Hasta olmak mesele degil de hava sicakken hasta olmak, iste bu cekilecek sey degil dostum. Ustelik 24 Mayis itibari ile bir senemi doldurdigim su memlekette zaten yaz dedigin sey parcali bulutlu saganakli haftalardan sonra bir haftaligina havalarin 20 derece civarinda seyretmesinden ibaretse…Ve sen bu guzel havalarda gecen sene ‘olm gunesi gorunce aycicegeeeee gibi acilip saciliyo bunlar’ deyyu deyyu dalga gectigin yavru dutchlar gibi, bir kilisenin bahcesi olur, park olur, gol kenari olur, evinin terasi olur guneslenmek niyetindeysen (Maksat Rabis’in dugunu oncesi bacaklari yakmak diil, D fitamini almak, yanlis olmasin, hasret kaldim d fitaminine yeminlen). Iste bu durumda hasta olmak sikinti olur. Oldu da.
Boyle bir nemrutluk, bir gudubetlik var ki ustumde sorma gitsin. Zaten eklemler falan agriyor, her yerim saz caliyor adeta. Bu arada tabii cumle Groningen gunesin tadini cikartiyor. Biralar falan su gibi, gurul gurul gidiyor abicim. Ben de iki hava alalim die disari cikinca naneli cayi verediyorum bunyeye. Olcak bisi diil. Kendime hic yakistiramadim doorusu.
Fakat hangi mevsimde gelirse gelsin, ben bu hastaliklarin en cok nesini severim biliyor musun? Ruyasini. Hastayken gorulen ruya gibisi yoktur. Hani boyle bir anda, gupegunduz uyku bastirir, gozunu acamazsin, yatagi zor bulursun, o sirada da enteresan ruyalar hasil olur. Bana da oldu hasil. Birsuru tuhaf sey gordum, kabuslar, sinek dolu mutfaklar, kovalamaca, kosturmaca…Uyanip uyanip gozumu actigimda koltukta laptopini kurcalayan Ozan’i gorunce rahatlamak, obur tarafa donup tekrar uykulara dalmak…Iste boyle hezeyanlar icinde gidip gelmekteyken iki kere Talib’i gordum ruyamda. Hayir olsun dedin, duydum, sagolasin.
Ikisinin de konusu ayni aslinda. Birincisinde hastanedeyim, vedalasmaya gitmisim. Konusuyoruz. Sen simdi oleceksin haa diyorum. Evet diyor. Hic birsey eskisi gibi olmayacak di mi diyorum, cevap vermiyor. Ben bi sigara iccem diyip odadan disari atiyorum kendimi, cok uzgunum, aglaya aglaya hastanenin balkonuna cikiyorum.
Mubarek, sanki bir oncekinin sonuna 'to be continued' yazmislar, ikinci gun gordugum ruyada Talib’in evindeyiz. Yaninda esi de var. Koltuklarda oturuyoruz. Ben bu sefer ‘sen oldun di mi’ diyorum. O da evet diyor. Bu sefer uzgun degil sinirliyim. ‘Nasil olur nasil olur boyle bisi yaaa’ diye bagirmaya basliyorum. Talib ve esi oldukca sakinler ama. Birsey demiyorlar. Ben ‘sen oldun ya hani, biliyor musun hicbirsey eskisi gibi degil’ diyorum. Tabii ki degil, olmayacak da diyor Talib. Yine cok sakin, yine yuzunde o dost ve bilge gulumsemesi.
Talib sag olsaydi ve ben baska bir dostumu kaybetmis olsaydim ne derdi bana acaba diye dusundum. Bazen oluyor boyle…Ebru’yla birsey yaparken falan ‘Talib’e sorsak bunu ne derdi acaba?’ Sorulacak da o kadar cok sey var ki aksi gibi.
Uzun lafin kisasi, benim bu ruyalardan anladigim sudur hocam: hala idrak edememisim durumu. Basmamis. Kafa almamis. Daha nasil anlatayim bilmiyorum ama oturmamis birseyler belli ki. Fakat bir taraftan da oturtmaya calisiyor gibiyim: ‘sen oldun di mi?’ bunu gosteriyor aslinda.
Neyse, uzuuuun bir ara vericem cok yakinda. Burasi iyi hos da biraz fazla geldi artik. Tasi taragi toplayip dogru duzgun bir yazi olan Turkiye’ye gitcem. Talib olsa derdi ki : you stupid girl, why are you spending the whole holiday in your country? (ki daha once dediydi). Ben de ona anlatmaya calisirdim: dort tane dugun var diye baslardim ve o bana daha da hayretle bakarak muhtemelen soyle derdi: Is one of them your wedding? / No / Then why the hell do you have to attend them? Bu, o aksam boyunca devam edecek keyifli bir Dutch vs. Turkish muhabbetin baslangici olurdu. Oyle cok icilir oyle cok icilirdi ki…En sonunda konu Cemal Sureya’ya gelirdi. Talib onun bir siirini hatirlamaya calisirdi…birseyler mirildanirdi…ben ayri birsey mirildanirdim… ‘Afyon Gari’ndaki kizi hatirla’ derdi Talib. Ben ‘Buyuk ihtimalle olmustuk` derdim.
En sevdigi siir oydu Talib’in…ve bir keresinde boyle ellini kolunu sallaya sallaya anlatmisti bize: ‘kucuk kiz trene binerken ayakkabilarini cikariyor…bu inanilmaz naif birsey’. Sormustu ‘esiklere oturmus bir dolu insan, burda esik ne demek?’. O zaman anlatmistik kapi esigini, esikten esige yapilan muhabbetleri…Ve o demisti ‘bunun altinda ama baska bir anlam da var’ ‘Var tabii’ ‘Onu iyi gostermek lazim’. Cemal Sureya’nin siirlerini Hollandacaya ceviriyordu Talib. Hollanda’daki Turkler Turkceyi unutuyorlar, kendilerinden bir sairin siirlerini bile bilmiyorlar diye uzulup…sen tut Turkceyi daha yeni ogrenmeye baslamisken bir de ceviri yapmaya calis…ustelik esik’e takil…ustelik Afyon Gari’ndaki kucuk kizin neden trene binerken ayyabilarini cikarabilecegini falan da anla, Cemal Sureya’nin Tanri’ya ‘siz su Anadolu’yu cocukluk gunlerinizde mi yarattiniz?’ diye kizmasini da… boyle bir idrak durumu olsun sende…Canim Talib. O zaman senin siirini koyalim buraya bugun. Ruyalar da sorun diil, sen gel yine, basimizin ustunde yerin var.
Afyon Garındaki
Afyon garındaki küçük kızı anımsa, hani,
Trene binerken pabuçlarını çıkarmıştı;
Varto depremini düşün, yardım olarak Batı'dan
Gönderilmiş bir kutu süttozunu ve sütyeni.
Adam süttozuyla evinin duvarlarını badana etmişti,
Karısıysa saklamıştı ne olduğunu bilmediği sütyeni,
Kulaklık olarak kullanmayı düşünüyordu onu kışın;
Tanrım gerçekten çocukluk günlerinizde mi?..
Eşiklere oturmuş bir dolu insan
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.