
Bir gün babamla amcam Karşıyaka'da hararetle birşey tartışmakteyken - kesin sülale dedikodusudur - birden karşıya geçecek olmuşlar ve sağa sola bakmadan falan atlamışlar yola. İki adım atmışlar atmamışlar, yaşlı bir teyze ikisini de tutmuş, o sırada da saatte 8888km/s hızla ilerlemekte olan bir araba vınnnnnn diye yoldan geçip gitmiş. Bizimkiler "ölümden döndük zaar, bu teyze kim ola ki" diye arkalarını döndüklerinde bir bakmışlar hayat böyle normal normal devam ediyor, kimse ilgilenmiyor mevzuyla, teyze de ortada yok. Zım zım zım zımmm (paranormal aktivite efekti). Eve gelir gelmez tabii, olayı hala idrak edememekle birlikte bunu "nur yüzlü bir teyze bizi kurtardı, fakat kesin çok ruhani bir şahsiyetti, acaba bu dünyadan değil miydi ki?" diye, hafif tırsmış hafif sevinmiş anlattılar. Malum, biz açıklayamadığımız şeyleri paranormal aktiviteye, yüce rabbimin takdirine veriyoruz, kafalar rahatlıyor. O zaman küçüktük biz, altı kuzen böyle boy boy. Anneler de "pfff verilmiş sadakamız varmış ayol" moduna girmişti tabii. Dolayısıyla bu hadiseden sonra "Yaaa bak görüyo musun, ben de büyüyünce amcamla babam gibi bayramda kurban keseyim ya da fakire fukaraya parasını vereyim ki bir gün tır altında falan kalma durumu olursa ruhani şahsiyetler beni de şeetsinler" diye düşünmüştüm.
Daha da küçükken, iki yaşında Çağatay'ın dört yaşında da Beyza'nın gelmesi ve benim pabucumun dama atılması sonrası, anneyle babanın ilk göz ağrısı olma durumumuz sabit olmakla birlikte eeee gözden düşmüştük tabii. Ama böylece işte babannemin gözdesi oluvermiştim. Babannemler kışın bize gelirdi ve ben onla uyurdum. Babannem okuma yazma bilmezdi tabii, fakat sureleri mureleri sular seller gibi okurdu. Sen de dört ben diyim beş yaşında falanım, babannem uyumadan önce bana duaları öğretmeye başladı. Uykuya dalmadan önce, onun dediklerini tekrarlardım. Ne anlama geldiğini hala bilmediğim bu dualar, sadece ve sadece banannenin dudaklarından döküldüğü için belki, bana masal gibi gelirdi ve çoğunlukla da tabii daha bitmeden uyuyakalırdım. Babannem bana o zamanlarda anlatmıştı sağ omzumda beni koruyan, bi taraftan da yaptığım iyilikleri kaydeden, kendime ait tapulu bir meleğim olduğunu. Sol taraftakinden bahsetmemişti. Ben soldakini mahalledeki çocuklardan öğrenecektim. Sonra da Kedi Silvestır'ın sinir olduğum o kuşu (evet abicim itiraf ediyorum, ben tiviti'ye uyuzdum. bi kere doğanın dengesiyle oynayamaz bi salak kuş arkadaş, o kedinin hakkıydı o kuş) yemeyi beceremediği bölümlerden birinde, kedinin sağ tarafında "ahh sakın yime onu Silvestır, yoksa sahibin çok kızar" diye çırpınan başı hareli kedi meleği, ve sol tarafta da "ye ye, pek datludur onun eti, korkma, hiçbişi olmicekkkk" diye çırpınan buynuzlu şeytan meleği görecektim.
Daha sonra, 10 yaşında falanken, baktım mahelledeki/apatmandaki herkes Kuran kursuna gidiyor. Biz ip atlıyoruz, seksek oynuyoruz mesela, birden biri geliyor "bugun yasine geçtim, teheeeeey, naber" falan diyor. Öbürü seksek'i bir anda bırakıyor "ne var yaaaa ben de haftaya geçcem" diyor. Bir havalar bir havalar. Küçük bir Anadolu şehrindeyseniz - ki ben öyle Çankırı Çorum falan gibi Anadolu'nun bağrı sayılabilecek bir yerde değildim, gülüyle sümbülüyle bir de Eğirdir gölüyle meşhur Isparta'daydım, o zamanlarda Kuran kursu şimdinin tenisi, yüzme kursu gibi birşeyiydi. İnanmazsın, o derece trendi birşeydi yanii. Neyse efendim, ben de tabii direk anneme gidip "yaaa Nur Apla da gidiyomuş, yasin masin bişey dedi, ona geçmiş, çok mutlu. Ben de mi gitsem, n'apsam?" diye sordum. Annem bana kursun nası bişi olduğunu genel hatlarıyla anlattı. Ben de düşündüm "Ulen zaten babannemden beş yaşında öğrendiğim altı dua cepte, onlarla iki üç gün geçer, bir ortama bakarım, hakkaten milletin dediği gibiyse ben de durmam geçerim yasine". Tabii bu arada yasine geçmek neden o kadar önemli, geçince n'oluyo hiç bilmiyorum. Misal şilt mi veriyorlar? Ya da onu bitirince artık tır altında kalmaman falan garanti mi ya da direk cennete mi gidiyosun? Ama milletin bir bildiği vardır diye düşünüyor sabi-sübyan.
Daha da küçükken, iki yaşında Çağatay'ın dört yaşında da Beyza'nın gelmesi ve benim pabucumun dama atılması sonrası, anneyle babanın ilk göz ağrısı olma durumumuz sabit olmakla birlikte eeee gözden düşmüştük tabii. Ama böylece işte babannemin gözdesi oluvermiştim. Babannemler kışın bize gelirdi ve ben onla uyurdum. Babannem okuma yazma bilmezdi tabii, fakat sureleri mureleri sular seller gibi okurdu. Sen de dört ben diyim beş yaşında falanım, babannem uyumadan önce bana duaları öğretmeye başladı. Uykuya dalmadan önce, onun dediklerini tekrarlardım. Ne anlama geldiğini hala bilmediğim bu dualar, sadece ve sadece banannenin dudaklarından döküldüğü için belki, bana masal gibi gelirdi ve çoğunlukla da tabii daha bitmeden uyuyakalırdım. Babannem bana o zamanlarda anlatmıştı sağ omzumda beni koruyan, bi taraftan da yaptığım iyilikleri kaydeden, kendime ait tapulu bir meleğim olduğunu. Sol taraftakinden bahsetmemişti. Ben soldakini mahalledeki çocuklardan öğrenecektim. Sonra da Kedi Silvestır'ın sinir olduğum o kuşu (evet abicim itiraf ediyorum, ben tiviti'ye uyuzdum. bi kere doğanın dengesiyle oynayamaz bi salak kuş arkadaş, o kedinin hakkıydı o kuş) yemeyi beceremediği bölümlerden birinde, kedinin sağ tarafında "ahh sakın yime onu Silvestır, yoksa sahibin çok kızar" diye çırpınan başı hareli kedi meleği, ve sol tarafta da "ye ye, pek datludur onun eti, korkma, hiçbişi olmicekkkk" diye çırpınan buynuzlu şeytan meleği görecektim.
Daha sonra, 10 yaşında falanken, baktım mahelledeki/apatmandaki herkes Kuran kursuna gidiyor. Biz ip atlıyoruz, seksek oynuyoruz mesela, birden biri geliyor "bugun yasine geçtim, teheeeeey, naber" falan diyor. Öbürü seksek'i bir anda bırakıyor "ne var yaaaa ben de haftaya geçcem" diyor. Bir havalar bir havalar. Küçük bir Anadolu şehrindeyseniz - ki ben öyle Çankırı Çorum falan gibi Anadolu'nun bağrı sayılabilecek bir yerde değildim, gülüyle sümbülüyle bir de Eğirdir gölüyle meşhur Isparta'daydım, o zamanlarda Kuran kursu şimdinin tenisi, yüzme kursu gibi birşeyiydi. İnanmazsın, o derece trendi birşeydi yanii. Neyse efendim, ben de tabii direk anneme gidip "yaaa Nur Apla da gidiyomuş, yasin masin bişey dedi, ona geçmiş, çok mutlu. Ben de mi gitsem, n'apsam?" diye sordum. Annem bana kursun nası bişi olduğunu genel hatlarıyla anlattı. Ben de düşündüm "Ulen zaten babannemden beş yaşında öğrendiğim altı dua cepte, onlarla iki üç gün geçer, bir ortama bakarım, hakkaten milletin dediği gibiyse ben de durmam geçerim yasine". Tabii bu arada yasine geçmek neden o kadar önemli, geçince n'oluyo hiç bilmiyorum. Misal şilt mi veriyorlar? Ya da onu bitirince artık tır altında kalmaman falan garanti mi ya da direk cennete mi gidiyosun? Ama milletin bir bildiği vardır diye düşünüyor sabi-sübyan.
Velhasıl ben kuran kursuna sadece beş gün gidebildim. İlk birkaç gün hakketen ceptekileri kullandım, sonra yeni duaları ezberledim, hiç sıkıntı yoktu, çatır çatır okuyordum hepsini. Fakat sınıfta bi kızcağız vardı, bir türlü süpanekeyi geçemiyordu. Ulen o da ilk dua. Onu geçemeyince fatiha falan, daha ne zorları geliyor, mümkün diil yapamaz çocuk. Ben dört gün boyunca o kızın her sabah kalkıp o duayı okuyamamasına, bu arada yazık sıkıntıdan terler dökmesine, hocanın hergün kıza aptalmış gibi davranmasına şahit oldum. Kızcağız duayı okumaya çalışırken takıldıkça içimden vebihamdik vebihamdik hadi kızım hadi vebi mebi falan die sufle verirdim ama hiç işe yaramadi tabii. Velhasıl kurstakı beşinci günümde kız aynı duayı okumaya uğraşırken artık daha fazla dayanamayıp kustu. (O zaman kaygının ve stresin bu derece psikosomatik etkileri olduğunu bilmiyordum tabii, çok sonra Klinik Psikoloji dersinde vaaay falan diyerek öğrenecektim). Hoca da kıza sinirlendi. Şimdi bu olcak bişi midir arkadaş? Yazıktır günahtır, o kızcağıza niye kızıyorsun de mii? Böylece babannemden öğrendiklerimin bana yettiğine, yasine geçmek istemediğime karar vererek kursu bıraktım (İsabetli bir karar dediğini duyar gibiyim. Niye öyle diyosun, ayıp değil mi? Bak hala bir sürü çocuk gidiyor o kurslara?). İşte o zaman da şaşırmıştım: yahuu şimdi bu dua okuyamayan kız iyi bir kız. O zaman onun sağdaki melek niye yardım etmiyor bu kıza ayol?
Yahuu ben bunları niye anlattım? Yazının asıl amacı size pek sevdiğimiz bir yönetmen olan Wim Wenders'in iki filminden bahsetmekti aslında ama serbest çağrışım beni taaaaaa çocukluğun unutulmuş köşelerine götürdü ("associationistic structure of the brain is marvellous" diyerek Umur Hoca'yı anıyoruz burda). Biri Wings of Desire (The Sky over Berlin'dir Almanca adının çevirisi ve malesef daha sonra City of Angels die gudik bir film olarak holivudcular tarafından tekrar sinemaya uyarlanmıştır), diğeri de Faraway So Close. Birbirinin devamı olan bu filmlerin ana konusunu merak ediyorsanız isimlerine tıklayarak Wiki'den okuyabilirsiniz. Filmde başrollerde iki ana melek var. Onlar dünyayı siyah beyaz görüyorlar. Tad alamıyorlar, acı duymuyorlar, insana özgü duyguların hiçbirini de hissedemiyorlar ama sadece (mesela mutsuzluğun) nasıl birşey olabileceğini biliyorlar. Bütün gün evden eve ya da sokakta orda burda dolaşarak insanların düşüncelerini dinliyorlar ve bir tek bebekler/pek kucuk cocuklar falan görebiliyor onları. Herkesin bir derdi var, herkes birşeyin peşinde, hep bir kaygı, herkesin içinde ayrı bir sır. Bazen de çok basit şeyler düşünüyor insanlar. Sonra (spoiler burası, uyarıyorum) meleklerden biri insan olmaya karar veriyor, çünkü elmanın tadını merak ediyor, mutluluğu ve hatta acı çekmenin nasıl birşey olduğunu. Oraya kadar "ya keşke ben de bunlar gibi melek olaydım da, şöyle sıkıntılı insanlara elimle bi dokununca hemen iyi ediverseydim yaleppppim" diye düşünürken, "haaaaa, bak hakkaten adam 100 yıldır elma yimemiş yaaa, hayat geçmez böyle, üstelik fani de değil bunlar" diye düşünmeye başlıyosun (yok len Fırat mıyım ben, düşünmüyosun tabee öyle). Meleğin insan olması için yüksekçe biryerden atlaması gerekiyor efendim, kural buymuş. Atlayınca, küttt diye yere düşüyor ve orası burası kanıyınca da ilk acıyı duyup, kanı gürüp yaşadığını, artık fani olduğunu anlıyor ve dahii dünyayı renkli görmeye başlıyor. Faraway So Close'da ise, o meleğin arkadaşı olan diğer meleğin es kaza insan olunca başından geçenleri izliyoruz.
Serbest çağrışım, associationistic structure of the brain falan dedik ya, olay şöyle cereyan etti: işte ben U2 dinlerken faraway so close calmaya basladı. Zira bu adamlar wenders'e film müziği yapmayı pek seviyorlar, buna da yapmışlar. Böylece teeeee sekiz sene önce izlediğim bu filmleri hatırladım. Ve böylece rahmetli babannemi, amcamla babamı kurtaran kimliksiz ruhani şahsiyeti, bana tapulu meleği ve kuran kursundaki kızı hatırladım. Daha zorlasam başka başka şeyler de hatırlayabilirim. Ama sıkıntı olur, sabaha kadar yazarım, kimse de okumaz, ziyan olur diye korkuyorum. O nedenle şimdi sizi U2'nun bu şarkı için yaptığı kliple başbaşa bırakıyorum. Bono abimiz (ve diger grup elemanlari) yememiş içmemiş, klipte de aynı filmdeki gibi bir atmosfer yaratarak melek olmuş. Yakışıııııııır. "Three o’clock in the morning / It’s quite and there is no one around / Just the bang and the clatter/ As an angel hits the ground".
5 yorum:
O kadar keyifli bir yazı olmuş ki bu! Hüzünlü gibi, tatlı gibi...
Babaların başına gelen bu kurtarılma olayını hiç bilmiyordum yahu, unutmuşum. Altımız bir araya gelip çocukluğumuzla ilgili hatıraları birleştirirsek hiç eksik kalmayacak gibi geliyor bazen.
Ben de geçen gece hala etkisinde olduğum bir rüya gördüm Berfum. Düzgün Baba adlı ermiş kişi beni türbesinde bir gece geçirmek için çağırıyordu, orada bir rüya daha görecekmişim. (Ben Mardin diye görmüştüm ama Tunceli'deymiş.) Böyle bağlantılar kurmayı pek sevmem ama, ertesi gün bir taksi her gün yürüdüğüm kaldırımın üzerine sürdü durup duruken, ben de oradaydım. Bir motosiklete çarparak durudu beş cm önümde. Bir melek miydi, Düzgün Baba bana gelmeden ölme mi dedi bilemeyeceğim. Ben kalbimin ağzımdan çıkıp geri girdiğini biliyorum. Tunceli tamam da, türbede yatma kısmı zor biraz. Bir de araştırdım, yüksek ıssız bir yerdeymiş. Yok yok, tırsarım ben.
Son olarak, kuran kursu bizim için de kısa bir süre sosyal aktivite gibiydi. Bizde de "kurana çıkmak" vardı. Ben çıktım diye yalan söylediğimi hatırlıyorum, neden bilmem, ehe.
Zim zim zim zimmmm! (Yoksa tinzeeeey tinzeeeeey mi demeli) Yahu sen bu adamin adini biliyo muydun peki daha once? Hani ruyana kendiliginden mi girdi bir yerde okudun da ondan sonra mi girdi? Ben de simdi merak edip bi arastirdim, Alevi bir dede sanirim, ha? Vay beee. Yanniz Denizcim, dort kuzen asamadigimiz bir durum varsa, o da 'bu mevzulara artik inanmiyorum' ile 'ulen inansam mi acaba sonra sikinti olmasin' arasinda gidip gelmemizdir. Soyle bi agiz tadiyla inancli da olamiyoruz inancsiz da. Gudik gibi kaldik yemin ediyorum, isimize nasil gelirse oyle yani:)
Bu arada gecmisler olsun diyorum. Kaldirimin en dibinden, fiti fiti gidilecek bundan sonra, oyle bahar geldi lay lay lom falan die kenarda hoplaya ziplaya gidilmeyecek. Iste o kadar!
Biliyordum Berfucum, tee aylar önce Çok Güzel Hareketler Bunlar adlı programda Yılmaz Erdoğan bahsetmişti. Bir de bu aralar Kardeş Türküler'i çok dinliyorum. Onların söylediği muazzam Duzgin Bavo adlı türküden de etkilenmiş olabilirim. Daha bu rüyanın gerisi var, uu neler neler. Tehlikeli olaylar, aksiyon. Çağrışım yapacak çok şey var bu aralar, pek sallamadım o yüzden açıkçası.
Fakat dediğin "gudik durum" çok doğru kuzum. Sabah serviste düşündüm, ulen hadi çağrışım mağrışım deyip bundan da bilimsel olanaklarla sıyırttım. Ya bir gün harbiden ak sakallı dede girerse, ne diyeceğim, inanmam ben hade yoluna mı diyeceğim?
(İki hafta önce de babaannemin dirildiğini gördüm desem iyice benden tırsmaya başlayacaksınız, bana da bir tırsma geldi. Fantastik rüyalarım mistik rüyalara dönüştüler iyice:))
Kaldırım meselesini de sana yorum yazarken hatırladım. Öleyazdığımı unutmuşum resmen, bir de unutkanlık baş gösterdi, hadi bakalım.
Bak şimdi, Çağatay'ın, Isparta'daki evin balkonundan aşağıdakilere portakal kabuğu attığını hatırladım birden, ehehe.
Yavrum portakal kabugu atsa iyi, dupeduz portakal atiyodu ibis:) Sonra daha iki yasindaydi, Isparta'ya yeni yasinmistik, ev yerlestirilirken yastiklari camdan atmis misal. Benim erkek kardesimin boyle bir saplantisi varmis yani, hani psikologa gotursen goturulurmus. Bi de sizin bir sepet yumurtayi kirma hikayeniz var. Ohooo daha neler neler. Hakikaten yazalim bunlari:)
Ohooo bunlar da bisey mi? Deniz'in kucukken beni gaza getirip havuza kakamızı yapmamiza ne demeli?
Bir de Safranbolu'da mi neydi, İpana Cocuk yeni cikmisti gene Deniz'in "Beyza bak tadı pek guzel.. hmm mis mis, yiyelim bunu oturup" demesi ile dis macunu yedigimizi hatirlarim.
Gudik kuzen nerde tu kaka is var hep basi cekmisin, bir de beni yaninda saftirik gibi kullanmissin bak :)
Yorum Gönder