17 Nisan 2010 Cumartesi

Aksak Ömer Yokuşu


Safiye, eve giden en kısa yol olan Aksak Ömer Yokuşu’nu tırmanmadan önce biraz soluklanmak için tuhafiyeciye girdi. Türlü türlü düğme, iğne, tığ, dantel ipi, fisto, kurdela, çıt çıt, mezuro, yüksük ve pul payet dolu bu dükkanı işleten Kekeme Osman, her zamanki gibi kasanın arkasında oturmuş, arada gözlüğünü burnuna indirip hesap makinasını tıkırdatarak, alacaklıların isminin yazılı olduğu deftere birşeyler karalıyordu. Safiye’yi görünce istifini hiç bozmadan başıyla selam verdi ve defterin üstündeki isimlerden birinin yanına “20 lira” yazıp, başka bir sayfaya geçti.


Kekeme Osman, belki de kekemeliğindendir, konuşmayı pek sevmezdi. Üstelik Safiye, hemen her akşam dolmuştan iner inmez buraya girdiğinden ve kurdelaların sarılı durduğu rulolardan sarkan parçaları ya da fistoları elleriyle uzun uzun yoklayıp gittiğinden, Osman onun dükkandaki varlığını çoğunlukla unutur, onu müşteri gibi görmezdi. Safiye’nin ayda bir hasbelkader satın aldığı makara ve toplu iğne gibi ufak tefek şeyler de olmasa, Kekeme Osman allah affetsin kadının kendisine aşık olduğunu düşünecekti.


Safiye Osman’a hemen hiç bakmaz, dükkana girer girmez önce yeni birşey gelmiş mi diye etrafı süzerdi. Değişen hiçbir şey olmadığını anlayınca hemen kırmızılı ya da morlu bir kurdelaya yapışır, elinin altından kayan bu ipek gibi yumuşacık şeye dokuna dokuna türlü hayallere dalardı.


Hayellerinde Safiye temizlikçi değildi. Bugün evine temizliğe gittiği Rükzan Hanım gibi kocası zengin bir ev hanımıydı. Büyük salonlu, şıkır şıkır avizeli, orta sehpasında güne gelen misafirlere tutmak üzere amerikan sigaralarının olduğu, vitrininde küçük içki şişelerinin durduğu bir evi vardı. Evin her köşesini en ince ayrıntısına kadar kurmuştu kafasında. Dükkana her gelişinde yeni bir parça! Mesela yatak odasındaki şifonyerin üçüncü çekmecesinde üstü sarı sırmayla işlenmiş bir bohçası vardı. Bu bohça dörde katlanmış ve Kekeme Osman’ın dükkanındakiler gibi pırıl pırıl ve yumuşacık yeşil bir kurdelayla sağlamca kapatılmıştı. Bohçanın içinde Safiye’nin çeyizlik dantelleri durur, hayalinde ne zaman ona misafir gelecek olsa bu bohçadan ayrı bir takım örtü çıkartıp salonuna sererdi. Kırmızı bir kurdelaya daldığı zamanlarda ise genelde aklında adını Filiz koyduğu kız çocuğunun saçını toplayıp, sonra da süs olarak bu kurdelayı fiyonk yapıp kızının saçına tutturduğu bir sahne olurdu.


Ama Kekeme Osman bunların hiçbirini bilmezdi tabi. Ona göre Safiye parasızdı ve çaresizce hergün buraya gelişi, belki de Osman’ı bezdirip şu kurdelalardan birini bedavaya getirebilmek içindi. Osman normalde olsa metresi üç liradan, üstüne sadece %100 zam koyarak sattığı şu çaputu bu kadından esirgemezdi ama alacak defteri borçlularla doluydu. Bu da adamı iyice titiz ve cimri biri yapmıştı. Üstelik Safiye güzel de değildi.


Ama o gün, hiç beklenmedik birşey oldu. Safiye ellerini renkli raflarda bir süre gezdirdikten ve her şeye dokunduktan sonra en sonunda simsiyah bir kurdelaya yapıştı. “Şundan bir metre keser misin?” diye sordu Kekeme Osman’a. Osman şaşkınlıkla başını kaldırdı veresiye defterinden. “Bi bi bi metre mi? “ dedi zorlukla. “Evet, bir metre” dedi Safiye. Osman babasından yadigar paslı uzun makası ve tahta cetveli aldı. Konuşmasında olmayan ustalık zanaatinde oldukça boldu. On beş saniyeden kısa bir sürede bir metrelik kurdela ölçülmüş, biçilmiş, kesilmişti. Osman kurdelayı küçük bir poşetin içine koydu “A a a altı lira ver yeter” dedi. Safiye cüzdanını çıkardı, bozukluklarını birleştirdi ve adama tam altı lira uzattı. “Hadi hayırlı işler” dedi çıkarken. Kekeme Osman sustu. Elindeki bozukluklara baktı, güldü. Sonra yokuştan yukarı tırmanmakta olan Safiye’ye baktı, güldü. “Aslında fena kadın değil” diye geçirdi içinden. Ve bunun üzerine tam üç kere tövbe etti. Dışından değil içinden tövbe ettiği için düşüncesinde kekelemedi.


Ertesi gün Safiye’yi, oturduğu soluk boyalı evin yanındaki lisenin bahçesindeki ağaca asılı buldular. Çırılçıplaktı. Sol kolunun bileğine dolayıp fiyonk yaptığı siyah bir kurdelayı saymazsak.


Bu olaydan ilham alıp bir şiir yazan adam hariç – ki tesadüfün böylesi adı da İlhami idi - bu ölüm Kekeme Osman ve Rükzan Hanım dahil hiç kimseyi maalesef sanıldığı kadar etkilemedi.


Toprağı bol, mekanı cennet olsun.

7 yorum:

Hayat Belki Bazen dedi ki...

Bu olay gerçek mi?

Deniz Ural dedi ki...

Her bir kibritte hayal kurup sonra da ölen kızı anlatan trajik çocukluk masalı Kibritçi Kız'la (yav, çocuklara böyle masallar anlatılmamalı bence, yoksa anlatılmlı mı?) Hülya Avşar'ın zengin bir kadının evinde temizlikçi olarak çalıştığı Fazilet adlı filmi (azmettim buldum adını valla) hatırladım okurken. Ama senin kaleminden Safiye olmuş, başka bir şey değil. Ne kadar buruk ve güzel.

KuzeyGüney dedi ki...

Hayat selam:) Yok, gercek degil neyse ki, sadece kurgu. Ama ben kucukken bir kadin kendini benim okudugum lisenin bahcesindeki agaca asmisti. Baska bir kadini da okula giden agacli yolda (belki bilirsin, Bornova'da Ege'nin rektorlugunden asagi inen guzel yol) cirilciplak yururken gormustuk. Bu ikisini birlestirdim sanirim.

KuzeyGüney dedi ki...

Deniz'im Fazilet miydi o ya? Yillar var izlemedim, hatirimdan da cikmis.
Bi de buruk ve guzel olan oykuler yazip, buruk olmayan ve guzel seyler yasamaktir dilegim.

Hayat Belki Bazen dedi ki...

Buna sevindim, ey bilinç ve altı sen nelere kadirsin:)Evet biliyorum oraları.Eline sağlık o zaman:)

yakınuzak dedi ki...

Berfum bu öykü performansını başka yerlerde de bekliyoruz biliyorsun. Yani bekliyoruz...

KuzeyGüney dedi ki...

Canim yaziyorum geldikce...Iki tanesi bitmek uzere. Sana gonderirim:)