29 Mart 2008 Cumartesi

Şunu Söylemek İsterim ki...

Ben bilinmeyen bir nedenden dolayı yavaşlamış olan bilgisayarımda size bu yazıyı yazmaktayken, Amy Winehouse

“They tried to make me go to rehab
I said no, no, no.” diyerekten şarkı söylüyor.

Uzun süredir bi dinliyim diyip de albümünü bir türlü edinmediğim bu hatun muazzam sesiyle “I said no no noooooo” diye çığırdıkça, ben de içimden türlü türlü insanlara “no no noooo” diyorum. Dışımdan diyemediğim bu hayır’lar içimde mısır taneleri gibi patladıkça nedense rahatlıyorum.

İşte,
Sadece bunu söylemek istedim size,

Gecenin bir vakti.

Resim: Bengal - Looking Far

24 Mart 2008 Pazartesi

"Failure Failure. Your system will shut-down in a few secs." : Hadi len


Eskiden de böyleydim.

5. Yurt kantininde saat 00.00 olduğunda danışmada gece nöbeti ile görevli iri yarı teyze içeri girip hiç değişmeyen o cümleyi söylerdi: “Erkek hocalar dışarı”. Erkek hoca dediği kızları ziyarete gelmiş sevgilileri, arkadaşları, eşi dostu.

Erkekler bir bir binadan dışarı çıkıp da yurdun demir kapısı kilitlendiğinde, biz bir takım kız pijamalarımızla kantine inerdik. Gece onikiden sonra sadece ve sadece ODTÜ’nün kız hocalarına kalan bu alanda toplanmayı seven herbir grubun kendine göre ayrı bir amacı vardı. Sağdaki masada bir dörtlünün king oynadığını, soldaki masada birkaç kızın dedikodu yaptığını, beriki masada bir kızın örgü ördüğünü, efkarlı efkarlı sigara içtiğini, yurt kedilerini beslediğini, uyku tutmayanların gözleri yumuk ve ışığa alışmak için kısılmış şekilde bir masaya iliştiğini ve daha birçok şeyi görebilirdiniz.

Ben de yukarıda saydığım birçok nedenin yanında arada ders çalışmak için inerdim kantine. O zamanlar liseden de gelen bir alışkanlıkla gece çalışmak gibi bir marifetim vardı ve ODTÜ’de her yurtta istisnasız bulunan ÇS (Çalışma Salonu) denilen yerlerde sessizlik içinde kitap hatmetmek yerine kantinde arada birkaç kızla laflayarak çalışma fikri daha cazipti. Fakat nedense (neden acaba Allah Allah) ne zaman defteri kitabı önüme açsam içimden öykü yazmak gelirdi. Böylece iki gün sonra ağzıma sıçacak olan cognitive psychology dersinin notlarının olduğu kareli harita methodun arka sayfalarından birini açıp yazmaya başlardım:

“Semih Gönençli Hizanduvar İşhanı’nın merdivenlerini aceleyle indiğinde saat 19.01 ve günlerden perşembeydi”.

Birden, pat diye aklıma geliveren bir cümleyle başladığım herhangi bir öykü beni sabaha kadar uyutmaz ve illa ki aynı gece içinde bitirilmeyi isterdi. Ya da bazen ders kitaplarından sıkılırsam iki göz atarım diye yanımda indirdiğim bir romanı elimden bırakamaz, research methods yerine kitaptaki kahramanın halet-i ruhiyesiyle dolu bir zihinle uykuya dalardım. Biz psikologlar arasında “self-regulation failure” olarak da bilinen bu hallerim başıma çok iş açtıysa da severim, pişman değilim, yine olsa yaparım- ki yapıyorum. İşle ilgili iki kallavi rapor yazmak için eve iş getiriyorum ve bir de bakmışım ki blogumu açmışım,

“Eskiden de böyleydim” diye başlamışım size yazmaya.

Neyse ki Türkiye’de doğmuşum, Akdenizliyim de bu hallerim çok göze batmıyor. Hafazanallah Almanya’da doğsaymışım, bu kişilikle, bu “Failure Failure Self-regulation Failure” halimle ne olurmuşum, hangi işte tutunurmuşum, robot olmaktan nasıl kurtulurmuşum bilinmez.

Yapacak çok iş var. Bi kere Hollanda’daki hocanın istediği yarım sayfalık research interest yazısını sürekli erteliyorum. Vize için gerekli belgeleri nedense toplamaya başlamadım. Raporlar öylece duruyor. Kışlıklar naftalinlenip kaldırılacak. Bir ara eve alışveriş yapılacak, cep telefonunun parası ödenecek, bulaşık makinası boşaltılacak, renkliler yıkanacak….Hımppp. Bense böyle tatlı bir uyuşukluk içinde duruyorum. Pek tatlı kendisi, bitsin istemiyorum. Benim tersim olan Beyza kişisi ise, başak burcu olduğundan mıdır nedir, ajandasına yazıp çiziyor, hergün bi ödev bitiriyor, yok efendim fullbright başvurusuna daha iki hafta olsa da formları komple dolduruyor falan. O anlamda kendisi “Success Success Self-regulation Success” valla. Maşallah kuzuma:)
Ben de her zaman bu kadar uyuşuk olmuyorum tabikisi. Hatta çoğu insan acaip tez canlı olduğumu, fevri olduğumu söylüyor. Öyledir, doruuu, fakat bilin ki o hallerim ya sevdiğim şeylere daha çok vakit ayırabilmek içindir ya da herşeyi yine son ana bıraktığımdandır. Birkaçınızın bu "failure failure" halimi ayıpladığını görür gibiyim ve diyorum ki:

"sorarım size kötü mü oldu, şuraya iki yazı yazdım, rahatladım".

Bence isabet oldu. O zaman şimdi gönül rahatlığıyla kallavi raporlarıma geri dönebilirim.

Not 1: Haftasonu Aslı ve Arzu geldi. Biz de dört kız pek güzel kahvaltılarda pek güzel sohbetler ettik, Ankara’nın dostlarla güzelleşen halinin tadını çıkardık. Bir ara Ozan ve Umut da bizleydi ama kendileri “Erkek hocalar dışarı” düsturunu bildiklerinden çok takılmadılar bize:)

Not 2: Her şeyi, hepsini çok özleyeceğim bunların.

Not 3: Resim "A Short Break", Hallice'nin. Buraya küt diye koydum diye beni affetsin, isteyen de onun süper işlerini hallice.blogspot.com dan takip etsin:)

17 Mart 2008 Pazartesi

Rainy Bloody UK vs. The Others

İskoçya’yı gittiğimde şıp diye anladım: ben sürekli yağmur yağan, insanların dudaklarını büze büze harika bir aksanla konuştukları Birleşik Krallık sınırları içinde yaşamak istiyorum. İstiyorum da istiyorum. Her ne kadar ilk birkaç gün “olm ne dedin len, anlamadım, bi daha söyle” diye kulağı bu aksana ayarlamakla geçse de... istiyorum.

Evet, iskoçya muzzamdı. Parasız pulsuz olduğumdan mütevellit Highlands’i göremesem de güzeldi. Peki bu kadar sevdiğim bir yer için neden “bloody” diyorum ki ben acaba? Yahuu araştırdım ettim kaç senedir kendime göre bir doktora programı bulamadım oralarda. Ya da bulduklarım burs vermiyodu, böyle yüksek yüksek pound’lar ödeyip gelirseniz memnuniyetle bekleriz, çok severiz biz parayı, ne demiş atalarımız “ucuz mal alacak kadar zengin değilim” diyorlardı. Dünya bir yana Rainy Bloody UK bir yana fekat bu nedenlerden dolayı ben de bir süredir bırakmıştım İngiltere işlerini.

Şimdi, aniden, küt diye, beklenmedik biçimde çabuk... başka bir memlekete gidiyorum. Benim için şu ana kadar The Others kategorisinde olan bu yeri araştırdıkça aslında kendisine haksızlık etmiş olduğumu gördüm. Tıpkı Lost’taki The Others’lara 3. Sezonda biraz biraz sempati duymam gibi:)

Hollanda

Cemal Süreya’yı anarak söylenebileceği gibi:

Hollanda Hollanda
Ey iyi kalpli üvey ana”

olacak mı ki bana?

Ozan’ın hediyesi, Metis Yayınları’nın 2008 için çıkardığı Yaratıcı Direniş konseptli muazzam ajandaya not düştüm: Ağustos ayında buraya tekrar yazıcam bu küçük şiiri ve Hollanda’nın iyi kalpli mi, müşfik mi, kötücül mü olduğundan bahsedicem. Sanırım orada birkaç ay yaşamak bunu anlamama yetecek. Zira Ankara’ya ilk geldiğimde, daha ODTÜ’nün kapısından girip Rektörlüğün önünde iner inmez anlamıştım burayı seveceğimi. O zaman da defterime yazmışım “Ankara Ankara /Ey iyi kalpli üvey ana”.

Hakkını vermek lazım, 10 senedir ara ara “İzmir’e geri dönmek lazım, bir ben kaldım bozkırın ortasında” diye soldan soldan gelseler de, Ankara benim için güzel anılar demek. Sağlam dostluklar, Beziş, Deniz ve Yiğitle küçüklük hayellerini gerçekleştirmek, büyük kuzen Pınar’ın izinde 5. Yurt kantininde sigara tüttürürken ders çalışmak yerine öykü yazmak, 3’lü fizik anfisinde 2 milyona film izlemek, Limon ve Gölge’nin en iyi zamanlarında Metropolis ve John Doe ile çoşmak, özgür olmak ve kendini bulmak demek.

Şimdi az daha, biraz daha kuzeye gidiyorum. Bu sefer 18 değil 28 yaşındayım. Eskisi kadar heyecanlı değilim biliyorum. Ama nedense 10 sene öncesine göre daha çok korkuyorum. Düşününce bunun kötü bişi olmadığını anladım. Zira demek ki beni buraya bağlayan kişiler var...Demek ki diyorum, boşu boşuna geçmemiş bu zaman.

Belki de herşey bok gibi gider. Sevgilimi özleye özleye eriyip giderim, doktora konusu patlar, sonuçlar “.05 significance level” ın altında çıkar, hava hep kapalı olduğundan “seasonal adjustment disorder” ın allahını yaşarım, ve sonraaaa döner gelirim. Ama böyle olsun istemiyorum. Güzel olsun, iyi olsun istiyorum. Ozan bişi bulsun gelsin, kanala sıfır evimiz olsun, kedi alalım, bisiklete binelim, deniz kenarına gidip kabuklu böcük toplayalım, süper araştırmalar/yayınlar yapalım istiyorum:/

Şu anda söylenecek birşey yok.

Ağustos’u bekleyiniz. Bana şans dileyiniz. Cemal Süreya ruha iyi geliyor, bunaldıkça okuyunuz, beni hatırlayınız.


Not: Resim Bengal'den. Adı da "Floating". Bu aralar mütemadiyen böyle hissettiğim için...

3 Mart 2008 Pazartesi

Kötü Geçen Hafta, Kabuslar, Örgü Şişi


Üffffffff. Pıffffffffff. Püfffffffff.
Demek istiyorum.
Geçen hafta, az uykulu bol kabuslu bir kısım zamandan sonra, en sonunda stres anlarında kendilerinden vazgeçemediğim aftları ağzıma sıraladım. Cuma sabahı pıtır pıtır belireveren bu sıkıntı müjdecilerinden sonra “neyse” dedim, “kötü rüyaların da eşlik ettiği bu psikosomatik bulgular ışığında söyleyebiliriz ki hafiften depresifleşen bünyeye iyi gelecek bir şeyler yapmak lazım”. Fakat cebimde beş kuruşum kalmadığı ve bir de Cuma akşamı saat 5’e bir toplantı konduğundan mütevellit mesaiye kalıp 8’de eve gidebildiğim için, bünyeye iyi gelecek faaliyeti evde yapayım diye düşündüm.
Eve gittiğimde Beziş yoktu. Ben de kapıdan girer girmez “mıhh pıhhh ühüü” diyerekten burnumu çeke çeke ağladım. “Ülen manyak mıyım ben, neden ağlıyorum” noktasında ağzımın içinde sinsice sızıldayan aftlarımı hatırladım ve daha çok ağladım.
Üffff. Pıfffff. Püf de püf.
Beziş gelene kadar ne yaptım hatırlamıyorum. Muhtemelen boş boş oturup televizyon izlemişimdir. Bir ara caaaanım dostum Rabiş aradı, ona da mıymıylandım. Kendisinden duyduğum destekleyici sözlerden sonra birkaç saat hayata pozitif baktığım bile söylenebilir. Sonra 11 gibi sefkili kardeşim belirdi. O da pek mutsuzmuş. İyisi mi biz Heroes’un ikinci sezonuna başlayalım dedik ve böyle böyle saati 2 ettik. Bendenizin cumartesi sabahı –her ne akla hizmet aldıysam- bir dersi olduğundan erken kalkmalıydım. Fakat saati bilerek ve isteyerek uyanır uyanmaz elimin ulaşabileceği, kolaylıkla susturulabilecek bir yere koydum. Depresifim kardeşim, dersin kralı olsun, gitmem, gidemem.
Uyandığımda, daha doğrusu Beziş “ee artık kalk yani” diye uyandırdığında saat öğleden sonra 1.30’du. Kahvaltıyı neşe ile hazırlayan Ünal Biraderler (Coen’lerden esinlendim), masanın bir ucuna tabaklarını alıp diğer ucuna laptoplarını yerleştirerekten Heroes izlemeye devam ettiler. Yani ettik, biz, Ünal Biraderler.
Depresef bünyeye iyi gelecek aktivite diyince insanın aklına bir sinema, bar, hadi bilemedin park bahçede yürüyüş gelir. Bense iki gün boyunca örgü örmeyi tercih ettim. Böyle çakkıdı çukkudu şişlerle girişilen bu örgü işi esnasında bir taraftan derin derin düşündüğümü, diğer taraftan daha derin düşündüğümü, arada Beziş ve Ozan’a kısa cevaplar verdiğimi fark ettim. Sanırım kimse o sırada çok derin düşündüğümü anlamadı.
Velhasıl haftasonum da haftam gibi geçti. Dün geceyarısı saat 3’te hala bunu düşünüyordum.
Üffff. Pıfffff. Püf.
Anne ben manyak oldum demek istiyorum.
Not: Resim Abnormis'ten. Ama kimindi acaba???