
Eskiden de böyleydim.
5. Yurt kantininde saat 00.00 olduğunda danışmada gece nöbeti ile görevli iri yarı teyze içeri girip hiç değişmeyen o cümleyi söylerdi: “Erkek hocalar dışarı”. Erkek hoca dediği kızları ziyarete gelmiş sevgilileri, arkadaşları, eşi dostu.
Erkekler bir bir binadan dışarı çıkıp da yurdun demir kapısı kilitlendiğinde, biz bir takım kız pijamalarımızla kantine inerdik. Gece onikiden sonra sadece ve sadece ODTÜ’nün kız hocalarına kalan bu alanda toplanmayı seven herbir grubun kendine göre ayrı bir amacı vardı. Sağdaki masada bir dörtlünün king oynadığını, soldaki masada birkaç kızın dedikodu yaptığını, beriki masada bir kızın örgü ördüğünü, efkarlı efkarlı sigara içtiğini, yurt kedilerini beslediğini, uyku tutmayanların gözleri yumuk ve ışığa alışmak için kısılmış şekilde bir masaya iliştiğini ve daha birçok şeyi görebilirdiniz.
Ben de yukarıda saydığım birçok nedenin yanında arada ders çalışmak için inerdim kantine. O zamanlar liseden de gelen bir alışkanlıkla gece çalışmak gibi bir marifetim vardı ve ODTÜ’de her yurtta istisnasız bulunan ÇS (Çalışma Salonu) denilen yerlerde sessizlik içinde kitap hatmetmek yerine kantinde arada birkaç kızla laflayarak çalışma fikri daha cazipti. Fakat nedense (neden acaba Allah Allah) ne zaman defteri kitabı önüme açsam içimden öykü yazmak gelirdi. Böylece iki gün sonra ağzıma sıçacak olan cognitive psychology dersinin notlarının olduğu kareli harita methodun arka sayfalarından birini açıp yazmaya başlardım:
“Semih Gönençli Hizanduvar İşhanı’nın merdivenlerini aceleyle indiğinde saat 19.01 ve günlerden perşembeydi”.
Birden, pat diye aklıma geliveren bir cümleyle başladığım herhangi bir öykü beni sabaha kadar uyutmaz ve illa ki aynı gece içinde bitirilmeyi isterdi. Ya da bazen ders kitaplarından sıkılırsam iki göz atarım diye yanımda indirdiğim bir romanı elimden bırakamaz, research methods yerine kitaptaki kahramanın halet-i ruhiyesiyle dolu bir zihinle uykuya dalardım. Biz psikologlar arasında “self-regulation failure” olarak da bilinen bu hallerim başıma çok iş açtıysa da severim, pişman değilim, yine olsa yaparım- ki yapıyorum. İşle ilgili iki kallavi rapor yazmak için eve iş getiriyorum ve bir de bakmışım ki blogumu açmışım,
“Eskiden de böyleydim” diye başlamışım size yazmaya.
Neyse ki Türkiye’de doğmuşum, Akdenizliyim de bu hallerim çok göze batmıyor. Hafazanallah Almanya’da doğsaymışım, bu kişilikle, bu “Failure Failure Self-regulation Failure” halimle ne olurmuşum, hangi işte tutunurmuşum, robot olmaktan nasıl kurtulurmuşum bilinmez.
Yapacak çok iş var. Bi kere Hollanda’daki hocanın istediği yarım sayfalık research interest yazısını sürekli erteliyorum. Vize için gerekli belgeleri nedense toplamaya başlamadım. Raporlar öylece duruyor. Kışlıklar naftalinlenip kaldırılacak. Bir ara eve alışveriş yapılacak, cep telefonunun parası ödenecek, bulaşık makinası boşaltılacak, renkliler yıkanacak….Hımppp. Bense böyle tatlı bir uyuşukluk içinde duruyorum. Pek tatlı kendisi, bitsin istemiyorum. Benim tersim olan Beyza kişisi ise, başak burcu olduğundan mıdır nedir, ajandasına yazıp çiziyor, hergün bi ödev bitiriyor, yok efendim fullbright başvurusuna daha iki hafta olsa da formları komple dolduruyor falan. O anlamda kendisi “Success Success Self-regulation Success” valla. Maşallah kuzuma:)
Ben de yukarıda saydığım birçok nedenin yanında arada ders çalışmak için inerdim kantine. O zamanlar liseden de gelen bir alışkanlıkla gece çalışmak gibi bir marifetim vardı ve ODTÜ’de her yurtta istisnasız bulunan ÇS (Çalışma Salonu) denilen yerlerde sessizlik içinde kitap hatmetmek yerine kantinde arada birkaç kızla laflayarak çalışma fikri daha cazipti. Fakat nedense (neden acaba Allah Allah) ne zaman defteri kitabı önüme açsam içimden öykü yazmak gelirdi. Böylece iki gün sonra ağzıma sıçacak olan cognitive psychology dersinin notlarının olduğu kareli harita methodun arka sayfalarından birini açıp yazmaya başlardım:
“Semih Gönençli Hizanduvar İşhanı’nın merdivenlerini aceleyle indiğinde saat 19.01 ve günlerden perşembeydi”.
Birden, pat diye aklıma geliveren bir cümleyle başladığım herhangi bir öykü beni sabaha kadar uyutmaz ve illa ki aynı gece içinde bitirilmeyi isterdi. Ya da bazen ders kitaplarından sıkılırsam iki göz atarım diye yanımda indirdiğim bir romanı elimden bırakamaz, research methods yerine kitaptaki kahramanın halet-i ruhiyesiyle dolu bir zihinle uykuya dalardım. Biz psikologlar arasında “self-regulation failure” olarak da bilinen bu hallerim başıma çok iş açtıysa da severim, pişman değilim, yine olsa yaparım- ki yapıyorum. İşle ilgili iki kallavi rapor yazmak için eve iş getiriyorum ve bir de bakmışım ki blogumu açmışım,
“Eskiden de böyleydim” diye başlamışım size yazmaya.
Neyse ki Türkiye’de doğmuşum, Akdenizliyim de bu hallerim çok göze batmıyor. Hafazanallah Almanya’da doğsaymışım, bu kişilikle, bu “Failure Failure Self-regulation Failure” halimle ne olurmuşum, hangi işte tutunurmuşum, robot olmaktan nasıl kurtulurmuşum bilinmez.
Yapacak çok iş var. Bi kere Hollanda’daki hocanın istediği yarım sayfalık research interest yazısını sürekli erteliyorum. Vize için gerekli belgeleri nedense toplamaya başlamadım. Raporlar öylece duruyor. Kışlıklar naftalinlenip kaldırılacak. Bir ara eve alışveriş yapılacak, cep telefonunun parası ödenecek, bulaşık makinası boşaltılacak, renkliler yıkanacak….Hımppp. Bense böyle tatlı bir uyuşukluk içinde duruyorum. Pek tatlı kendisi, bitsin istemiyorum. Benim tersim olan Beyza kişisi ise, başak burcu olduğundan mıdır nedir, ajandasına yazıp çiziyor, hergün bi ödev bitiriyor, yok efendim fullbright başvurusuna daha iki hafta olsa da formları komple dolduruyor falan. O anlamda kendisi “Success Success Self-regulation Success” valla. Maşallah kuzuma:)
Ben de her zaman bu kadar uyuşuk olmuyorum tabikisi. Hatta çoğu insan acaip tez canlı olduğumu, fevri olduğumu söylüyor. Öyledir, doruuu, fakat bilin ki o hallerim ya sevdiğim şeylere daha çok vakit ayırabilmek içindir ya da herşeyi yine son ana bıraktığımdandır. Birkaçınızın bu "failure failure" halimi ayıpladığını görür gibiyim ve diyorum ki:
"sorarım size kötü mü oldu, şuraya iki yazı yazdım, rahatladım".
Bence isabet oldu. O zaman şimdi gönül rahatlığıyla kallavi raporlarıma geri dönebilirim.
Not 1: Haftasonu Aslı ve Arzu geldi. Biz de dört kız pek güzel kahvaltılarda pek güzel sohbetler ettik, Ankara’nın dostlarla güzelleşen halinin tadını çıkardık. Bir ara Ozan ve Umut da bizleydi ama kendileri “Erkek hocalar dışarı” düsturunu bildiklerinden çok takılmadılar bize:)
Not 2: Her şeyi, hepsini çok özleyeceğim bunların.
Not 2: Her şeyi, hepsini çok özleyeceğim bunların.
Not 3: Resim "A Short Break", Hallice'nin. Buraya küt diye koydum diye beni affetsin, isteyen de onun süper işlerini hallice.blogspot.com dan takip etsin:)
2 yorum:
"Yapılacak iş ne kadar hayvani ise, yaratıcılığı o kadar doruklarda oluyor bünyemin" yazmıştım ben de kendi kendime zamanında. Demek psikolojide adı varmış bu durumun. Hasta mıyız len biz şimdi?
:)
Aslinda yapilacak bir suru sey oldugu zamanlarda neden o kadar yaratici oluyoruz ben de bilmiyorum, bi araştırmak lazım bunu.
Hasta değiliz şekerim, Akdeniz kültüründen bak valla billa, gözünü sevdiğimin Akdeniz kültürü:)
Yorum Gönder