11 Kasım 2010 Perşembe

"Saat 12'den sonra bütün içkiler şaraptır"


Çok değil birkaç saat önce eski odamın önünde, tam olarak iki yıl dört ay boyunca dalgın düşüncelerime eşlik etmiş olan kanalın kıyısında bir sigara tüttürdüm. Kanal aynı, su hep akmakta, ben hep aynıyım ve ben hep akmaktayım. İkisi aynı anda. Bazen zor oluyor. Ama konumuz şimdilik bu değil.

Eski odamın perdeleri açıktı. Benden sonra taşınan Arjantinli kız da öyle seviyormuş. Hoşuma gitti. Odanın içine bakınca gardropu ve benim hiç kullanmadığım küçük televizyonu gördüm. Kız bir de kanepe almış, tam pencerenin önüne koymuş. "Yazık" dedim. "İnsan o suya sırtını dönüp oturmamalı yahu". Ama o Arjantinlinin bileceği iş. Ve konumuz bu da değil.

Odanın içinden sızan o bildik sarı ışık sanki benim üstüme üstüme aktı. Adeta bulaştı. Ya da bana öyle geldi. O an tuhaf bir şey oldu. Odanın içinde yaşayanın hala ben olduğumu düşündüm. İçerideki ben, dışarıdaki de. "Odanın içinde olan hala bensem o zaman şimdi bu saatte şarap içiyorumdur, bloga yazı yazıyorumdur ya da defterime bir şeyler karalıyorumdur" dedim. Kendimi tekli koltuğumda gördüm. Geçmişten minicik bir an. Flunk çalıyor. Indian Rope Trick. Şarkıyı ilk defa dinliyorum. O kadar hüzünlü geliyor ki bana şarkı sanki ağlayacak gibi oluyorum. Şarabı yeniliyorum. Bir sigara daha yakıyorum. O sırada kilisenin çanları çalıyor. Sayıyorum. Gece on iki. Daha çok erken diye düşünüyorum. Daha bütün bir şişe bitecek. Üstelik yavaş yavaş hüznüm de dağılacak. Ve defter...Deftere "tuhaf zamanlar / tanrının uzun süredir olmadığı..." diye başlayan ve "neden öldürdük tanrıyı, bazılarının sadece tanrısı var sarılacakları" diye biten bir yazı yazıyorum. O zamanlar en çok buna üzülüyorum çünkü. Ve sürekli tanrıya tekrar inanmaya başlamayı diliyorum. Bir türlü olmuyor.

Geçen senenin uzun kışı, üstüme yapışan tanıdık bir sarı ışık sayesinde işte böyle gözlerimin önünden geçti. Bir an içim cız etti. Ama sonra o zamanları yaşadığıma pek de pişman olmadığımı fark ettim. Belki de bundan bu gece yeni evime döner dönmez, hafif hafif sızlamakta olan bağazıma rağmen bir şişe şarap açtım. Flunk'ı dinlemeye başladım. Eski defteri buldum ve yazdıklarımı okudum. İlk yazdığım şey eski bir öyküden alıntı: "Ne çıkar şimdi / Bir akşam vakti / Bıraksam yere elimdekini". Son yazdığım şey Sait Faik'ten bir alıntı: "Bir an ne düşündüm bilir misiniz? Şu bizim dükkanla evi satayım. O sazlı gazino yok mu hani, söz açtığım? Orada dışarı siparişlerini gören kız vardı ya - hani alnı dar olan - onu metres tutayım. Bir sene sonra da öleyim".

İlk yazdığım şeyle son yazdığım şeyin arasında onlarca sayfa...Ama başlangıç ve bitişteki hissiyat aynı - ki demedim mi: ben hep aynıyım ve ben hep akmaktayım?

Şarap iyi geldi. Şimdi kanda salınan alkolle birlikte ağır bir uykuya dalıp sonradan hatırlamayacağım rüyalar göreceğim. Yüce rabbim kimseyi eski odasından sızan ışıkla terbiye etmesin. Sahi tanrıyı neden öldürdük? Bunu da bilahare konuşalım.




Müzik: Flunk- Indian Rope Trick
Resim:
Meraklısına Indian Rope Trick. Ben Hintlinin zeki, çevik ve yer çekimine meydan okuyanını severim demiş zaten bir Hint büyüğü.
Başlıktaki Şiir: Cemal Süreya

2 yorum:

yakınuzak dedi ki...

Yavrum,
İnsan kanında alkol salınırken ne güzel bırakıyor zihnini serbestçe. Oooh.
Ama biz bekliyoruz seni. Evin salonundaki ışığın gölgesinde şaraptan gölgeler oynatıp, ışığı onlara akıtmak üzere. Ne işi var ışığın bizim üzerimizde. Bırak şaraba aksın. O yüzden içmiyor muyuz zaten? :)

KuzeyGüney dedi ki...

geliyorum Aslim. Hem de bu sefer raki sisesinde balik olucaz:)