23 Eylül 2009 Çarşamba

Eşitsizlikle Tanışmak


İlkokul 2'ye gidiyordum o zaman. Antepliler Apartmanı diye bi yerde otururduk. Önü boştu, çoluk çocuk koştururduk, dolanırdık. Mahalle havasının hüküm sürdüğü küçük bir yerdi zaten. Herkes aşağı yukarı aynıydı. Ama birgün...

Hiç unutmam, bir gün annem limon mimon gibi bişi istetmek üzere beni alt komuşu Perihan teyze'ye gönderdi. Merdivenlerden indim, azicik yürüdüm, Perihan teyzelerin kapının önüne geldim sonra bi afalladım. Bütün apartmanda, istisnasız her dairede bulunan o standart kapı zili gitmiş, yerine pirinçten aslan başlı bir zil gelmişti. Pırıl pırıl da parlıyordu. Aslında aslanın ifadesi biraz korkunçtu, zira ağzı açıktı ve o aralıkta da zilin küçük düğmesi duruyordu. Ama belki de daha önce hiç görmediğim bişi olduğundan, ben yine de kendisini sevmiştim. Düğmeye basınca, klasik kapı zilleri gibi değil, adeta şarkılı türkülü bişiler çalıyordu. Üstelik hafızasında beş-on ayrı parça mevcuttu. Her seferinde başka bir zil öttürüyordu. Tabi bi de gözlerinden kırmızı ışıklar çıkıyordu. Uuuuu beybi.

Perihan teyzelerin durumunun bizden daha iyi olduğunu o ana kadar hiç düşünmemiştim. Zira çocuk olduğumdan mütevellit, ne salonlarındaki ceviz mobilyalar ne de avizeleri bana oldukça janjanlı bi yerde olduğum izlenimini vermişti. Ne anlarım cevizden, ne anlarım kristalden. Ahir zaman işte. Henüz sike sürülcek aklın olmadığı sularda seyrediyorum. Ama, o aslan başlı zil, işte o herşeyi açıklamıştı bana. Küçük ve saf olduğum için, "vay be" demiştim, "acaba bir gün bizim evin de böyle zili olacak mı? Cıkk, çok zor. Pahalıdır bu. Altından galiba hem". Şimdi üstüne para verseler taktırmam o zilden. Ne çirkin, ne anlamsız şey len o. Ama o zamanlar...ah o zamanlar nelere özenmezdik ki?

Ben işte, eşitsizliği ilk orda bi fark ettim galiba. Ya da daha önce de fark etmişimdir belki ama yarım akıllı olduğum için unutmuşumdur hemen. Bunu unutmadım dostum.

Sonra üçüncü sınıfta Canan diye bi kız geldi sınıfa. Benim yanıma oturttu hoca. Bu Canan çok şeker sevimli bi kızdı, severdim. Birgün çantasından uzay mekiği gibi, süpersonik bi kalemkutusu çıkardı. Gözlerimi alamadım. Böyle nası atraktif bişi. Üstelik kumaştan falan değil, kemik gibi ya da sert plastik bi maddeden yapılmış. İçinde de renkli renkli kalemler var. Silgileri dizmek için ayrı göz, özel kalemtraş yeri... Uuuuu beybi yine. O derece. Nerden aldın sen bunu? diye sordum, babası Fransa'dan getirmiş. Bir de havalı ki sorma. İki renk getirmişmiş de, yarın da öbürünü kullancakmış da, şöyle kıyafetler alınmış da bi de ona bıdı bıdı. Böylece iyice ikna oldum: biz fakiriz len galiba.

Salaklık işte. Fakir de değildik, zengin de değildik. Bence tam kararındaymışız. Ama bunu idrak edemiyorsun küçükken. Hep bir upward comparison hali. Oysa depresyon çalışan psikologlar ne demiş: yapacaksan downward comparison yap, kendini çiçek gibi hisset. Olmuyo ama işte, illa yukardakilere özencez. Bi de Sineklerin Tanrısı'nda gayet de güzel anlatıldığı üzere, çocuklar acımasız oluyor be dostum. Bazen bile isteye ağzına sıçıyorlar. Öyle olunca tabi iyice bi eziliyosun.

En zor olan şudur aslında ve de kendini ezik hisseden sabi-sübyan için milattır bu. Bunu memur çocuğu olan ya da kıt kanaat geçinen bir evin ferdi olan herkes yaşamıştır. Sınıftan hali vakti yerinde bi arkadaşın "beşinci barbimi de dün aldı babam, sonra da Ken aldırcam. Senin kaç tane barbin var?" diye sorduğuda "bende sadece Fatoş bebek var" diyecek cesareti kendinde bulmaktır. Çocukken bu tip sorulara ilk başta "bende on tane barbi var, hah" falan diye cevap verirsin. Maksat, hakir görmesinler seni. Ne zaman ki "yemişim lan, barbiyle mi adam olunuyo" noktasına geldin, o olgunluğa ulaştın, işte o zaman delikanlı gibi Fatoş bebeğinle övünmeye başlarsın. Üstelik iki yaşındayken hediye gelen başka bir bebeğin saçlarını yolduktan sonra ona Hasan ismini taktığını da keyifle anlatabilirsin. Bu da "barbim yok ama hikayesi olan oyuncaklarım var, çok kıymetliler" demektir. (Hasan da hala İzmir'de, benim kitaplıkta durur. Keldir ve üstünde örgü bir elbise vardır. Deyme barbiye değişilmeyecek bir güzellik).

Bunu yapamıyorsan ilerde sıkıntı olur. Hırs olur bünyede. Gerek yok. Zaten bu eşitsizlik durumunun ve "evladım herşeye sahip olmanın imkanı yok" mevzunun çocuğa anlatılması elzemdir. Öyle her istediğini alırsanız, oyuncaklara boğarsanız, yemin ediyorum datminsiz olur çıkar, başa bela olur ilerde. Bunu da kulağa küpe edin. Sonra Berfu dediydi dersiniz.

Orasından burasından ışık çıkan aslanlı kapı zili efektiylen huzurlarınızdan ayrılırken, hepinizi gözlerinizden hasretle öpüyorum.

Resim: Olm, google images'a Fatoş Bebek yazdım, fakat karı kız resmi çıkınca mecburen zil resmine döndüm. Ne çirkin şeymiş o yav. Allah vermeye.

11 yorum:

primavera dedi ki...

o zillerden babanemlerin apartmanda da sedece iki komsuda vardi. kus sesi gibi otuyordu: kisu visu kisu visu. sesli yapinca daha anlamli oluyor :) hep babanem oraya beni gonderse de bi zile bassam, gozleri yansa isterdim. delu muyum neyum? cirkin ve urkunc kirmizi gozler... neyse ki atlattik o yillari berfum :)
kalem kutuya gelince; dert etme. ben sana en kralini alicam. o zaman sen de "ebru paris'ten aldi, hah!" dersin :)

KuzeyGüney dedi ki...

Yuru be Ebru. Kirmizi isterim ama. Uc kurus fazla olsun, kirmizili olsun:)

ozge dedi ki...

yawww bu barbie meselesi benim de içimde uktedir yauff... benim de hiç barbie yafru kuşum olmadı... Ama kardeşimin 1 tane oldu... O vakit zenginleşmiş miyiz acep azıcık... yaw lojman bebesiydik biz de böyle afilli zilleri olan yoktu ama misal bir atraksiyon mu olacak akşam böyle müzikli eğlenceli lokalde işte o zaman teyzelerin üstündeki kürklerden anlardın bir yerlerde dengesizlik olduğunu...

Ha bir de üst katımızda oya teyzeler otururdu. Onun babası milletvekiliydi o vakit. Kocası da müdür... Daha VHS'ler yeni çıktığında biz de yok tabe o vakit paralel hat çekmişlerdi babamlar iki ev arasına balkondan... sonra Oya teyze video oynatacağı zaman kalorifer borusuna tıklatırdı açın diye...

Ayrıca otomatik çamaşır, bulaşık mak, müzik seti vb. bilimum eşyanın evlerde olması ile müreffeh hayat seviyesi ile memur seviyesi arasındaki farkı anlatmak için kullanabiliris hehehehe...

hey gidi günler heeyyy...

KuzeyGüney dedi ki...

Aynen sekerim, benim de kardesimin bitane barbisi olmustu, Valla patern ayni goruyosun.
Yanniz Oya Teyze ne mubarek insanmis.
Guzel zamanlarmis be yine de...

Serendipity dedi ki...

Berfucum bu yorumum da bu yazına methiye niteliğinde olacak kuzum (eski türk filmi hatun sesi ile okunacak)
O kalem kutu yazıyı okurken vıjıııt diye gözümün önünden geçti. Maviydi. Bi arkadaşımındı. Adını hatırlamıyorum. Babam bana o kalemkutudan almadı. Annem beni onların boktan zımbırtılar olduğuna ikna etti.
Barbiyi yengem kıbrıstan getirdi. O vakit,memelerim henüz çıkmamakla beraber, resmen eşek kadardım. Bana kimse Ken almadı. Büyüdüm kendi Ken'imi kendim aldım :) Bacak kadar boyumla çorabımı kesip barbiye etek ceket dikmişliğim sonra da barbinin saçını küt kesmişliğim var.
Hani o kel bebeği anlattığın paragraftaki diyalog var ya. Eşek kadar oldum ama benzeri diyaloglarla iş hayatında hala karşılaşıyorum. Bu olmamış tipleri görüp şaşıyorum! Allahım sen olmuşundan ver!
Methiye biter iken... Kalem tutan elin dert görmesin.

primavera dedi ki...

ablalar olarak ezilmisiz, diyorum baska da sozum yok. benim de kardesimin barbisi vardi, ama benim yoktu :/

KuzeyGüney dedi ki...

Ebrum len, yarın barbi mi alsak? Belki V&D'de vardır?
Ofise koyarız, soran Dutch'lara da "bizim ülkede bunlardan yoktu, hala da yok, çok beğendik, aldık" deriz, eğleniriz biraz:)

KuzeyGüney dedi ki...

Didemcim, sen de mi elbise dikerdin bebeklerine? Ya bence biz çok naif bir kuşakmışız:) İyi ki öyleymişiz.
Methiyeler için sağolasın. Türk filmlerinden çıkma bir sesle "Yapmayın böyle kuzum, beni utandırıyorsunuz" diyorum sana.

Deniz Ural dedi ki...

Yahu ben Barbi'yi baya büyükken öğrenmiştim, zira bizim orada Barbi değil "Sindi" bebek vardı. Kurala istisna olarak ablamla bana aynı zamanda "Tuncay Bebe"den almıştık, hiç unutmam. Ama bir dakika istisna değil len, aynı anda alındığına göre ablam baya büyümüş olmalı, pek anlamlı olmamıştır onun için ehe.

O bebeklerden bana alınan ilki gelinlikliydi ve gelinliği üzerinden çıkmıyordu gudikin! E ben de hemen istemem mistemem diye tutturdum, gittik elbisesi çıkan bir tanesiyle değiştirdik. Zira benim amacım da kendisini anadan üryan soyup annemin artık kumaşlarından yeni elbiseler dikmekti. Geçen Yalvaç'a geldiğimde annem 'gel bek ne göstereceğim' dedi. Kumaşların, iğnelerin ve çul çaput içindeki zavallı ç Sıplakindilerin olduğu poşeti saklamış. Bebeğin üzerinde en son diktiğim yelek kalmış, yobaz hoca yeleği gibi böyle, fıstık gibi kıza türbe yeşili bol yelek dikmişim, çok gülesim geldi yahu.:)

KuzeyGüney dedi ki...

Ama iyi ki saklamis Mubis Yengem onlari be Deniz. Yaptigimiz onca gazeteyi atip bir bunlari saklamalarini tasvip etmiyorum tabi ama yine de bisi:)

Billur dedi ki...

bu yazını okuyunca benim de aklıma hep Sindy bebek istediğim ama babamların ısrarla Barbie bebek aldıkları geldi. Meger sindy Barbie'nin cakmasıymış ama tabii bunu seneler sonra öğrendiydim...