun ilk kitabi. Ne guzel de isim bulmus kitabina. Sosyal Incelikler mi demeli Zerafet mi demeli? Kitapta iki konu (tema belki de) var. Birinci konu parti fotograflari.




Burda Fink, New York’un turlu partilerine girip cikip ortami fotograflamis. Gulen, icki icen, opusen, bir sohbeti dikkatle dinleyen ya da dinliyormus gibi yapan, sikilan ya da cok eglenen insanlar…






Ikinci konu olan ‘Martin’s Creek’ e gectiginizde ise Fink’in tarzinin ne oldugunu cok daha iyi anliyorsunuz. Martin’s Creek, Fink’in Pensilvaya’daki yan komsularinin hayatini goruntuledigi fotograflardan olusuyor. Tarihlerden anladigim kadariyla Fink uc sene boyunca ara ara (davet edildikce belki de) bu muazzam insanlarin ev hallerini cekmis. Ev hali derken, literally ev hali. Bu yuzden de fotograflarda AFSAD’dan bir hocanin elestirecegi (Misal: ‘su sehpanin daginikligi dikkati oraya cekiyor, ana objeye bakilmasini engelliyor / evin kapisi yamuk, gudik gibi yamuk cekmissin fotografi’ turunde) bircok sey var. Fakat bir insanin yuzundeki o bakisi yakalamak niyetindeyseniz, sehpa daginikmis kapi yamukmus, bunlara cok da takilmamaniz gerekiyor. Zira o an kisacik bir an. Gidince gidiyor.

Fink’in bu aileyi cektigi fotograflarin hemen hepsinde, o an onlarin hissettigi seyleri ya da halet-i ruhiyelerini gorebiliyorsunuz. Mutluluk, mutsuzluk, bunalmislik…daginik bir evin verdigi huzursuzluk, telas ve bazen de bosvermislik, kimsenin objektife bakmadigi bir anda cekilen dogumgunu fotograflari…yani herkesin o en kendi zamanlari.


Su teyzemin goruntusune baksaniza? Tam bir karakter bence...

Iste Fink’in kitabina gorur gormez vurulmami saglayan bu oldu. Zira AFSAD’daki hocalardan saglam bir egitim almis olan Ozanla ara ara tartistigimiz bir konuydu su fotogafin kusurlu/kusursuz olmasi konusu. Simdi efendim benimki AFSAD’dakiler kadar kati olmamakla birlikte diyor ki, fotografin birseye benzemesi icin ‘redundant’ nesnelerden mumkun oldugunca arinmis olmasi lazim, saginda solunda cercevenin icine girmis ve ne idugu belirsiz zimbirti felan hele hic olmamasi lazim. Ben de diyorum ki fotografi bir an’i ve o an’in yarattiklarini gostermek icin cekiyorsan, isik az olmus, kenardan adamin yarisi cikmis gibi seylere takilmamak lazim. O da bu sefer diyor ki ‘eger o seylere takilirsan o zaman o vermek istedigin hissiyati daha saglam verirsin’. Ben de diyorum ki ‘ben sadece orda ne varsa onu gostermek istiyorum ve bence gereksiz gorulen / yarisi kesik nesneler ile de oldukca guzel o cekilen. Malum, o gereksiz bardak bir daha orda durmayacak’.

Fink’in kitabini neden pat diye aliverdigimi Ozan gecmiste yapilan bu kisa tartismalardan oturu de tabii hemen anladi. Ama enteresan olan su ki adamin fotograflarini o da cok begendi. Bu arada da benim ‘Sence bu dogal isik mi? Buralar cok karanlik burasi cok aydinlik, dogal isikla bunu nasil yapmis ki?’ gibi sorularima oldukca teknik cevaplar verdi, tartismadan etmeden guzel guzel Martin’s Creek’e baktik. Ben barlarda, havaalanlarinda, tren istasyonlarinda cektigim insanlarin fotograflarini dusundum. Cogu, isik az oldugundan ya da herseyden habersiz olan bir bar musterisi kipir kipir kiprastigi icin bulanik, soluk, ‘kusurlu’ olan bu fotograflari cok sevdigimi dusundum sonra da. Ozan Fink’in karanlik odada fotograflarla oynadigindan, bazi yerleri koyulastirip bazi yerleri fazla pozlayarak mesela, isigi guzellestirmis oldugundan bahsetti. Ayni seyi photoshopda yapmak cok daha kolay olsa da, karanlik oda oyunlarini kabul etmekle birlikte photoshop’i hala delikanliliga sigdiramiyorum arkadas. Benimki de hakli olarak diyor ki: ne fark eder. Ha karanlik oda da oynamisiz ha bilgisayarda. O da hakli.

Efendim cok uzattik bu yaziyi. Size Shibumi ve Social Graces icin oyrolari birer birer sayip tam tukkandan cikmak uzereyken gordugum baska bir fotograf kitabini da aldigimi soyleyecek ve ikinci bir alt baslikta da bu adamdan bahsedecektim. Ama o ayri bir yaziya kalsin. Ve size kusurlu bir fotografla veda edeyim. Helsinki’deki bir pubda, Ozlem ve Alexandre’in arkasindan makinayi apartarak cektigim ve benim onlari cektigimi farketmesinler diye de arkasindan hemencecik sandalyeme sindigim bu fotografta, goruyorsunuz ki kisiler net degil, fotograf karanlik. Ama yine de ifadelerini secebiliyorsunuz. Ben Fince mince bilmedigimden mutevellit, bu cift o anda ne konusuyordu en ufak fikim yok. Ama sanki cok huzunlu bir konusma bu…Ya da huzunlu degil de icli mi / hisli mi demek lazim acaba? Iste bu yuzden fotografin adi da...Neyse haydi Rorschach testi gibi olsun, herkes kendine gore bir isim koysun.


Nanenefer...Ruya...Sureya...

Hasta olmak mesele degil de hava sicakken hasta olmak, iste bu cekilecek sey degil dostum. Ustelik 24 Mayis itibari ile bir senemi doldurdigim su memlekette zaten yaz dedigin sey parcali bulutlu saganakli haftalardan sonra bir haftaligina havalarin 20 derece civarinda seyretmesinden ibaretse…Ve sen bu guzel havalarda gecen sene ‘olm gunesi gorunce aycicegeeeee gibi acilip saciliyo bunlar’ deyyu deyyu dalga gectigin yavru dutchlar gibi, bir kilisenin bahcesi olur, park olur, gol kenari olur, evinin terasi olur guneslenmek niyetindeysen (Maksat Rabis’in dugunu oncesi bacaklari yakmak diil, D fitamini almak, yanlis olmasin, hasret kaldim d fitaminine yeminlen). Iste bu durumda hasta olmak sikinti olur. Oldu da.

Boyle bir nemrutluk, bir gudubetlik var ki ustumde sorma gitsin. Zaten eklemler falan agriyor, her yerim saz caliyor adeta. Bu arada tabii cumle Groningen gunesin tadini cikartiyor. Biralar falan su gibi, gurul gurul gidiyor abicim. Ben de iki hava alalim die disari cikinca naneli cayi verediyorum bunyeye. Olcak bisi diil. Kendime hic yakistiramadim doorusu.

Fakat hangi mevsimde gelirse gelsin, ben bu hastaliklarin en cok nesini severim biliyor musun? Ruyasini. Hastayken gorulen ruya gibisi yoktur. Hani boyle bir anda, gupegunduz uyku bastirir, gozunu acamazsin, yatagi zor bulursun, o sirada da enteresan ruyalar hasil olur. Bana da oldu hasil. Birsuru tuhaf sey gordum, kabuslar, sinek dolu mutfaklar, kovalamaca, kosturmaca…Uyanip uyanip gozumu actigimda koltukta laptopini kurcalayan Ozan’i gorunce rahatlamak, obur tarafa donup tekrar uykulara dalmak…Iste boyle hezeyanlar icinde gidip gelmekteyken iki kere Talib’i gordum ruyamda. Hayir olsun dedin, duydum, sagolasin.

Ikisinin de konusu ayni aslinda. Birincisinde hastanedeyim, vedalasmaya gitmisim. Konusuyoruz. Sen simdi oleceksin haa diyorum. Evet diyor. Hic birsey eskisi gibi olmayacak di mi diyorum, cevap vermiyor. Ben bi sigara iccem diyip odadan disari atiyorum kendimi, cok uzgunum, aglaya aglaya hastanenin balkonuna cikiyorum.

Mubarek, sanki bir oncekinin sonuna 'to be continued' yazmislar, ikinci gun gordugum ruyada Talib’in evindeyiz. Yaninda esi de var. Koltuklarda oturuyoruz. Ben bu sefer ‘sen oldun di mi’ diyorum. O da evet diyor. Bu sefer uzgun degil sinirliyim. ‘Nasil olur nasil olur boyle bisi yaaa’ diye bagirmaya basliyorum. Talib ve esi oldukca sakinler ama. Birsey demiyorlar. Ben ‘sen oldun ya hani, biliyor musun hicbirsey eskisi gibi degil’ diyorum. Tabii ki degil, olmayacak da diyor Talib. Yine cok sakin, yine yuzunde o dost ve bilge gulumsemesi.

Talib sag olsaydi ve ben baska bir dostumu kaybetmis olsaydim ne derdi bana acaba diye dusundum. Bazen oluyor boyle…Ebru’yla birsey yaparken falan ‘Talib’e sorsak bunu ne derdi acaba?’ Sorulacak da o kadar cok sey var ki aksi gibi.

Uzun lafin kisasi, benim bu ruyalardan anladigim sudur hocam: hala idrak edememisim durumu. Basmamis. Kafa almamis. Daha nasil anlatayim bilmiyorum ama oturmamis birseyler belli ki. Fakat bir taraftan da oturtmaya calisiyor gibiyim: ‘sen oldun di mi?’ bunu gosteriyor aslinda.

Neyse, uzuuuun bir ara vericem cok yakinda. Burasi iyi hos da biraz fazla geldi artik. Tasi taragi toplayip dogru duzgun bir yazi olan Turkiye’ye gitcem. Talib olsa derdi ki : you stupid girl, why are you spending the whole holiday in your country? (ki daha once dediydi). Ben de ona anlatmaya calisirdim: dort tane dugun var diye baslardim ve o bana daha da hayretle bakarak muhtemelen soyle derdi: Is one of them your wedding? / No / Then why the hell do you have to attend them? Bu, o aksam boyunca devam edecek keyifli bir Dutch vs. Turkish muhabbetin baslangici olurdu. Oyle cok icilir oyle cok icilirdi ki…En sonunda konu Cemal Sureya’ya gelirdi. Talib onun bir siirini hatirlamaya calisirdi…birseyler mirildanirdi…ben ayri birsey mirildanirdim… ‘Afyon Gari’ndaki kizi hatirla’ derdi Talib. Ben ‘Buyuk ihtimalle olmustuk` derdim.

En sevdigi siir oydu Talib’in…ve bir keresinde boyle ellini kolunu sallaya sallaya anlatmisti bize: ‘kucuk kiz trene binerken ayakkabilarini cikariyor…bu inanilmaz naif birsey’. Sormustu ‘esiklere oturmus bir dolu insan, burda esik ne demek?’. O zaman anlatmistik kapi esigini, esikten esige yapilan muhabbetleri…Ve o demisti ‘bunun altinda ama baska bir anlam da var’ ‘Var tabii’ ‘Onu iyi gostermek lazim’. Cemal Sureya’nin siirlerini Hollandacaya ceviriyordu Talib. Hollanda’daki Turkler Turkceyi unutuyorlar, kendilerinden bir sairin siirlerini bile bilmiyorlar diye uzulup…sen tut Turkceyi daha yeni ogrenmeye baslamisken bir de ceviri yapmaya calis…ustelik esik’e takil…ustelik Afyon Gari’ndaki kucuk kizin neden trene binerken ayyabilarini cikarabilecegini falan da anla, Cemal Sureya’nin Tanri’ya ‘siz su Anadolu’yu cocukluk gunlerinizde mi yarattiniz?’ diye kizmasini da… boyle bir idrak durumu olsun sende…Canim Talib. O zaman senin siirini koyalim buraya bugun. Ruyalar da sorun diil, sen gel yine, basimizin ustunde yerin var.


Afyon Garındaki
Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani,
Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı;
Varto depremini düşün, yardım olarak Batı'dan
Gönderilmiş bir kutu süttozunu ve sütyeni.
Adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti,
Karısıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sütyeni,
Kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın;
Tanrım gerçekten çocukluk günlerinizde mi?..
Eşiklere oturmuş bir dolu insan
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.